text
stringlengths
97
665k
id
stringlengths
12
12
source
listlengths
2
5
3D yazıcılar, bilgisayar ortamındaki 3D nesneleri son ürüne çevirebilen ürünler ve sanayide de yoğun olarak kullanılıyor. Bu teknolojinin evlere girebilmesine ramak kaldı ve bu yazıcılardan silah basanlar var. Kar amacı gütmeyen internet tabanlı bir oranizasyon olan Defense Distributed, isteyen herkesin katılımıyla geliştirilecek olan bir silah üretmek istiyor. ‘Wiki Weapon’ adı verilen silahın özelliği, tasarımının internetten indirilebilmesi ve 3D yazıcıda basılabilmesi olacak. Kısaca, proje başarıya ulaştığı zaman evinde veya ofisinde 3D yazıcı bulunan herkes bu silahı evinde basabilecek! Kulağa tartışmalı gelse de, Defense Distributed silahı geliştirme yolunda önemli bir adım atmış durumda. Şirketin makineli tüfeğin görüntülerini içeren üçüncü videosunda, testi gerçekleştiren kişi tam 600 mermi harcıyor.... Defense Distributed, geliştirdikleri projeler kapsamında iki ana 3D yazıcı takımı sunuyor. İlki, AR-15 yarı otomatik tüfeğini 22 kalibrelik tabancaya çevirmeyi sağlıyor. İkincisi ise sadece AR-15 üretimi için. Örgüt, DEFCAD adı verilen projeleri altında ise internette tasarımı indirilerek basılabilecek 100 silah sunuyor....ntvmsnbc Bu haberler insanı ürkütmüyor değil. Dünyanın pek çok ülkesinde, ABD ve Türkiye de dahil, bireysel silahlanma bir sorunken insanların bu kadar kolay silah üretebilmesi; nükleer reaksiyonun, fisyonun, füzyonun nükleer silah yapımında kullanılması ile aynı mantıktadır. ... Ateşli silahlar ile ilgili bir forum olan AR15'in kullanıcılarından HaveBlue, tamamen 3D yazıcı kullanarak .22 kalibrelik bir otomatik silah üretmeyi başardı. Silah ile 200'den fazla atış yaptığını ve hala kusursuz çalıştığını da belirtti. Bu başarının üzerine hedefini büyüten Amerikalı, bir de .223 kalibrelik piyade tüfeğini yine 3D yazıcıdan çıkarttığı parçalar ile oluşturdu. ... Danimarka kökenli Create It Real şirketi bunu önlemek için bir yazılım hazırlamış durumda ancak teknolojinin durumunu göz önüne alınca insanların ne kadar "insan" olduğuna kalıyor durum. Klasik bir söz, eğitim şart. Bu da gündemin tarihe not düşülmesi olsun; Her ne olursa olsun, 18 yaşında bir gencin ölmesini bana hiçbir şey açıklayamaz. #direnlice — Eftal GEZER (@eftalgezer) June 28, 2013
47e35cd25c8c
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Arı Çalıştayı (Vet-Arı3) Arı Çalıştayı (Vet-Arı3) 1 Ekim 2016 – Kazan, ANKARA Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Derneği öncülüğünde, Fakültemiz Öğrenci Topluluğu VetAnka ile birlikte organize edilen “Arı Çalıştayı (Vet-Arı3)” 1 Ekim 2016 tarihinde Ankara’nın Kazan ilçesinde başarıyla gerçekleştirilmiştir. Çalıştay; uygulamalı bir eğitim şeklinde planlanmıştır. Bu kapsamda olacak şekilde Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde eğitimine devam eden öğrenciler ile Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Derneği üyeleri tarafından yaklaşık 50 kişilik bir katılım sağlanmıştır. Çalıştay programı Ankara ili Kazan ilçesinde profesyonel anlamda arıcılık yapılan Mert Arıcılık İşletmesinde gerçekleştirilmiştir. İşletme sahibi Kürşat Zeynel Utlu tarafından Çalıştayın ilk kısmında arıcılık ile ilgili teorik bilgi verilmiş ve arıcılık malzemeleri tanıtılmıştır. Öğleden sonraki kısımda arılıkta uygulamalı eğitim Kürşat Zeynel Utlu ve Sibel Utlu tarafından verilmiştir. Çalıştayın bütünü Bereket TV tarafından kaydedilerek, bir Program dahilinde yayınlanması da planlanmıştır. Daha sonraki aşamada ise yine Kazan ilçesinde özel bir bal dolum işletmesi ziyaret edilmiş ve yetkililerden arı ürünleri ve işletme hakkında bilgi alınmıştır. Arıcılık faaliyetleri ve arıdan elde edilen ürünler ülkemiz açısından son derece önemlidir. Bu durum hem ulusal ve uluslararası ticaret yönüyle; hem de arıdan elde edilen bal, propolis, arı sütü, polen gibi ürünler yönüyle halk sağlığı açısından önem arz eder. Dolayısıyla doğrudan ilgi alanımız içerisinde olan arıcılık ile ilgili veteriner hekimlerin de teorik ve pratik anlamda konuyu takip etmeleri ve bilgi sahibi olmaları gerekir. Bu düşüncelerle gerçekleştirdiğimiz ve arıcılık alanında çalışmayı düşünen öğrencilerimize son derece faydalı olacağına inandığımız Çalıştay’ın düzenlenmesinde emeği geçenlere, Çalıştay’a katkı ve katılım sağlayanlara içtenlikle teşekkür ediyoruz. Prof.Dr. Ender YARSAN Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Derneği Başkanı URL: http://www.ciftlikdergisi.com.tr/?p=101131
9a765a3c9ff0
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Slm ben ahmet .Hersey benim iddaya girmemle basladı.Hakan adında yakışıklı bir arkadasım var.Aynı apartmanda oturuyoruz.Hakan bizm karsı dairenin üst katında oturmaktadır.Odalarımızdan kendi odalarımızı ve banyolarımızı gormek mümkündür.Hakan hersey de kendini över beniim sikemcem kız yoktur kimi istersem sikerim diye yine bi gün anlatıyordu.Bende hadi len sen kimsin dedim ve hakan nesine varsın dedi.Bende nesine istersen varım dedim.Oda ne istersem mi dedi . evet diyrek onyadım bana ahmet kızmassan sana bisey anlatııcam dedi.Ben de anlat cekinme diye karsılık verdim.Oda bana annemi banyoda izledigini ve onu cok begendigini soledi.Ben konusmanın nereye gidecegini anlamıştım.Devam et dedim .Heycanlanmıştım.Kabul edersen ben senin anneni sikmek istiyorum dedimi.Bende ona gülerek hayatta kabul etmez dedim.Hakan o zman kabul et ben kazanırsam annen benim olur kaybedersem sorun yok dedi.Bende anneme güvenerel kabul ettim o gunden sonra hakan daha sık gelip gitmeye basladı.Anneme olan ilgisni onada hissetiriyorudu. hediyeler falan alıyordu.1 ay sonra Ahmet beni aradı ve kendilerine gelmemi fakat anneme hic bisey solememi soledi.Bende annemn yanına gittim annenm hazırlanıyordu.Üstünde biraz suh elbiseler vardı.Ben olayı cakmıstım.Bugun o gundu. Hakan ların yanına gittim .hakan bna odasına gecmemi vede annemi benim yatagımda sikecegini soledi ve evden cıktı.Bende odaya gectim.perdeler acıktı.Biraz sonra hakan kucagımda annemle opuse opuse benim yatagıma uzandılar.annemin ustunde askılı bir bluz bol bir etek vardı.Hakanın kafası bluzun dekoltesinde elleri ise bol etegin altında annem kucagında sırt ustu yataordu.cok gecmeden ikiside birbirini soydular.Annem hakanın aletinie sole bi baktı.sonra eliyle sıkıca kavradı.sonra domalarak agzına almaya basladı.cok nazik ve istekliydi. diliyle kafasını yalamaya basladı.dudaklarıyla opucukler kondurmaya basladı.sonra asagıya dogru dudaklarını ve dilini gezdirmeye basladı.tassaklarını emiyor toplarıyla oynuordu.kazık gibi olmustu.sonra annem sırt ustu uzandı sıra hakandaydı.goguslerini yaladın mıncıkladın ucalarnı emdi.onları sıkısıkı kavrayıp yalıordu .sonra asagıya indi ve annemin amını dillemeye baskadı annem cıldırdı.herdilde kendinden geciordu. daha da ateslieniyor elinde gelse kafasını icine almak istiyordu.sonra hakan dogrudu ve aletini annemin amına surtmeye basladı.annen kafasın ı tuttu ve içine dogru . almaya calsıordu. ama hakan hemen vermedi..annem cıldırıdı kendine parmaklıyordu. sonra hakan sertlesmiş sıkını anneme koklemeye basladı. her defasında annem ileri geri savruluyoru.duvara duvara gidp geliordu.bacaklarını hakanın beline sarmıstı.hakanada onları omuzuna aldı ve iyice anneme dayamaya basladı.sonra hakan sırt ustu uzandı annem hemen yerinedn kalkalarak hakaını devasa sikinin üstüne oturdu.koca sik kaybolmustu .annem sıplamaya basladı.hayvan gibi zıplıordu. goguslerini hakan elleriyle tutmus uclarını yalıordu.annemde elleriyle hakanın tassaklarını ellior onu dik tutmaya calısıordu.sonra ikiside bir anda hayvan gibi bosaldılar hakan annemin agzına verdi.sonra ben hemen ayrıldm. 10 dak sornra hakan geldi.ve annen sandıgım dan atesliymiş 20 lik hatunlar halt etmiş onu bidaha sikicem defalarca sikicem dedi.bende ne dicegimi bilemedim.kazandıgı icin tebrik ettim .
e6011365ed41
[ "fineweb2", "hplt2" ]
13 Eylül 2010 Pazartesi BİRKAÇ FİLM VE BİR KİTAP... uzun zamandır rahat rahat kitap okuyamıyordum. geçen alışverişten gelirken kitapçıma uğrayıp istediğim bir kitabı almak istedim maalesef henüz gelmediğini öğrendim. sonra bu kitabı gördüm bir kaç ay önce bu kitabı okumak istemiş ama bir türlü fırsat bulup kitabı alamamıştım. iyi oldu bayramda da rahat rahat kitap okunur dedim. arefe günü başladım okumaya kız kalk temizlik yap demeyin ceyranlar kesildi yahuuu... kitabın konusu güzel kafa dinlemek için okunacak kitaplardan biri. öyle çok fazla düşünmeye felan gerek yok diyoprum ya kafa dinlemek için bir kitap diye. biraz fazla tutukuluydu fakat genel olarak güzeldi... bayramda izlediğim filmlerden biri. çok falz begendiğim söylenemez... Robın hood filmlerini sevmem hatta mehmete ay niye açtın bu yahuuu ben robın hodd tarzı filmleri hiç sevmem dedim. hatta mehmette onaylayıp ama Russel dedi eh dedim Russel senin ugruna izleyelim bakalım. ama film süpredi. demeden geçemeyeceğim... Russel farkı da bu sanırım... bu filmi kim beğenmediyse halt etmiş güzel bir ajan filmi işte. daha ne istiyonuz kadın oradan oraya atladı herkeşi oldurdü ayol... şimdi birde bu filmin karşılaştırıldığı filmi başlangıç filmini izlemek lazım... herkese iyi haftalar.. ya birazcık daha tatil olsaydı daha iyiyidi ammaaa neyyyseeee... NOt: bayram bana yaramadı tamı tamına bir kilo almışım hudubet gibi şiştim yahuu... bu arada oğluşumla bu hafta 23. haftamızdayız. büyüyoruz teyzeleri. bu hafta sonu ayrıntılı ultrasona gireceğiz. 8 yorum : - laleninbahcesi dedi ki... Tuğbaaa bebişi duymamıştım... kutlarım... demek oğlun olacak ha... sağlıkla gelsin dünyaya... ben de izlediğim filmleri yazmıştım pişti olmuşuz:) - 13 Eylül 2010 13:51 - Esra dedi ki... ahh ahh ne kadar uzun zamandır kitap almadım elime :(( ama filmleri izledim,tembel işi olarak :)) ajan salt filminin güzel olabileceğini hiç düşünmemiştim,ama hayret verici bir şekilde beğendim.Başlangıç ise tam beklediğim gibiydi :)) - 13 Eylül 2010 15:08 tuğba selam insan bebiş beklerken bir tembel oluyorki sorma hiiiç bişi yapası gelmiyor içinden bayramda olsa seyranda olsa geniş geniş yatıoruz:) ayrıntılı ultrasona nereye gideceksin tuğba doktorun mutlaka tavsiye etmiştir ama ayrıntılının uzmanı perinatog. ben şişlide bi beye gitmiştim ilgili iyi bir doktordu saolsun. renkli görüyorsun ya çook güzelanlatılmaz yaşanır. sevgiler... hülya'S... - 13 Eylül 2010 21:40 - tugbatugba dedi ki... laleablacığım evet oğluşum olacak ben bu aralar sessiz sedasız gezilerdeyim kendimi çok hatırlatmadım ondandır ablacığım... esra nasıl kıs beklediğin gibiyd fiyaskomuydu yane:P hülyacığım ben medıcına gidiyorum tüm kontrol ve testlerim orada yapılıyor. doktorum direk reçeteyi yazarken doktorunda adını yazmıştı perinatog doç. dok. ahmet gül kendisiyle ilk defa tanışacağız. - 14 Eylül 2010 08:47 - ஐ : ) STİL DİREKTÖRÜ ( : ஐ dedi ki... İnan hiçbirini okumadım da izlemedimde. Yavrum nerede bu hatun diyordum hadi bakalım Allah sağlıkla kucağına almak ve bakmak için sabırla bereket versin. Öperim canım. - 15 Eylül 2010 04:45 - evcilik dedi ki... çok güzel fikirler,robin hood u bende çok izlemek istiyorum ama henüz fırsat olmadı... Bebişinle sana sağlıklı ve huzurlu günler diliyorum... sevgiler. - 16 Eylül 2010 10:16 - tugbatugba dedi ki... bu dönemlerde sakin sakin geziyom blogları bacım takipteyim seni merak etmeee... ecvcilik bence hiç ertelemeden izle çok güzel bir film... - 16 Eylül 2010 15:12 - ツ ✁✂✄ Sezgi ✁✂✄ ツ dedi ki... İzlemedım ama sevmıyorum bu kadını yaw.. başalangıç iiçin harıka dıyorlar ama - 5 Ekim 2010 15:46
6199feeb692a
[ "c4", "culturax", "hplt2" ]
Beylikdüzü Böcek İlaçlama Servisi Mispak ilaçlama servisi Beylikdüzü böcek ilaçlama servisi iletişim için 0212 426 67 95 numaralı hattımızdan bizimle iletişime geçebilir ve gerekli tüm bilgiye ulaşa bilirisiniz. Firmamız sağlık bakanlı ilaçlama hizmeti yetkili şirketidir. Böcek İlaçlama Beylikdüzü için artık görmezden gelinemeyecek bir hale gelmiştir. Beylikdüzü özellikle konut bakımından son yılların en büyük gelişmesini yaşamıştır. Bu nedenle doğal alanlar zamanla kentleşmiş ve böylece böcekler ve haşereler Beylikdüzü’nde sıklıkla evlerde görülmeye başlanmıştır. Böcekler ve haşereler taşıdıkları mikroplar nedeniyle zararlı canlılar durumundadır. Bu zararlı canlılar evlerinize girerek maddi ve manevi zararlara sebep olabilir. Bir örnek vermek gerekirse hamam böcekleri taşıdıkları her yere mikroplarını salarlar. Fare gibi kemirgenler elektrik tesisatlarınızı kemirerek maddi zararlara neden olabilir veya yiyeceklerinize dadanarak hastalıklara neden olabilir. Bu nedenle Beylikdüzü ilaçlama için son derece uygun bir ilçedir. Beylikdüzü Haşere İlaçlama Beylikdüzü’ndeki böcek, haşere ve kemirgenlere karşı verdiğimiz savaşta Beylikdüzü Haşere İlaçlama olarak ilçe halkının her zaman yanındayız. Haşere sorununun son zamanlarda ne denli büyüdüğünü biliyoruz bu nedenle Beylikdüzü’nde kesin çözümü sağlamak için yola çıktık. Beylikdüzü Böcek İlaçlama profesyonel ilaçlama ekipleri ile Beylikdüzü’nün her semtine hızlı, güvenli ve pratik ilaçlama servisleri sunmaktadır. Bazı Beylikdüzü semtleri özellikle fazlaca yoğun olmaktadır ve semtlere özel şubelerimiz bu bölgelerdeki ilaçlama ihtiyacını karşılamaktadır. Özellikle, Yakuplu ilaçlama şubemiz Yakuplu semtinin her ihtiyacını karşılayabilmektedir. Beylikdüzü Böcek İlaçlama firmamızın hizmet verdiği tüm semtler ise aşağıdadır. - Adnan Kahveci - Barış - Büyükşehir - Cumhuriyet - Dereağzı - Gürpınar - Kavaklı - Marmara - Sahil - Yakuplu Beylikdüzü İlaçlama Firmaları Beylikdüzü İlaçlama Firmaları, artan ihtiyaç sonucunda Beylikdüzü’nde bir hayli çeşitlilik göstermiştir. Ancak firma seçerken özellikle Sağlık Bakanlığı onaylı olarak çalışmasına dikkat edilmelidir. Aksi halde ilaçlama sağlıklı ve güvenli ortamlar yaratmaktan çok insan hayatını tehlikeye atar. Sağlık Bakanlığı onaylı olarak çalışan Beylikdüzü Böcek İlaçlama, profesyonel ilaçlama ekipleri her türlü ilaçlama yönteminde uzmandır. 7/24 çalışan çağrı merkezlerimiz ise her an karşılaşabileceğiniz böcek sorununa karşı kesin çözüm sunar. Haşere İlaçlama Beylikdüzü ekiplerinden hizmet talebinde bulunduğunuz anda bölgeye gelecekler ve gerekli ilaçlama işlemlerini uygulayacaklardır. Ayrıca her türlü ilaçlama yöntemi için alınması gereken önlemleri alacaklar ve sizi de bilgilendireceklerdir. Siz de hemen adresine girebilir ve garantili ilaçlama faaliyetlerimizden yararlanabilirsiniz. Beylikdüzü böcek ilaçlama fiyatları için bizi arayabilirsiniz.
fea313d281a0
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bakan Eker, Tohum Yetiştiricileri Alt Birliği’nin yeni seçilen Başkanı İsmail Akbulut ve beraberindeki heyeti kabul etti. Sektörün 2005 yılından beri gösterdiği hızlı gelişme ile araştırma, örgütlenme, yetiştiricilik, ticaret ve ıslah alanında önemli başarılar ortaya koyduğunun altını çizen Bakan Eker, 7 alt birliğin olduğu yetiştiricilik alanında gerek tohum gerek fidan üretiminde Türkiye’nin yüzünü güldürecek gelişmeler olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Bundan 10 sene önce tohumun büyük bir kısmı ithal edilirken, bugün Türkiye’nin yatırımcıları, sanayicileri güney yarım kürede arazi kiralayarak yılın dört mevsimi üretim yapıyor. Türkiye artık binlerce dolarlık ihracat yapıyor” Islahatçı Hakları Kanunu’nun çıkmasından sonra tohum sektörünün her geçen büyüdüğünü ve üreticinin ihtiyacına göre yeni çeşitler geliştirdiğini kaydeden Bakan Eker, hibrid sebze tohumu dışında kullanılan tohumun yüzde 95 yerli üretim olduğunu söyledi. Tohum Yetiştiricileri Alt Birliği Başkanı İsmail Akbulut da Bakan Eker’in tohumculuk sektörüne verdiği önemin sektörünün kısa sürede başarı göstermesine büyük katkı sağladığını söyledi. Verdiği destek için yönetim kurulu ve üyeler adına Bakan Eker’e teşekkür eden Akbulut sektörün sorunlarını da aktardı. Bakan Eker tohumculuk sektörünün yeni bir sektör olduğunu bu nedenle birliklere ve onların üyelerinin ürettiği sertifikalı tohumları kullanan çiftçiye de destek verdiklerini söyledi. Zaman zaman sorunlarla karşılaşmalarının doğal olduğunu, bu sektörü daha ileriye taşımak için hazırlanacak projelere destek vereceklerini kaydetti. “Çiftçiler için tarım danışmanları görevlendirildi” Bakan Eker, tohum yetiştiriciliğinin bilinçli yapılmasının önemli olduğunu vurgulayarak tarım danışmanlarından daha etkin bir şekilde faydalanmaları gerektiği konusunda üreticileri uyardı. Türkiye’nin 7 bin 500 köyünde 7 bin 500 tarım danışmanı görevlendirdiklerini belirten Bakan Eker, 5 yıldır bu uygulamayı yaptıklarını ve 2500 atama daha yaparak danışman sayısını 10 bine çıkaracaklarını söyledi. Bakan Eker; “Çiftçilerimiz soru sorsun diye devlet tarım danışmanlarına maaş ödüyor. Özel eğitim almış bu danışmanlarımız kendilerinin sorumlu olduğu köylerde yaşıyorlar. Tarımla, hayvancılıkla ilgili her konuda danışmanlardan yardım alınabilir.” şeklinde konuştu. Günümüzde tarımı bilinçli yapmanın fark yaratacağının altını çizen Bakan Eker, bu nedenle internet, televizyon, kısa mesaj, danışmanlık gibi ve benzeri yöntemlerle her türlü teknik bilgiyi üreticiye ulaştırma çabası içinde olduklarını söyledi. Görüşme sonunda Başkan Akbulut, Tohum Yetiştiricileri Alt Birliği’nin sembolü olan yelek hediye etti. Uşak Ticaret Borsası Tanıtım Filmini İzlemek için Lütfen tıklayınız.Filmi İzle Uşak Ticaret Borsası Hizmet standartlarımızDevamı
1d2d715e535e
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
31 Mayıs 2012 Perşembe 30 Mayıs 2012 Çarşamba Ankara Alışveriş Festivali Ankara tarihinin en büyük organizasyonu için geri sayım başladı. Kentin dört bir yanında, sokaklarda, caddelerde, alışveriş merkezlerinde, tarihi yerlerde, çiçeği burnunda cazibe merkezlerinde 8 Haziran-1 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek Ankara Shopping Fest, Ankara’yı ve Ankaralıları sallayacak etkinlikleriyle gümbür gümbür geliyor. Milyonların sevgisini kazanmış 35’e yakın dev sanatçının kulakların pasını sileceği festivalde konserler dizisi 9 Haziran Cumartesi günü Mega Star Tarkan ile başlayacak, 1 Temmuz Pazar günü Süper Star Ajda Pekkan Ve Enrico Macias konseri ile noktalanacak. Festival, 23 gün boyunca Ankara’yı şok indirimleriyle alışverişin, yüzlerce gösteri, kortej ve konserle eğlencenin, yarışmalarla heyecanın zirvesine taşıyacak. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Ticaret Odası ortaklığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Ankara Valiliği ve Ankara Sanayi Odası işbirliğinde hazırlıkları son aşamaya gelen Ankara Shopping Fest için kalp atışları hızlanmaya başladı, heyecan dorukta... Rengarenk görüntülere sahne olacak, yüreklere neşe saçacak, gözleri ve kulakları şenlendirecek festival boyunca Ankaralılar, sokaklara ve alışveriş merkezlerine akarak, yaz başlangıcının, uzun günlerin, kısa gecelerin, eğlencenin ve yenilenmenin tadını doyasıya yaşayacak. Türkiye’den ve yurtdışından uygun ulaşım ve konaklama imkanlarıyla Başkent’e gelecek konuklar ise hem Ankara’yı daha yakından tanıyacak, hem gösteri ve konserlerle muhteşem bir tatil yaşayacak hem de ekonomiye can verecek. - BU AÇILIŞ HAFIZALARA KAZINACAK Büyük Ankara Festivali’ni de içine alacak Ankara Shopping Fest, 8 Haziran’da Keçiören’den yola çıkacak muhteşem bir kortej ile başlayacak. Büyükşehir Belediyesi’nin daha önce çocuklarla buluşturduğu masal kahramanlarının dev dorselerinin yer alacağı karnavalda, “beyaz kortej” adında özel bir gösteri grubunun yanı sıra bandolar, maskotlar, donan heykeller, tahta bacaklar ve festival boyunca sahne alacak topluluklar yer alacak. Top dağıtımı eşliğinde kortejin Antares’e ulaşmasının ardından bir yanda Örümcek Adam açılış bayrağını dikmek üzere alışveriş merkezinin zirvesine yapacağı tırmanışı ile nefesleri kesecek, bir yandan da White Angel şov ile heyecan doruğa taşınacak. Açılış seremonisi ise festivalin tanıtım yüzü Doutzen Kores’un dev gonga vurmasıyla başlayacak. Konuşmaların ardından çeşitli gösteriler ile ısınacak sahnede Murat Boz, açılış coşkusunu doruğa taşıyacak. Açılış programının finali ise Ateş Tiyatrosu’nun sahneden yansıtacağı güzel görüntüler eşliğinde Ankara’nın 7 farklı noktasından, Dikmen, Şentepe, 50. Yıl Parkı, Yükseltepe, Belediye Binası, ATO, Ankara Kalesi’nden yapılacak havai fişek gösterileri ile gerçekleşecek. - YAKLAŞIK 40 NOKTADA SAHNE Ankara’nın bir hafta öncesinde “ışıl ışıl” aydınlatılacağı festival boyunca yaklaşık 200 sanatçı ve gösteri grubu, 5 bin 350 etkinlik ile tarihi bir rekora imza atılacak. Alışveriş Festivali sadece ekonomiyi canlandırmayacak, kültür sanat etkinlikleriyle de unutulmaz günlere imza atacak. Festival boyunca Tunalı Hilmi Caddesi, İzmir Caddesi, Atatürk Bulvarı, Siteler, Mamak, Cebeci, Etlik, Keçiören, Demetevler, Rüzgarlı, Ulus, Anafartalar, Çıkrıkçılar, Heykel, Batıkent, Sincan, Etimesgut, Bahçeli 7. Cadde, Emek 8. Cadde, Gar, AŞTİ, Havaalanı ve pek çok alışveriş merkezinde bir veya birden fazla noktada kurulacak sahnede amatör müzik grupları, gösteri grupları, animatörler, akrobatlar, Misket kediler, kuklalar, ilüzyonistler, yabancı bando takımları, halk oyunları ekipleri tarafından gösteriler ve çok çeşitli defileler yapılacak. Türkiye genelinde fenomen haline gelen Yetenek Sizsiniz Programının son yarı finalistleri ve finalistleri de her gün bu sahnelerde Başkentlilerle buluşarak, şovlarını canlı olarak izleyicileriyle buluşturacak. - MEGA STAR İLE BAŞLAYACAK, SÜPER STAR İLE BİTECEK Ankara, festival açılışının ardından da kentin her yerinde gerçekleştirilecek konserler ile sallanacak. Ünlü sanatçıların Ankaralıları coşturacağı konserler Mega Star Tarkan ile başlayacak, Süper Star Ajda ile bitecek. Her biri ücretsiz olarak Ankaralılarla buluşacak olan konserler serisinin başlangıcında 9 Haziran’da Hipodrum’da Fanta ile birlikte ortaklaşa düzenlenen programda Emre Aydın ve Tarkan, hem muhteşem bir açılışa imza atacak hem de sevenlerine muhteşem bir müzik ziyafeti çekecek. Ardından 22 gün boyunca her biri kentin bir başka merkezi yerinde olmak üzere, Arap müziğinin kraliçesi Hafia Vehbe, Eurovizyon birincilerinden Ruslana gibi dünyaca ünlü yıldızlar ile Orhan Ölmez, Alişan, Halil Sezai, Kutsi, Manga, Hadise, Bengü, İsmail Türüt, Ferhat Göçer, Hande Yener, Ziynet Sali, Mustafa Ceceli, Safiye Soyman- Faik Öztürk, Murat Boz, Murat Dalkılıç, Gülşen, Rafet El Roman, Gökhan Tepe, Sibel Can ve Burhan Öçal sahneye çıkacak. Miraç Kandili nedeniyle düzenlenecek özel programda Sami Yusuf Başkentlilerle buluşacak. Babalar Günü’nde Süheyl-Behzat Uygur kardeşlerin gösterilerinin yanı sıra Erol Evgin özel bir konser ile sevenlerinin karşısına çıkacak. Hadise ise NATA VEGA’daki dev akvaryum açılışında sahne alacak. Ebru Gündeş ve Sinan Özen de 2012 yılında Başkentlilerin şahitliğinde dünya evine girecek 212 çiftin mutlu gününü şarkılarıyla unutulmaz kılacak. Türkiye’nin en ünlü sanatçılarının yanı sıra Kent Orkestrası, Finlandiya Bando Takımı gibi başarılı müzik toplulukları dinletileriyle festivale renk katacak. Festival, 1 Temmuz’da Ankara’nın simgelerinden Gençlik Parkı’nda yapılacak final gecesinde Ajda Pekkan ve Enrico Macias konserleri, su şovu ve havai fişek gösterisi ile son bulacak. - HEM ŞAŞIRTACAK HEM REKOR KIRACAK Festival boyunca Ankara, kente renk katacak, kimi zaman şaşırtacak, kimi zaman adrenalin yükseltecek, kimi zaman rekorlara imza atacak çok farklı etkinliklere de ev sahipliği yapacak. Türkiye’de unutulmaya yüz tutan, görenleri hayrete düşürecek eserler “Limon Ağacı” başlığıyla sergilenecek. Gençlik Parkı’nda 12 Haziran’da SHÇEK ile ortaklaşa düzenlenecek rekor denemesinde dünyanın en uzun döneri yapılacak ve kimsesiz çocuklara dağıtılacak. Festivalin coşkusu gökyüzüne de yansıyacak. Türk Kuşu Kampüsünde hem halk uçuşları gerçekleştirilecek hem de model uçak eğitimi verilecek, bazı günler Başkentliler balon uçuşuna katılarak, farklı bir heyecan yaşayabilecek. Birleşmiş Milletler’in bir projesi kapsamında Hakan Akkaya’nın düzenleyeceği defileye Kenan Doğulu ve Teoman gibi ünlü isimler katılacak. Konya ve Eskişehir arasında sefer yapan Yüksek Hızlı Tren’in bir vagonu Ankara Shopping Fest vagonu olarak dizayn edilecek. Sosyal sorumluluk projesi olarak bu kentlerden her gün Ankara’ya gelecek vatandaşlar, üstü açık otobüsler ile Ankara’da gezdirilip, yeniden evlerine uğurlanacak. Ankaralı tasarımcı Ezgi Uzunöz bir otobüs ile Ankara’daki alışveriş merkezlerinde gezerek, Başkentli kadınlara “şık” giyinmenin tüyolarını verecek. Video Mapping adı verilen uygulama ile Kızılay’da seçilecek bir bina üzerine özel efektler yansıtılarak Başkentlilere, Ankara’da bir ilk olan görsel bir şölen yaşatılacak. Güvenpark’a yerleştirilecek Dinazor Parkı ise görenleri hayrete düşürecek. Hareketli dinazorlar, kent merkezine başka bir atmosfer kazandıracak. -ŞOK İNDİRİMLER- Satış cirolarında yüzde 35 artış beklendiği Festival süresince 18 alışveriş merkezinde, cadde üstü ve sokak mağazaları ürünlerini yüksek indirimlerle satışa sunacak. Mağazaların özel kampanyalarının da yer alacağı festivalde sanatçılar, modacılar çarşı ve mağazalarda Ankaralılarla buluşacak. Alışverişin yoğun olduğu açık alanlarda 5 açık hava defilesinin yanı sıra alışveriş merkezleri kendi defile etkinlikleri ile Ankaralılara özel moda şovları sunacak. “Ezgi Uzun ile Pop Up”, “Aysun Kaba ile Styling” ve moda ikonları alışveriş merkezleri ve cadde mağazalarında Ankaralı kadınların ilgiyle izleyecekleri etkinlikler olacak. -EĞLENCEYLE DOPDOLU BİR FESTİVAL- Ankara Alışveriş Festivali sırasında Başkent sadece indirimlere değil, eğlence, kültür ve sanat etkinliklerine, sanatçı ve yazarlara da ev sahipliği yapacak. 24 gün boyunca, çok sayıda sanatçı ve müzik grubunun konserler vereceği Ankara’da, festival boyunca, Ankara caddeleri ışıklarla süslenecek. Kızılay, Ulus, Çankaya, Bahçelievler, İzmir Caddesi, Sakarya Caddesi başta olmak üzere 45 noktada etkinlikler, gösteriler düzenlenecek. Ankaralılar festival boyunca cadde ve sokaklarda sürpriz danslar, akrobat basketçiler, tahta bacak gösteriler, Donan Heykeller, Varyete Gurubu, Kaya Adamlar, jonklör, futbol şovları, Kukla Otobüsü, Örümcek Adamlar, Max Şov, Büyük Şef Şovu, Şef 8 Unutulan Lezzetler, Rus Ateş Şov, Çin Akrobasi Grubu, tırmanma grubu, Beyaz Melekler Şovu, Jerome Murat Şov, duvar boyama, ile kent ve üniversite orkestralarının müzik ziyafetleri ile karşılaşacak. Süheyl-Behzat kardeşler de çeşitli yarışmalarla festivale neşe katacak. -DİNAZOR PARKI-MAPPİNG ŞOV- Ankara’nın orta yeri Güvenpark’ta açılacak Dinazor Parkı ise Ankara’ya neşe katacak. Her gece Kızılay gökdelen binası üzerinde müzik eşliğinde geçekleştirilecek Mapping şov, Ankaralıları alışverişin gözde mekanı Kızılay’a çekecek. -1 MİLYON TURİST- Ankara Alışveriş Festivali’nin, Başkent’in turizm potansiyelini harekete geçirmesi ve 2011 yılında 749 bin olan yerli ve yabancı turist sayısını artırarak yaklaşık 1 milyon kişiye çıkarması bekleniyor. “Türkiye’nin yeni alışveriş cenneti” sloganıyla tanıtımı yapılan festivalde, alışverişe gelen yerli ve yabancı turistler tarihi ve turistik yerleri de gezme imkanı bulabilecek. Festival boyunca Konya ve Eskişehir’den hafta sonları özel hızlı tren seferleri düzenlenecek. Ankara’ya gelen konuklar gün boyunca Ankara’da ağırlanacak, konserleri izleyebilecek. O zaman ne diyoruz ; Festival bir an önce başlasın :) 8 HAZİRAN- 1 TEMMUZ Alışverişin Tavan Yaptığı Günler Olacak Kaynak tık tık Blogvin üzerinden beni takip etmek için tıktık Etiketler: Alışveriş, bir bakmak lazım Hediye Çekilişi Sonuçlandı Kazanan Tuba Önde iki gün içinde bana ulaşırsa hediyelerini göndereceğim ;) Harika bir çekiliş varken katılmamak olmaz :)Kim bisiklet kazanmak istemez ki? Katılmak için tık tık Harika bir çekiliş varken katılmamak olmaz :)Kim bisiklet kazanmak istemez ki? Katılmak için tık tık 29 Mayıs 2012 Salı Garnier BB Krem Bizimki de o hesap :)Garnier BB kremi denemek istiyordum,ben almadan gönderdiler sağ olsunlar. Garnier Türkiye ekibine teşekkürler. BB krem yoğun nemlendirme özelliği ve olan kremlerden.Bundan dolayı karma ya da yağlı ciltler için pek uygun olacağını sanmıyorum.Ama kuru ciltler günlük krem gibi istenilen her an rahatça kullanabilirler. Tabi bu demek değil ki yağlı ya da karma ciltliler kullanamaz.Sadece miktarı abartmamak lazım.Zira kremden mercimek kadar aldığınızda geniş alanlara yayılabiliyor. Yüzünüzde lekeler,izler ,büyük sivilceler varsa kapatıcılığı size yeterli gelmeyecektir.Krem gün içinde cildi daha canlı ve ışıltılı gösteriyor ama fondoten etkisi yok.Zaten BB kremlerin amacı da bu değil. Sürüldüğü an itibariyle kızarıklıkları geçirip cilt tonunu eşitlediği doğru.Kokusu güzel ürünlerden.Yapısı daha hafif olabilir ya da karma/yağlı kuru gibi cilt tiplerine göre ayrıştırılabilir. Bendeki açık ton.Sakın bembeyaz olanlar denemeden almasın.Buğday tenliler için ideal renkte.Ne çok koyu ne açık.Kısacası üründen mucizeler beklemeyin. Yüzünüzde lekeler,izler yoksa,yoğun kapatıcılık isteğinde değilseniz,cildiniz çok yağlı değilse,renkli nemlendirici kullanmayı seviyorsanız,içeriği doğal ürün arayışındaysanız bir de Garnier BB Kremi deneyin. Fiyatı 18-20 lira arası değişmekte ;) Siz hala SATIŞ BLOĞUMU görmediniz mi?Tık tık Fiyatı 18-20 lira arası değişmekte ;) Siz hala SATIŞ BLOĞUMU görmediniz mi?Tık tık 25 Mayıs 2012 Cuma Watsons Floral Temptation Vücut Losyonu/Vanilya Çiçeği Losyonun yapısı oldukça hafif.Kolay emiliyor ve yapış yapış kalmıyor.Kokusu insanı bayan vanilya kokuları gibi değil..Vanilya çiçeği ismi bu losyona cuk oturmuş.Ne buram buram vanilya kokusu alıyorsunuz ne de çiçek tarlalarının esintisini.Tam dozunda ve hafif kokulu. Mis gibi kokan,nemlendirmesi de fiyatına oranla daha kaliteli bir vücut losyonu.Ellerimde de manikür sonrası ya da aseton sonrası kuruluğu alması,yumuşatması çok iyi.Fiyatını hatırlamıyorum ama ürün 250 ml.En fazla 10 lira olması gerek. Oldukça bereketli.Bol bol sürmeme rağmen bir kaç aydır hala yarısını göremedim.Yapısı akışkan olduğundan minicik damlattığınızda fazlaca yayılıyor. Bu serinin farklı ürünlerini de bulursam , elimdeki bittikten sonra denemeyi düşünüyorum.Sizin de hoşunuza gittiyse Watsonslarda bulabilirsiniz ;) 24 Mayıs 2012 Perşembe CHISSA Terracotta Farlar Hatta ıssız adada kalsam yanıma alacağım yegane makyaj malzemesi eyeliner olur :)Yine de makyaj çantalarına sığmayacak kadar çok makyaj malzemesi satın alıyor olmam ne kadar normal acaba diye de düşünmeden edemiyorum. Kalıcılığı çok yok ama sabah sürseniz iyi kötü saat 3e 4 e kadar idare der.Tabi altına baz sürmek kaydıyla.Hafif görünüm sevenlerin fırçayı bir kaç kez dokundurup sürmesi yeterli olacaktır. Toz topak olan farlardan değil.Mor olanın rengi ne tam koyu mor ne de lila.Sümbül rengi gibi güzel ve yumuşak tonlu. Ürünler 8gr.Yakın çekimde de rahatça görebilirsiniz; 23 Mayıs 2012 Çarşamba Günün Oje Fikri Matlaştırıcıları kullanmayı ne kadar seviyorsunuz bilmem ama,ojeye farklı bir görünüm kazandırdığı ortada. Kaydol: Kayıtlar (Atom)
03aa6ee19cd1
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Ermenek Halk Eğitim Müdürlüğünde görevli Ali ALTINSOY, Yukarı Mahallede oturan Mustafa ALTINSOY'un oğlu’dur Kasabamızda berberlik yapan, Zafer ALTINSOY ile Ali ALTINSOY'un ellerlinden sazlarını hiç bırakmadıklarını biliriz. Dost sohbetlerinin ve düğünlerimizin değişmez simalarıdırlar. Kendisiyle “Halk Oyunları ve Folklar Sanatçılarımız” hakkında bir sohbetimiz oldu. Bu sohbet vesilesiyle kasabamızdaki halk oyunları ve sanatçılarımızıda sizlere aktarmak istiyorum.. Halk Eğitim Müdürlüğü Ermenek ve bağlı kasaba ve köylerinde bulunan okullarda Halk Oyunlarını tanıtmak ve folklor kültürünü geliştirmek için eğitimler düzenliyormuş. Böylece okulların folklor ekiplerini oluşturmada yardımcı oluyorlarmış. Bu eğitimleri verenler ise, Ali ALTINSOY ile beraber Silifkeli öğretmen Kadir KAYA ve kasabamız klarnet ustalarından Durmuş TEKİN (Düdükçü) ile birlikte yaptıklarını söyledi. Ermenek’te birçok okulda folklor eğitimi veriyorlarmış, bu okullardan bazıları ise şunlardır; Fikret Ünlü YİBO, Şehit Danış Tunalıgil İlköğretim Okulu, Zehra Galip Sumra Atatürk İlköğretim Okulu ve Kazancı İlköğretim Okullarını sayabiliriz. Ayrıca Ermenek Cezaevinde de Halk Oyunları kursları düzenliyorlarmış. Geçen dönem ise 12 tutukluya sertifika vermişler, 2008 Mayıs ayında yeni eğitimlere başlayacaklarmış. Halk Eğitim Müdürlüğü olarak bir yıl içinde toplam 150 adet sertifika vermişler. Başarılarının devamını dileriz, bu başarılı ekipte iki tane kazancılı hemşerimizin ipi göğüslemesi, bizleri ayrıca gururlandırdı. Halk oyunlarında Genellikle Silifke’nin Yoğurdu, Ham çökelek, Silifke Koşması, Türkmen Kızı, Sallama gibi türküler eşliğinde folklor eğitimlerini verildiklerini belirtti. Bizde, Halk oyunları deyince akla ilk gelen yerel sanatçılarımızdan Folklor eğitmeni (Bekir’in Omar) Ömer ÜNLÜ gelirdi, halen bu işleri yapıp yapmadığını sorduk. Aldığımız cevap bizi gerçekten çok üzdü, Ömer ÜNLÜ artık bu işleri bırakmış, daha doğrusu alkol yüzünden bırakmak zorunda kalmış, içkili hali çalışmalara yansıdığı için bırakmak zorunda kalmış. Şimdilerde Garine obaya gider ve davarlara bakarmış. Kasabamızda düğünlerde ara sırada olsa çalar söylermiş. Ömer ÜNLÜ’ bildiğiniz gibi Kasabamızın yetiştirdiği ender halk sanatçılarımızdan biridir, kardeşi Ali ÜNLÜ’ de bir o kadar başarılı bir sanatçımız olarak halen kendi tarzında sanatını icra etmektedir. Bizler çocukken “Bir Bekir’in Obasını, Birde Bekir’in Çocuklarını” bilirdik. O zamanlarda Ömer ÜNLÜ ezgiler söylerken kardeşi Ali ÜNLÜ’de yanında keman çalardı. İkisi farklı tarzlarıyla iyi bir ekip oluşturmuşlardı. Bütün düğünlerde, dost sohbetlerine artık onlar davet edilirdi. Ömer ÜNLÜ’ nün gençlik yıllarında kendine has giyimi ve bir müzik tarzı vardı, her şeyden önemlisi iyi bir ses kulağına sahipti. Bağlama, Keman, Darbuka, Davul, Flüt gibi birçok müzik enstrümanlarını bu yeteneği sayesinde zorlanmadan çalabiliyordu. Ömer ÜNLÜ Kasabamızın birçok sosyal sorumluluk kapsamında etkinliklere gönüllü olarak destek vermiştir. Kasabamızda düzenlenen merasim ve törenlerdeki halk oyunları etkinliklerini organize eder, ilköğretim ve Lisedeki folklor ekibini çalıştırırdı. Biz Ortaokulda okurken bizlere ücretsiz balgama dersleri verirdi. Şimdilerde birçok kişi balgama çalmasını ondan öğrenmiştir. Ermenek Halk Eğitimde ve Kazancıdaki okullarda yıllarca Halk Oyunları alanında eğitim verdi ve birçok yetiştirdiği folklorcu var. Bu kasaba için yetişmiş bir yetenekti ve yıllarca kasabamızdaki kurum ve kuruluşlara kendi alanında destek verdi. Hatta İstanbul ve diğer illerde tertiplenen piknik ve toplantılara giderek, hemşerilerine hem yöresel ezgiler söyleyerek, hem çalarak onlarla sıla hasreti giderdi. Ömer ÜNLÜ’ gibi birini biz kazancılılar olarak kendi elimizle maalesef bitirdik, kendisini bir türlü alkolün pençesinden kurtaramadık, aksine ne zaman üç beş kişi toplansa gece evinden götürdükler sabahlara kadar çalıp söylettiler. Pençesine düştüğü bu alkol bağımlılığı yüzünden birçok şeyini kaybetti sanırım. Onu alkole biz başlattık, yine onu kaderine biz terk ettik. İlk zamanlar bir sorun teşkil etmeyen içki, eğlence olmaktan çıktı ve kâbusa dönüşerek sıkıntı olmaya başladı. Evet artık o bir alkol bağımlısı, sanıyorum tedavi de görmedi, “Kararlıyım, ben bu alkolü yeneceğim!.” Dese bile etrafında yardım edecek psikolojik destek sağlayacak kimseleri yoktu artık. Fakat bazılarının da hakkını yemeyelim Ömer ÜNLÜ’yü bu bağımlılıktan kurtarmak için bazı hemşerilerimiz uğraştılar fakat eğlence sofralarının müdavimleri daha baskın çıkınca bir netice alınamadı. İçki sofralarını süsleyen türküler söylediği o dem yaptığı, dostları yoktu artık “Çal bir daha doldur bir daha diye diye.” bir daha kendine gelemedi. İnsan alkol aldığında gözün hiçbir şeyi görmez artık, arkadaşlarınızı ve ailenizi kırarsın. Evlilik hayatın biter ve bu durum çocuklarınıza da yansır, alkol hem başarınızı hem de maddi durumumu işte böyle bitirir. Geri dönüşümü olmayan bir yola girersiniz, Bir daha geri dönmemek üzere. Ne güzel söylemişler “Azı garer, çoğu zarar” diye. Allah Ömer ÜNLÜ’ nün yardımcısı olsun. ÜNLÜ kardeşlerden başka kasabamızın yetiştirdiği halk sanatçılarımız ve kullandıkları müzik aletleriyle özdeşleşen hemşerilerimizde vardır, sanatçılarımız halen çalmaya devam ediyorlar. İşte Ali ALTINSOY’ DA Ömer ÜNLÜ’nün yerini doldurabilecek bir kardeşimiz. Kazancılılar olarak bu yetenekli gençlerimize sahip çıkmalıyız, harcamayalım harcatmayalım. Hemşerilerimizin birçoğu yöresel sanatçılarımızı beklide hatırlamaz, biz bu değerli sanatçılarımızı çaldıkları enstrümanlarıyla beraber unutturmamak için hatırlatıyoruz. Keman=Deli İbrahim (ÇELEBİ), (Mustafa) Mustul TURAN, Türk Mehmet ve oğlu Nevzat YILDIRIM Klarnet= Durmuş TEKİN, Hikmet GÜRBÜZ Bağlama= Zafer ALTINSOY Darbuka= Ali ALTINSOY Davul=Ünlü Süleyman (Zabıta Ahmet’in Babası) Halil PEKER, Ali ALTINSOY, Rahmetli Ümit TÜRKER, Rahmetli Ömer ALTINSOY (Uzun Ömer) Burada isimlerini sayamadığımız ve hatırlayamadığımız sanatçılarımız elbette olabilir kırılıp, darılmasınlar, onlarında kalplerimizde her daim yerleri var. Şu an aramızda olmayan bütün sanatçılarımıza ve kasabamız insanlarına da buradan Allah rahmet eylesin diyoruz… Bu sanatçılarımızın yerine bir yenisi daha zor gelir. Bu sanatçılarımızdan başka kasabamızda farklı tarz ve kendi alanlarında yetenekli hemşerilerimiz de var. mesela rahmetli Ali DAĞAŞAN Amcamız vardı, düğünlerimizde kendine has bir sesi ve yorumu ile ezgiler söylerdi, rahmetlinin yerini hiç kimse dolduramaz. Ayrıca; Mehmet Goca lakabı ile tanınan (Hasan KÖKSOY) vardır düğünlerde ve kutlamalarda sergilediği “Deve oyunu” (Cansız Yapma Deve) vardır. Kendine has tarzıyla Geleneksel bir gösteri olan Deve oyununu Mehmet dedem, en son 2003 yılında gerçekleşen 3.Körkuyu Kültür Şenlikleri gösterisini yapmıştı. Çok eski yıllarda düğün ve sayalarda yapılan bu gösteri, 30 yıl aradan sonra tekrar edilmişti. Ayrıca Kültür Şenliklerinde Folklor Ekiplerinin çalıp söylediği müzik eşliğinde, kaşık oyunu, eşim eşim, Konyalı, develi, sille, kesik çayır, çiftetelli/aslan Mustafa, tiridine bandım/mendilli, gökçukur/emmioğlu ve kızım-kızım oyunları yörenin en iyi oyuncuları tarafından sergilenmiş olup katılımcı ve misafirlere tam bir halk müziği ve oyunu ziyafeti çekilmişti. Aslına bakarsanız kendimize has figürleri yansıtan, kazancılıları temsil edecek bir halk oyunumuz ve folklor kültürümüz her nedense yok gibi. Bizim şu andaki oynanan Halk oyunları genellikle kaşıkla oynanan türkülü oyunlardır. Enstrüman olarak klarnet, bağlama, keman ve davul kullanılmaktadır. Ben bildim bileli “Silifke’nin Yoğurdu ve Amanın Keklik” gibi Taşeli coğrafyasına ait halk oyunları oynanıyor. Sanırım bu oyunları oynamamız bizim kasabamızın da bu coğrafya üzerinde bulunmasından kaynaklanıyor. Aslında Oyunların çıkış noktası Taşeli Platosu adı verilen bölgedir. Yapılan araştırmalarda Anamur'a gelen ilk Türk boyunun Orta Asya üzerinden Orta Anadolu Bölgesi'ne oradan da Gülnar ilçesi üzerinden Anamur'a geldiği ortaya çıkmıştır. Taşeli platosu incelendiğinde bir üçgen teşkil ettiği, yukarı bölümde(Kuzeyde) Mut ilçesi, sağ tarafta(Doğuda) Silifke ilçesi ve sol bölümde(Batıda) ise Anamur İlçesinin bulunduğu görülecektir. İşte bu üçgenin içi Taşeli platosudur. Zaten bölgede üç ilçede kaşıklı oyunlar oynanmaktadır. Kısaca Kazancı yöresine ait halk oyunları Taşeli bölgesinden çıkmıştır. Daha doğrusu oyunlar genelde yayla göçleri sırasında ortaya çıkmıştır. Bölgede yaşayan insanlar Yörük olduklarından dolayı yazı yaylada kışı ise sahilde geçirmektedirler. Günümüzde bile İlçede yaşayanlar yaz aylarında yaylaya göçmektedirler. Yayla tabir edilen yerler ise Taşeli platosudur yüksek Toros dağlarının tepeleridir. Eskiden Kızıltaşın başına, Burçakalanı ve Yenicesu yaylasına kadar Anamur'un aşiret beylikleri göçer yaz aylarını bizim kasabada sınırları içinde geçirirlermiş, beyler kendi idaresinde bulunan obaları buraya getirir eğlenceler tertiplermiş, Halk oyunlarını oynarlarmış. Yani yörenin folklor kültürü bize de o zamandan buyana yansımış. Bu arada öğrendiğimiz kadarıyla Kazancı Lisesinin bir folklor ekibi varmış, üstelikte de süpermiş, Ali ALTINSOY’UN deyimiyle, Folklor ekimiz özel günlerde kasabamızı temsil ediyormuş. Kasabamızın tanıtımı açısından gerçekten güzel bir gelişme olarak bakabiliriz. Oynadığımız bir folklor var, hiç yoktan iyidir ama yinede ben Kazancıya has figürlerin bulunup notaya dökülerek icra edilmesinden yanayım, bu bizim kültürümüzün bir parçası olmalı. Kazancı Lisemizin Folklor ekibinden başka, belediye destekli kasabamız orta ve ileri yaş guruplarından gönüllülük esasına dayalı bir halk oyunları ekibi daha kurulmalı. Bu ekip, bence kasabamıza dair kıyafetleri yansıtan, kendimize has figürleri olan yeni bir folklor tarzı yaratmalı. Evet kazancılı hemşerilerim Halkoyunlarımızı ve Halk sanatçılarımızı unutmayalım, unutturmayalım. Kültürümüzün bir parçası olan yöremize has ezgileri günümüze kadar taşıyan ve yaşatan sanatçılarımıza sahip çıkalım, onlara her yerde maddi manevi olarak destek vermeye devam edelim... Yazan; Hasan KÖKSOY - Kasım 2007 Bu haber 2520 defa okunmuştur.
73b3b2026ebc
[ "c4", "culturax", "hplt2" ]
Ağırlaşan duruşumla yanaştım yanına Biraz rüzgârlı bir havaydı ki ruhum, Çevrende tozuyordu hislerinle ufalarak. Çok sürmedi, toplandım özlemin ardına, Bir yokluğu var eder gibi geldim de Kalbinin kapıları açıktı sonuna kadar... 'Ey gecenin en esrik kelimesi', dedim: - Elimde geçmişten kalma onlarca düşle Bir demet yalnızlık veriyorum sana! O çiçekler ki, kokularında kanlı bir ağırlıkla Ve işkence çığlıkları ile ince köklerinden Tek tek yolundu kötücül - uzun saatlerinde. Zamanın telaşlı ürpertisi ellerinden tutup Nasıl çektiyse rehavetini soğuk yatağıma, Ölümlü hazzını aşılıyor şimdi yüreğimize. Mermer gözlerinde denizler derinleştikçe, Aşkın değimsiz şarkısı iğneliyor anılarımı Bir yanın polen gibi kayboluyor dokununca! Ahmed Halil
d1b337d8f328
[ "fineweb2", "hplt2" ]
ABD Savunma Ashton Bakanı Carter’dan Musul operasyonuyla iligili son dakika açıklaması geldi. Carter, Türkiye ve Irak’ın prensipte anlaştığını açıkladı. IRAK’IN DA ONAYLAMASI GEREKİYOR Carter, “Irak ve Türkiye, Türkiye’nin Musul Operasyonu’ndaki rolü konusunda “prensipte” anlaşmaya vardı. Türkiye’nin olası rolünün ayrıntıları henüz ete kemiğe bürünmedi. Türkiye’nin rolünü Irak’ın da onaylaması gerekiyor. Bu konuda prensipte uzlaşıya varıldığını düşünüyorum ama şu an konunun ayrıntıları aşamasındayız ve şu an bununla uğraşıyoruz.” dedi.
cf701a7708a2
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Dil konusuna pek meraklı olan rahmetli dedemin Osmanlıca yazıyı yirmi derste öğretmek üzere hazırladığı bir program var. Yirmi ders –yani yirmi saat- sonunda yazıp-okumaya başlıyorsunuz. Elbette, sadece alfabeye yönelik bir program bu. Bir dilin yalnızca harflerden oluşmadığını iyi bilen dedem, önsözünde bunu da belirtmiş zaten. Sonrası size kalmış. Kelime haznesini doldurmak ve anlamlarını öğrenebilmek için yapmanız gereken bol bol kitap okumak ve sözlük karıştırmak. Bunun için eski eserlerin bulunduğu kütüphanelere üye olmanız gerekebilir. Çünkü az sayıda esere ulaşmak için, fazlaca kaynak bulamayacaksınız. Ama bir dilin, kelimelerden oluşmadığını bilir herkes. Demek ki dedemin formülünün işe yaraması için önce dilbilimciler ile siyasiler arasında Osmanlıcanın bir dil mi, yazı mı olduğu sorusunun cevaplanması gerekiyor. Zaten pozitif bilimlerle tartılmadan, dilbilimcilerin nesnel yorumları alınmadan adım atılmaz ülkemizde. Aksi bir uygulamanın rövanşist olacağını bilmeyen yok. Ama bu sorunun da kısa sürede çözüleceğine eminim. Milli Eğitim Şurası’nın tarihimize damga vuracak kararı, eminim sadece öneriyi uygulamaya çevirecek olan Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve hükümet cephesinde değil, yurt genelinde coşkuyla karşılanmıştır. Şura’nın bir dil sürçmesiyle “zorunlu” olarak tanımladığı dersler, şimdi eminim ki Bakanlık yetkililerince “seçmeli” olarak ele alınacaktır. Aksi bir kararın ideolojik olacağını onlar bizden daha iyi bilir ne de olsa. Tarihsel eleştirilerinin çatısını oluşturan “tek parti dönemi” damarından hareket etmek istemezler herhalde. Olmayacak şeydir, bir insanın/siyasi hareketin kendini yalancı çıkarması. Bu konuda anlaştık; Osmanlıca dersi, olsa olsa “seçmeli” bir ders olur. Arzu eden öğrenciler, güle oynaya koşar sınıflara. Ama bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nı bekleyen çok sayıda zorluk olduğunu unutmamalıyız. Şöyle bir bakalım, ne gibi zorluklar var: Osmanlıca eğitim verecek yeterli sayıda öğretmen var mıdır? Bu öğretmenlere eğitim verecek yeterli sayıda akademisyen var mıdır? Eğer bu konuda sıkıntı varsa, rahmetli dedemin “20 Derste Osmanlıca” programı için görüşebiliriz. Öğrencilerin önüne sereceğiniz “Seçmeli Dil Dersi Seçenekleri” listesi, öğrenmeye aç gençlerimizin kafasını karıştıracak mıdır? O listede elbette Kürtçe olacak. Kürt gençleri ana dilde eğitimlerini alacaklar zaten, ona şüphemiz yok. Ama belki Kürt olmadığı halde, kendi coğrafyasında konuşulan bu dili öğrenmek isteyen, bu dili seçmek isteyenler de çıkacaktır. Tıpkı Ermeniceyi seçmek isteyenler olacağı gibi. Her iki dilin de hala yaşamakta/yazılmakta olan edebi eserlerini okumayı hangi genç istemez. Hani başımız sıkıştıkça “hepimiz kardeşiz” deriz ya, kim kardeşinin dilini bilmek, onunla aynı dilden konuşmak istemez. Elbette seçmeli dersler listesinde sadece Kürtçe ve Ermenice olmayacak. Her seçim döneminde kardeş olmakla övündüğümüz bütün halkların dilleri olacak o listede. Milli Eğitim Bakanlığı’nın aksini uygulaması düşünülemez bile. Dayatmacı olmayan bir iktidar anlayışında, bunun dışında bir uygulama ancak “beyin yıkama” olarak adlandırılacaktır çünkü. Olmaz öyle şey. Bitmedi... Milli Eğitim Şurası’nın önerilerini, bir adım değil, bin adım öteye taşıyacaktır Bakanlık. Örneğin işitme engellilerle iletişim kurabilmek için bilmemiz gereken dilin eğitimini de verecektir. Böylece sadece seçim zamanı oy istenen bireyler olmaktan çıkacaktır engelli vatandaşlarımız. Kör alfabesini öğrenmek isteyen de çıkacaktır elbette. Heyecandan yerimde duramıyorum, Bakanlık kim bilir daha hangi dillerin derslerini koyacaktır? Gördünüz mü, Osmanlıca diye çıktığımız yolda nerelere geldik? Seçmeli Ders denen şeyin mantığı budur, hayat pratiğinde kullanabileceği dersi seçip, daha faydalı vatandaş olmanın yollarını arar insan. Bakanlık bunu bilmiyor mu sanıyorsunuz? Bu yaklaşımla, bu coğrafyada konuşulan/yaşayan/geçmişte yaşamış olan bütün dillere eşit mesafede yaklaşacak, hepsine gereken değeri verecek, hiçbir dayatmada bulunmadan isteyen gencin istediği dili seçmesine olanak tanıyacaktır. Milli Eğitim’in okul öncesinde ve ilköğretim çağında ideolojik değil pedagojik bir yaklaşımla yarınlara hazırladığı zihinler, lise döneminden itibaren istedikleri seçmeli dil dersinin sınıfında kendilerini geliştireceklerdir. O çok sözü edilen “Değerlerimiz” dersi olsa olsa kardeşliği, eşitliği, özgürlüğü, paylaşımı, yalan söylememeyi, ötekileştirmemeyi, çevre bilincini ve bunlara benzer daha nice konuyu aşıladığından, bakın o sınıflar her dilde söylenen ne güzel türkülerle dolup taşacaktır. Elbette aramızdan bazı münafıklar “Böyle şeyler olmayacak, okul öncesinde başlayan bir din eğitimi söz konusu, Osmanlıca zorunlu olarak ilkokuldan başlayarak öğretilecek, bütün bu kararların arkasında toplumu muhafazakarlıktan da öte, daha radikal bir bakışla yeniden düzenleme arzusu var, ideolojik bir baskı çağına girdik,” diye söylenecektir. Ama koskoca Milli Eğitim Bakanlığı, koskoca hükümet hiç yapar mı böyle şeyler? Yapar. Yapıyor. “İstesek de istemesek de” yapacak. Hem de en rövanşist cümlelerle, en baskıcı haykırışlarla, en kibirli tanımlamalarla, ideolojik yaklaşımlarla yapıyor, yapacak. Milli Eğitim Şurası’nda bütün bunların, bu dayatmacı ruh haliyle konuşulmuş olması çok üzücü. Korkutucu. Neredeyse bütün komisyonların, önceden anlaşmış gibi, benzer konulara doğru manipüle edilmesinin sonuçlarını göreceğiz. İnanın göreceğimiz şeyler, muhafazakar/mütedeyyin bir bireyi bile üzecektir. Aydınlanmadan-dünyadan-bugünden kopuk bir “ben” duygusuyla kurgulanan eğitim, kimi üzmez ki? Bu kararı uygulamak isteyenler, alkışlayanlar, anlamlı göstermeye çalışanlar daha şimdiden sınıfta çakmıştır, Osmanlıca dersinden bütünlemeye kalmıştır. Böyle giderse “istesek de istemesek de” yakacağız diplomayı.
30dc1e22e3b7
[ "fineweb2", "hplt2" ]
KAZANCILI EĞİTİMCİ, YAZAR, YÖNETİCİ VE ŞAİR SAMİ TUNCA ANISINA Taşeli Yöresi şairlerinden Sami TUNCA, 1928 yılında, Gazi Hasan Ali oğlu olarak Kazancı Bucağı Merkez Mahallede doğmuştur. Babası Hasan Ali, katıldığı savaşlardan sol gözünü kaybetmiş olarak döndüğünden “Gazi” unvanıyla anılırdı. Şairimizin doğduğu yıllarda Kazancı ilkokulunda öğretmen-müdür olarak görev yapan Ermenekli Merhum Sami ÖZTAŞ’ı çok seven babası, oğlunun ismini “Sami” koymuş ve büyüdüğünde Sami Bey gibi iyi bir öğretmen olmasını dilemiştir. Ne var ki, küçük Sami ilkokula başlamaya hazırlanırken, 1934 yılında, babası aniden hastalanmış ve ölmüş, bu olaydan sonra her şey daha da zorlaşmıştır. Cumhuriyetin 10 yılı kutlamaları, tüm yurtta ve Kazancı da çok görkemli olmuş ve öğretmen Sami Bey, küçük adaşı Sami’ye bu törende şiir okutmuştur. İşte, şair Sami TUNCA’nın şiirle ilk tanışması böyle olmuştur. Soyadı Kanunu yürürlüğe girince, dedesi Veli’in, Balkan Savaşı sırasında, Bulgarlara esir düşerek, Tunca nehri üzerinde şehit olmasının hatırasına “TUNCA” soyadını almışlardır. Babasız yaşamın zorluklarına küçük yaşlardan itibaren göğüs germeyi öğrenen Samicik, 1936 yılında ilkokula başlamış ve 1941 yılında bitirmiştir. Öğretmenleri Sami Bey, Kazancı Bucağında 1924-1948 yılları arasında tek olarak öğretmenlik yapmış olup, okuttuğu çocukların çocuklarını da okutmuş olmakla bilinir ve hala halkımız tarafından saygı ile anılır. Öğretmenlerinin çalışkanlığı nedeniyle seçerek yeni açılmış olan İvriz Köy Enstitüsüne bildirdiği 3 çocuk arasında (Sami TUNCA, İbrahim TÜRKER ve Dede OĞUZ) kendisi de vardır. İvriz’den gecikmeli olarak gelen haber üzerine ve öğretmenleri Sami Bey’in yardım ve yol göstermesiyle yollara düşerler. Diğer iki arkadaşının babaları Yahya ve İbrahim, küçük Sami’nin ise amcası Dede TUNCA yanlarındadır. Çamaşırlar, azıklar ve acil ihtiyaçlar omuzlanır, Delallar düzlüğünde Göksu Çayını geçerek bir günde Ermenek’e yürüyerek varılır ve bir hana yerleşilir. Karaman yolculuğu çok uzun, tehlikelerle dolu ve zor geçecektir. Çevreden toplanman yolcular, kafile halinde, zamanın nakliye aracı katır ve sahibi katırcı ile birlikte yola çıkılacaktır. Handa bir gün bekleyen Kazancılılar, katırcının yola çıkmaması nedeniyle telaşlanırlar. Okula geç varırlarsa kabul edilmeme tehlikesi vardır. Bu ekip Kazancı ilkokulu bitiren ve eğitime devam etmek için evlerini terk eden ilk insanlardır. Katırcının yola çıkacağı belli olmadığından, 3 çocuk ve 3 yetişkinden oluşan Kazancı ekibi, çevreden aldıkları akıl, tavsiye ve istikamet bilgilerine güvenerek Yellibel üzerinden aşarak Karaman yoluna girmiştir. İlk günü akşamı, Dilendi Hanı (Tilki ini), ikinci günün akşamı Aykadın Hanı (Yarasa ini) yatakhaneleri olur. Babalar çocukları koyunlarına (kucaklarına) ceketleri içine alır, altlarına (kayalar üzerine) çevreden toplanan bir şeyler serilir, çocukların ayakları şişmiş, su toplamış olduğundan zaman zaman büyüklerin omuzlarında ve sırtlarında (höbücünde) giderler. Büyüklerin ayaklarında çarıklar vardır. İnde yattıkları gecenin birinde taze deriden yapılmış bir çarık et kokusu yaydığından, uyku arasında bir patırtı olur. Herkes rastgele bağırarak fırlar, bir tilki çarığı kapmış kaçıyor. Neyse, çarık tilkinin ağzından alınır. İkinci günün akşamı Bıçakçı Çayına varmaları hesaplanmıştır. Yollarına zorluklarla devam eden ekibimiz, beklenmedik şekilde, yoğun bir tipiye (sulu sepken kar yağışı) tutulurlar ve yollarını kaybederler. Umutlarını yitirdikleri ve ölümü bekledikleri sırada birden fırtına çıkar, bulutlar kaybolur, hava açılır ve tekrar yola koyulurlar. Mevsim bahar, aylardan Mart ayıdır. Okuldan haber çok geç geldiğinden zamansız yola çıkılmıştır. Bu yolculuk ve devamında yaşananlar ekibimizde bulunan ve halen İzmir’de yaşamakta olan ve Alman Cumhurbaşkanı tarafından verilen altın madalya ve sayısız ödüllerle emekli olmuş olan öğretmen, yazar, şair ve avukat Sayın İbrahim TÜRKER’in yayınlanmış olan hayat öyküsünde de ayrıntılarıyla ve aynı şekilde yer almıştır. Ekibimiz, üçüncü günün akşamı, bir köy odasında yastık ve yorganlı yatakta yatmış, Bıçakçı Yokuşu, Ecel Deresi, Kayış Burnu, Karaman düzü, derken beşinci günün akşamı Karamanda bir hana ulaşmıştır. Merhum Sami TUNCA, bu yolculuklardan birinde, zor şartlara dayanamayan birkaç kişinin hastalandığını, bir askerin de öldüğünü anlatmıştır. Kendisini dinleyenler, 20 yaşında asker yola dayanamaz ve ölürken, 13 yaşında sizler nasıl dayandınız? diye sorulunca, cevaben “ biz çocuktuk, fakat, içimizde, uzaklara gitmek, okumak ve adam olmak” ateşi yanıyordu, bu ateş bizi yaşattı, demiştir. Karamanda kaldıkları handa, ekibin ve çocukların durumlarını gören ve gurbetten Ermenek yoluna düşmüş olan hemşeriler, duruma çok sinirlenirler. Büyüklere, el kadar çocukları, hangi vicdanla bu yola çıkardıklarını, sorgularlar. Ekibin azığı bitmiştir. Çevreden tavsiyelerle, Karaman Kaymakamlığına çıkılır, ekmek karnesi alınır ve fırından adam başı 5 ekmek alınır. Babalar geri dönecek, çocuklar yola devam edecektir. Nihayet, 3 küçük çocuk istasyondan kara trene bindirilir ve Ereğli istikametine yola çıkarlar, yetişkinler, Ermenek yoluna (geri) düşerler. Kara tren hayvan taşımakta, hayvanlarla yolcular aynı vagonda, aralarına bir perde çekilmiş vaziyettedir. Biz zaman sonra, küçük bedenli, ateş yürekli, fakat, dev cesaretli 3 çocuk, bir istasyonda aşağı indirilir ve İvriz köyünün yolu gösterilir. Ellerinde torbaları (çıkı) ile yolda yürüyen çocuklar, arkadan gelen kamyona el kaldırıp kasasına binerler. Kamyon çukurlara girdikçe sağa sola yatmakta, çocuklar da kasa içinde, bir yandan diğer yana yuvarlanmaktadırlar. Toz bulutu tüm vücutlarını kaplamış, sadece, gözleri ışıldamaktadır. Kamyonun durması ve şoförünün “aşağı inin aradığınız okul burası” diye bağırması üzerine kendilerini araçtan aşağıya attılar. Günlerdir, hayallerinde, büyük binalardan, sınıflar ve yatakhanelerden oluşan bir okul şekillendirmişlerdi. Halbuki, etrafta devam eden birkaç inşaat ve işçiler ile barakalardan oluşan bir yere gelmişlerdi. Kayıtlarını yaptırdılar, Sami TUNCA okulun 115 numaralı öğrencisi oldu, dersler yatakhanelerde yapılıyor, sınıf olacak binaların inşaatları devam ediyordu. Barakalarda su olmadığı için, yüzlerini, çevreden akıp giden dere suyunda yıkıyorlardı. Yardımcı meslek olarak dülgerlik (marangozluk) seçilmişti. Derslerde o kadar başarılı oldular ve becerilerini de kanıtladılar ki, biri sağlık kolu, diğeri kooperatif kolu, üçüncüsü de temizlik kolu başkanı olmuşlardı. Sami TUNCA, okulun Kütüphane Kolu Başkanı da olmuştu. Arkadaşlarına “Görgü Kuralları” konulu konferans verdi. Okul Gazetesi ve İvriz Dergisi çıkarılmasında görev aldı, bu yayınlarda ilk yazıları yayınlanmaya başlamıştı. Marangozluk ikinci eğitim dalı olduğundan, Ereğli ilçesinde bir okulun çatı onarım ekibine gönüllü katılarak çalıştılar. Bu çalışma sırasında, kendilerine ikram edilen yemekler arasında olan süt, şeker ve pirinçle yapılmış SÜTLAÇ tatlısını ilk defa yemiş olduklarını anlatırlardı. Hızlandırılmış bir eğitimin sonunda 1947 yılında öğretmen olarak mezun oldular. İlk görev yeri, Konya/Kulu ilçesi Tavşançalı köyü öğretmenliğiydi. İlk maaşından 50 TL parayı annesine harçlık olarak gönderdi. Merhum babasının hayali ve vasiyeti olan öğretmenlik mesleğine başladığı için çok mutlu ve huzurluydu. Diğer kader arkadaşları İbrahim TÜRKER, Karaman/Mandasun köyüne, Dede OGUZ ise Kazancı İlkokuluna atandılar. Dede OUĞUZ, kendi ilkokul öğretmenin Sami ÖZTAŞ’dan görevi mutlulukla devraldı. Eğitim mücadelesi bayrağını, kendi yetiştirdiği bir öğrencisine devretmenin mutluluğu ve gururunu yaşayan Sami Bey ise Ermenek ilçesine tayin oldu. Ne yazık ki, dede OĞUZ göreve başladıktan bir müddet sonra hastalanarak genç yaşta vefat etti. Sami TUNCA, halk ile hemen kaynaşır ve çevresini aydınlatmaya başlardı. Bir motor satın aldı ve çevre köyleri, araziyi ve kültürel etkinlikleri incelemeye koyuldu. Motoru ile Tuz Gölü üzerinden (en kısa mesafesinden) suyu çekilerek setleşmiş tuz kütlesi üzerinden karşıya geçtiğini, motorla ovada yol aldığı bir gün arkasına av köpeklerini düştüğünü, yakalamalarının an olduğu bir sırada, aniden gazı kesip motoru durdurduğunu, bu duruma şaşıran köpeklerin de hemen durduğunu, tekrar gaza basarak ilerleyince köpeklerin arkasından bakakaldıklarını anlatmıştı. Yani, hocamız, en umutsuz durumda bile hemen etkili karar verebilir ve uygulardı. Bu görevi sırasında, yani, 1954 yılında ilk kitabı Hatırlar ve İzlenimler, 1955 yılında Okulum isimli şiir kitabı yayınlandı. Okulum kitabındaki TÜRKÜZ şiiri TRT de ve bir çok bayramda okundu. Daha sonra, Çocuklar için Şiirler, Şiirlerle Türk Tarihi, Okulum-2, Gönül Bahçesinden (şiirler), Kazancı Kasabası, Alın Yazıları, Gazi Hasan Ali, Düdük Ali ve diğer kitapları yayınlandı. Konya, Ermenek, Önder Gazetesi (Keşan), Yenigün Gazetesi, Antalya Gazetesi, Milliyet ve Hürriyet Gazeteleri dahil bir çok yerde yazıları yayınlanmıştır. Bu süreçte, bir çok radyo programına da katılmıştır. 1955 yılında Topçu Subayı (Yedek Subay) olarak askerlik hizmetini tamamladı. Terhisinden sonra Ankara Türk Traktör Fabrikasında işe başladı. Bir müddet sonra öğretmenliğe geri döndü. İkinci görev yeri kendi yöresi olan Muzvadı köyü olmuştu. Bu köye gidiş gelişler ve görev sırasında çok zorluklar ve mahrumiyetler yaşadığı halde, günlerinin mutluluk ve başarılarla geçtiğini anlatmıştı. Nihayet, kendi doğduğu yer olan Kazancı Bucağına, 1959 yılında öğretmen-müdür olarak atandı. 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrası bir müddet muhtarlık yaptı. Kendi yazdığı piyesleri okul müsamerelerinde oynatırdı. Okul olarak İrnebol ve Akmanastır köylerine geziler düzenlemişti. 1961 yılında Konya/Ereğli merkeze atandı. Bir müddet sonra, İstanbul Şişli Çeliktepe İlkokuluna müdür olarak atandı. Okula film çevirmek (Silaha Yeminliyim isimli film) için gelen Yılmaz Güney ve ekibini ağırladı. Okulun bir sınıfı mahkeme salonuna dönüştürüldü ve Sami Hoca mahkeme başkanı koltuğuna oturarak, oyuncu (filimde katil rolünde) Erol TAŞ’ı yargılayan sahnede oynadı. Filimde Nebahat ÇEHRE, Osman ALYANAK, Bilal İNCİ gibi sanatçılarda oynuyordu. Öğretmenimiz Sami Bey, İngilizceyi kendi kendine çalışarak öğrendi ve bir çok ortaokulda dersler verdi. Çeliktepe sonrası Metehan İlkokulu müdürü oldu. Sonrasında, Beyoğlu Evliya Çelebi okuluna müdür olarak atandı. Bu yıllarda evine ziyarete gittiğimizde, komşularının kahve falına baktırmak için hocamıza yalvardıklarına tanık olmuştuk. Nihayet, 26 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu ve bir müddet kırtasiye dükkanı işletti. Sonrasında, İstanbul’dan ayrılarak Kazancıya döndü. Okullarda dersler verdi. Lise ve ortaokula kendi parasıyla kütüphane inşa ettirdi ve kitaplar bağışladı. Antalya iline giderek Ahatlı Mahallesinde bir ev satın alarak yaşamaya başladı. Antalya çevresi tarihi ve turistik yerleri anlatan uzun bir şiir yazmıştı. Bu şiiri radyoda ve toplantılarda okudu. Son olarak. İlkokul çocukları için eğitici şiirler içeren bir kitap hazırladı ve MEB. Lığı Talim Terbiye kuruluna sundu. Bu kitabın onayı için Ankara’ya gelerek görüşmeler yaptı. Kazancı Körkuyu şenliğine katıldı ve bir konuşma yaparak çabalarını, tavsiyelerini anlattı. Yaşı ilerlemiş ve şeker –kalp dahil bir çok rahatsızlığı vardı. İzmir’de yaşayan kader arkadaşı, kadim dostu ve meslektaşı (mahalleden çocukluk arkadaşı) İbrahim TÜRKER ile dertleşirlerdi. Aralarında bir anlaşma yapmışlar, bir Cuma biri, sonraki Cuma diğeri telefon ediyordu. İbrahim Beyin anlatımına göre, telefon ettiği bir Cuma cevap alamadı. Komşuları ve hemşerileri aracılığıyla evine gidildiğinde Sami Hocamızın hayatını kaybetmiş olduğu görüldü. Tarih 13 Mart 2009 günüydü. Cenazesi Kazancıya getirilerek defnedildi. Şair Sami TUNCA, afacan bir çocukluk devresi, başarılı, etkileyici ve ikna edici bir gençlik, teşkilatçı, yönetici, araştırmacı, Cumhuriyetçi, yenilikçi ve insanlara yardımcı bir hayat sürdü. Kültür, dil ve bilgi konularında çalışmayı, üretmeyi ve başkalarına aktarmayı hiç bitirmedi. İstanbul’a ilk gittiği yıllarda Ermenekliler Derneği yöneticisi, Çeliktepe Kazancılılar Derneği kurucusu, Antalya Ermenekliler Derneği Yöneticisi, Kazancılıları okulunda toplayıp arapaşı ve batırık geceleri yapan, eğlenceler düzenleyen, pikniklere giden çok faal ve girişimci bir insandı. 1961 yılında, ilk transistörlü el radyosunu Kazancıya getirmiş ve sınıfta öğrencilere göstermişti. Denize ilk defa 1956 yılında Florya plajında 50 kuruşa mayo kiralayarak girdiğini anlatmıştı. İstanbul’da çeşitli vesilelerle (çalışma, askerlik, öğrencilik) bulunan Kazancılı gençleri toplar Florya plajına götürür, günün her anında eğitici, yol gösterici, görgü, nezaket ve saygı kurallarını hatırlatıcı açıklamalar yapar, temiz, düzenli, iyi giyinmemizi, konuşma ve davranış kurallarına uymamızı tavsiye ederdi. Kazancılıların çoğuna İstanbul’da işe sokarak hayatlarını kurtarmalarını sağladı. İlk eşinden 3 kızı, ikinci eşinden bir oğlu vardı. Kazancı Ortaokulu yapımında öncülük etti. Ermenek ortaokuluna Kazancılı ilk öğrencinin gönderilmesini sağladı. Arkadaşlarını, dostlarını, hemşerilerini, hatta öğrencilerini arar bulur ve hatırlarını sorardı. Anlatımlarında, ilk öğretmenlik yaptığı Tavşançalı köyüne (Beldesi) uzun yıllardan sonra gitmiş ve öğrencilerinden bazılarını un ve tuz fabrikası sahibi olarak bulmuştu. Mesleğinde cesur, atak ve kararlı bir kişilik sergilerdi. Kazancı ilkokulunda, başka bir öğretmen tarafından (Mehmet SOYDEMİR) kulağı çekilen öğrencini babası, okul bahçe duvarına kadar gelerek öğretmene hakaret etmeye kalkmış ve “sizi burada durdurmayız” demişti. Duruma müdahale eden müdür Sami Bey ileri çıkarak “ Ş…. ağzını kapat, uzaklaş, biz öğretmeniz, yurdun her yerinde görev yaparız, bizi sürdürmekle korkutamazsın” demiş ve öğrencilerin gözleri önünde yaşanan bu tatsız olayı kapatmıştı. Kazancı ve Kazancılılar için “İLKLERİN ADAMI” olan Sami TUNCA, ilkokul sonrası eğitime devam eden ve öğretmen olan ilklerden biri, ilk kitap yazan, ilk şiir kitabı çıkarak, ilk öğretmen-muhtar olan, ilk Kazancı şiirini yazan, ilk Kazancı kitabını yazan, bir eğitimciydi. Ölümünün birinci yıl dönümünde, şairimizi anmak, hizmetlerini ve eserlerini tanıtmak, vasiyetini yerine getirmek için bir şiir yarışması düzenlendi ve bu yarışmanın ödül töreni 25.07.2010 günü Kazancı Belediyesi düğün salonunda yapıldı. Yarışmaya yaklaşık 80 civarında şiir katıldı. Jüri üyelerinin, şair isimlerini görmeden ve gizli olarak yaptıkları puanlama sonunda derece alanlar ilan edildi. Derecelendirme sonunda, birinciliği İbrahim ŞAŞMA (Karaman), ikinciliği Süleyman KÖKSOY (Kazancı) ve üçüncülüğü Mazlum CİHANGİR (İzmir) şairleri kazandılar. Merhum Sami TUNCA, Sarıveliler ilçesinde 28-29 Haziran 2013 tarihlerinde düzenlenen “6. Karacaoğlan ve Yayla Şenlikleri” günlerinde, yöremiz şairlerini anma programına dahil edilmiştir. Şairimiz kendisini anlatmaya başlarken, "karakterimi anlatan şiirimdir" notunu düştüğü şu satırlara yer vermeliyiz. . Yaşamak istiyorum, bu dünyada, alnım ak.... . Allah'ım, beni yaşatma, kötüysem, hemen yak...... Merhum Sami TUNCA, hayat ve eğitim mücadelesinin izlerini taşıyan, “VASİYETİM” dediği son şiiri şu dörtlükle başlar, Ölürsem üzülmeyin, Çektiklerim bilmeyin.. Ne isterseniz deyin, Koyun mezara gitsin… Bu satırlar, babasız olarak zor şartlarda geçen yolculuklar, sonrasında bir ömür süren eğitimcilik, yazarlık, aydınlanma ve bilgilenme yolunda çabalar, sıla özlemi ve tüm hemşerileri için iyilik yapma uğraşı, çevresine ve sorunlara duyarlılık, bu arada, hayatın getirdiği sorunlar, hayal kırıklığı, hastalıklar ve üzüntüler ile geleceğe olan özlem ve umutlar, duygular, değerli tavsiyelerle doludur. Vasiyetinin devamında ; İsmim sıkça anılsın, Ölmemiştir sanılsın.. Son namazım kılınsın, Koyun mezara gitsin… satırlarına da yer verirken, sanki, bu günlerde yapılan anma törenine kendisinin de dahil edileceğini sezmiş gibidir. Eğitim ve meslek öncülerimizin başında yer alan Şair Sami TUNCA, ilk şiirini 1946 yılında sılaya özlemle “ÖZLEDİM “ adıyla yazmış ve İvriz köyünden Kazancıya şöyle seslenmiştir. Annemi, kardeşimi, Akranımı, eşimi, Kalpteki güneşimi, Şimdi göresim geldi… Bir başka şiirinde, “Kırgınım Feleğe” diyerek, Koklanacak gülüm yok, El atacak dalım yok, Yürüyecek yolum yok, Ben feleğe kırgınım.. diye devam etmiştir. Emeklerini hiç unutmadığı ilk okul öğretmeni ve adını aldığı Merhum Sami ÖZTAŞ için yazdığı şiirinde , Kutsal idi, senin için mesleğin, Yetiştirmek, öğretmekti dileğin, Okul için çarpar idi yüreğin, Kimse yerin dolduramaz bil hocam.. satırlarına yer vermiştir. Ermenekli öğretmen dostlarını andığı “HATIRIMDASINIZ” isimli şiirinde ise, Soydemir var idi, sabırlı, durgun, Naci Bey, efendi, değildi yorgun, Hüsamettin Erdem, dertlere dargın, Aradım sizleri tatlı dostlarım…. demiştir. Nihayet, son şiiri olan VASİYETİM ; Sami öldü desinler, Yaşadığım bilsinler, Gerçeği söylesinler, Koyun mezara gitsin… dizeleriyle sona ermiştir. Kazancılı Şair-Eğitimci, Yazar ve yönetici Sami TUNCA ve tüm şairlerimizi, yazarlarımızı, eğitimcilerimizi saygı ve hürmetle anıyoruz. Bu anma gününde, halk ozanı Karacaoğlan başta olmak üzere, yöremiz şairlerini anma gününü düzenleyenlere, emekleri geçen herkese ve katılanlara teşekkürlerimizi, sağlık ve mutluluk dileklerimizi sunuyoruz. Derleyen : Av. Naci SÖZEN (Hv. Mu. Kd. Alb.), (Merhum Şair-Öğretmen Sami TUNCA’nın, 1959 yılında, Kazancı İlkokulu ikinci sınıftan öğrencisi ve hayatı boyunca kendisini izleyip tavsiyelerini alan, hayat hikayesini kaydeden, eğitim mücadelesini ve fikirlerini dinleyen öğrencisi) . Bu haber 406 defa okunmuştur.
e08f2460dc05
[ "c4", "culturax", "hplt2" ]
Sizi aldattığını gösteren 12 işaret Sizi aldattığını gösteren 12 işaret Son zamanlarda ilişkinizde bir şeylerin değiştiğini mi düşünüyorsunuz? Eğer eşiniz bu davranışlarda bulunuyorsa dikkat! Sizi aldattığını gösteren 12 işaret Eşinizle uzun bir süredir mutlu bir ilişki yaşıyordunuz ama son zamanlarda ilişkinizde yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu fark ettiniz. Belki de hayatta inanmak isteyeceğiniz son şey ama eşinizin sizi aldattığından şüpheleniyorsunuz. Peki, eşinizi yalan makinesine bağlamadan ya da özel bir dedektif tutmadan onun sizi aldatıp aldatmadığından nasıl emin olabilirsiniz? Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, bir erkeğin karısını aldattığını gösteren bariz işaretler olduğunu söylüyor. Psikolog Başkak, birçok kadının göz ardı ettiği 12 aldatılma işaretini yazdı. Aldatıldığınızı gösteren 12 işaret 1. Gömleğinin yakasında ve giysilerinde ruj lekeleri, vücudunda cinsel birliktelik esnasında oluştuğunu düşündüğünüz bazı izler, saçında ya da giysilerinde başka bir kadının kokusu Sabah başka iç çamaşırıyla gidip akşam başka iç çamaşırıyla dönenler. Özellikle de bütün bunlar bir kereden fazla oluyorsa 2. Dış görünüşüne kafayı takmış durumda mı? Belki daha iyi giyiniyor, belki birdenbire traş sonrası aşırı miktarda kolonya kullanıyor, belki aniden spor salonu aşkı depreşiyor ve ağırlık kaldırmaya başlıyor, aniden kullandığı parfüm değişiyor, kıyafet tarzı başkalaşıyorsa Hiç adeti olmadığı zamanlarda eve gelip duş almaya başlaması ya da yatağa girmeden önce duş alması da başka bir ipucu. Bunu suçluluk duygusuyla yapıyor olabileceği gibi durum fark edilmesin, diğer kadının kokusu üstünden gitsin diye de yapıyor olabilir. Ayrıca diğer kadına ait herhangi bir izin kalmaması için de arabasını daha sık temizliyor olabilir. 3. Birdenbire eşinizin çalıştığı saatler artıyor, hatta bazen iş gereği seyahat etmek durumunda kalıyor ve bazen birkaç gün bazen de daha uzun süre geceleri sizden ayrı mı geçiriyor? Özellikle bu durum diğer durumlarla beraber meydana geldiğinde, eşinizin geceleri bir başkasıyla geçirdiğinin açık delilleri oluyor bunlar. Ayrıca eşinizin sizin bilginiz dışında günlük masraflarında ciddi bir artış oluyorsa (yeme içme, otel masrafları gibi) 4. İş yerindeki bir arkadaşına karşı birdenbire ilgisi artıyor, bu bekar bir kadın arkadaşı olabileceği gibi sizin kendi arkadaşlarınızdan biri bile olabilir. Önceden hiç olmadığı şekilde sürekli ondan bahsediyor ve ona hep yardımcı olmak istiyor. Hatta bu kadına çok fazla yardımcı oluyor. Bu durumda siz kendinizi adeta ezilmiş hissediyorsunuz. 5. Yanınızda ama sizinle değil. Her ne kadar fiziki olarak yanınızda olsa da, eşiniz kendi dünyasında yaşıyor ve aslında gerçekten sizinle beraber değilse 6. Sizi artık gözü görmüyor. Belki kafanızın üzerine şapka niyetine bir çanta geçirseniz dahi eşiniz bunu bile fark etmeyecek durumdaysa Gerçek manada sizin yanınızda olmak için ciddi çaba harcasa da, sizi gerçekten fark edemiyorsa 7. Eşiniz sizi kıskanç ya da deli, paranoyak, aşırı kuşkucu vs olmakla suçluyor. Karşı saldırıya geçmek partnerlerine ihanet edenlerin en sık kullandığı silahtır. Sizi kendinizden şüphelenmeye sevk edecek belli bazı taktikleri vardır. Gerçekten genel olarak kıskanç biri değilseniz, o zaman iç sesinize güvenin. 9. Birdenbire ortaya çıkan aşırı kibarlık. TV'de ne isterseniz onu seyretmenize izin veriyor, size hediyeler alıyor ve en çok beğendiğiniz restauranta yemeğe götürmek istiyor. Daha once sorun çıkardığı halde, sizi kendinize göre programlar yapmaya teşvik edip, arkadaşlarınızla buluşmalarınızı gezmenizi desteklemeye başlamışsa Bu durum iki sebepten olabilir. Eşlerini aldatan erkeklerden bazıları diğer ilişkilerinden dolayı genel olarak hayatlarında daha mutlu olmaya başlarlar, bazıları da aldattığı için suçluluk duyar ve bu tür jestlerle bir nevi yaptığını telafi etmek ister. 10. Belki de durum tam tersi ve eşiniz sürekli sizde kusur buluyor veya onu aldattığınızı düşünüyor. Bir ilişki cazibesini kaybettiği zaman, eşlerin birbirine çabuk sinirlenmesi çok kolaydır. Aldatan taraf bazen aldattığıyla kalmaz ve şöyle düşünür; "ben onu fark ettirmeden aldatabiliyorsam, o da belki aynı şekilde beni aldatıyordur." 11. İş arkadaşlarından, arkadaşlardan ve aile üyelerinden gelen uyarılar ve imalar da önemli Muhtemelen bu insanlar sizin iyiliğinizi istiyor ve sizin bilmediğiniz bir şeyleri biliyorlar. 12. İç sesiniz eşinizin sizi aldattığını adeta haykırıyor. Belki iç sesinizin söylediğini temellendirecek bir delil bulamıyorsunuz ama bu iç sesinizin söylediği şeyin her zaman gerçek olmadığı anlamına gelmez. Yaptığı sadece belki de bin tane küçük ipucundan yola çıkarak size gerçeği söylemek. Bütün bu maddelerden sadece bir ya da ikisi tek başına bir şey ifade etmeyebilir elbette. Fakat maddelerden en az yarısını gözlemliyorsanız aldatmanın ciddi işaretlerini de elde etmişsiniz demektir.
c904116c2ebb
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Üç ayrı program yaptım Açık Radyo’da. Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’la birlikte, daha sonra çeşitli yerlerde canlı oturumlarını gerçekleştirdiğimiz, son olarak da geçen yıl İKSV-Salon’da bizi okurlarla buluşturan öykü çözümlemeleri programımız Ubor Metenga ve Adnan Kurt ile birlikte yaptığımız iki program; Kum Kitabı ve Bitek İnsan. Ubor Metenga’nın hikayesini daha önce Fil Uçuşu’nda da uzunca yazmıştım. Ayrıca oturumlara gelen dinleyiciler-okurlar, nasıl bir öykü çözümlemesi seansı yaptığımızı gayet iyi biliyorlar. Açık Radyo’da 52 hafta süren bu programın sadece bir kısmının kaydı var bizde. Kimi dinleyiciler, programın tekrarının Açık Radyo’da yayınlanıp yayınlanamayacağını sordular bize. Bu karar elbette radyonun tasarrufundadır. Zamana bağlı bir program olmadığı için, belki günün birinde hep birlikte dinleriz. Ama Adnan Kurt ile yaptığımız ve internet yayıncılığı, teknoloji, bilim, hayat ve gündem üstüne programlar olan Kum Kitabı ve Bitek İnsan’ı tekrar dinlemek mümkün olmayacaktır. Hazır yeri gelmişken, bu iki programda da, Hayalet Gemi’den yol arkadaşım Adnan Kurt sayesinde çok şey öğrendiğimi söylemek isterim. Adnan’ın seçtiği konulara vakıf olabilmek için her hafta, hiç bilmediğim alanlarda okumalar-araştırmalar yapmam gerekiyordu. Kimi zaman bu araştırmalar, bir haftaya sığmayacak bir çalışmaya neden oluyor, kitaplar kitapların üstüne yığılıyordu. (seçtiğin bütün konular ve kurduğun bütün cümleler için sağ olasın Adnan; hay aklınla bin yaşa!) Şimdi masamın üstünde harika bir kitap var: Açık Kitap. Ömer Madra ve Sona Ertekin editörlüğünde hazırlanmış, benzersiz bir bütün. Girişteki editör yazısında “Açık Radyo’yu anlatan bir kitap yerine, Açık Radyo gibi bir kitap hazırlamaya karar verdik,” demiş Sona Ertekin. Gerçekten de öyle olmuş. Müthiş bir cilt. Editör yazısıyla devam edelim: “Bu kitapta, dünyada olup biten acımasızlık ve felaketler kadar, iyilik ve kötülüğün ezeli savaşında vicdanla yaşamayı tercih eden, hayal kuran, hayallerine inanıp onları gerçek kılan insanları öykülerini bulacaksınız.” Biz de o hayallerin peşinden giden insanlardık. Hayalet Gemi ekibinin diğer programları ile Ergun Kocabıyık, Pınar Türen, Mehmet Açar ve Nazlı Ökten... Tabii bir de o programları yaptığımız dönemde, radyonun genel yayın yönetmeni olan Şerif Erol. O programlarda bize teknik destek sağlayan, mikrofonlarımıza ışık düşüren bütün dostlara da bir kez daha selam olsun. Gün boyunca Açık Kitap’ın sayfalarını karıştırırken o günler, o geceler, orada edindiğimiz dostluklar ve daha da önemlisi o frekansın beynimizde açtığı kapılar geldi aklıma. Açık Kitap’ın maddeleri arasında Hayalet Gemi’yi, Ubor Metenga’yı, Kum Kitabı’nı, Yeni Fransız Şarkısı’nı da görmek isterdim elbette. Bütün o yolculuktan, böyle bir bütüne bir iki satırla da olsa, iz düşürmek, kimilerine çocukça bir istek gibi gelebilir; varsın gelsin. Ama çocukluğumu bir kenara koyacak olursak, Açık Kitap’ı herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Kitaba nereden ulaşacağını bilemeyenlerin, radyolarının frekansını 94,9’a ayarlamaları yeterli olacaktır.
2a7e937e614a
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Uzun atlama branşında dünyaca ünlü Nijeryalı Atlet Ese Brume DAÜ'de Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) uzun atlama branşında dünyaca ünlü çok önemli bir sporcuyu bünyesine kattı. Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) uzun atlama branşında dünyaca ünlü çok önemli bir sporcuyu bünyesine kattı. 6.81lik derecesi ile Rio 2016 Olimpiyatları Uzun Atlama Beşincisi, 2015 Afrika Uzun Atlama Şampiyonu, 2014 Dünya İyi Niyet Oyunları (Commonwealth Games) Şampiyonu Nijeryalı Atlet Ese Brume, 2016 2017 Akademik Yılından itibaren DAÜ sporcusu olarak profesyonel spor hayatına Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde (KKTC) devam edecek. 24 Ekim 2016 Pazartesi günü ülkeye gelen Ese Brume, bugün (25 Ekim 2016 Salı) DAÜ Spor İşleri Müdürü Cemal Konnolu, Antrenör Hasan Maydon ve DAÜ sporcuları ile birlikte DAÜ Rektörü Prof. Dr. Necdet Osam tarafından kabul edildi. Kabulde, DAÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. M. Yaşar Özden, Rektörlük Koordinatörleri Doç. Dr. Derviş Subaşı ve Yrd. Doç. Dr. Arif Akkeleş ile Genel Sekreter Yardımcısı Kazım Hakverdi de hazır bulundu. Brumenin transferi ile ilgili DAÜ Rektörü Prof. Dr. Osamı bilgilendiren Spor İşleri Müdürü Konnolu, iki yıllık bir çalışmanın sonucunda Brumeyi DAÜ ailesine dahil etmenin mutluluğunu yaşadıklarını ifade ederek, söz konusu süreçteki desteklerinden dolayı Prof. Dr. Osama teşekkürlerini iletti. Brumenin DAÜ Turizm Fakültesinde eğitimine devam edeceğini belirten Konnolu, başarılı sporcunun mevcut DAÜ atletlerine katılmasıyla birlikte gerek Türkiyede, gerekse atletizmin yapıldığı ve DAÜ olarak temsiliyetin yapılacağı diğer ülkelerde, DAÜ formasıyla başarı çıtasını daha da yükseklere çekeceklerine inandığını vurguladı. DAÜ Rektörü Prof. Dr. Osam da DAÜnün başarıya odaklı bir üniversite olduğunu ifade ederek, akademik alandaki başarılar kadar sportif ve kültürel alandaki başarıların da önemli olduğunu ve başarıya odaklanan her türlü konuda Rektörlük olarak desteğe her zaman hazır olduklarını açıkladı. Rektör Prof. Dr. Osamın Neden DAÜ? sorusunu yanıtlayan atlet Brume ise, özellikle Nijeryada yaşayan DAÜ mezunlarından Üniversite ile ilgili çok olumlu şeyler öğrendiğini ve hem eğitim hem de spor hayatını DAÜde sürdürecek olmaktan dolayı duyduğu mutluluğu ifade etti. Nijeryalı Atlet Ese Brume bugüne kadar ülkeye gelen en başarılı atlet olarak nitelendiriliyor. 2020 Tokyo Olimpiyatlarına da burada hazırlanacak olan Brume, DAÜnün birçok başarıya imza atmış, Üç Adım Atlama Türkiye Şampiyonu olan atleti Tuğba Aydının da çalışma partneri olacak. Brume ve Aydın, 25 Ekim Salı günü sabahı Antrenörleri Hasan Maydon eşliğinde ilk antremanlarını gerçekleştirdiler. Bu İçeriğe Emoji İle Tepki Ver
c0f56a1e70ec
[ "fineweb2", "hplt2" ]
DB JUNK'ta kullanılan fotoğraflar ve içerik izinsiz yayınlanamaz... Romantik Moda Rüyaları... Sezon trendlerini düşündüğümüzde dönem Özlem Süer'in dönemi diyebiliriz! Couture işçiliği bir tarafa kumaş, model, içerik, malzeme kombinasyonu ve romantik fikirler konusundan daha donanımlısı yoktur çevrede herhalde. Koleksiyonlarının sunumunu ve satışını yaptığı Özlem Süer House, ambiansı giysilere bambaşka bir ruh da veriyor... Özlem Süer’den her yaş grubuna hitap edebilen romatik moda rüyaları... Tablo gibi çekici parçalar... Swarovski kristallerinin assolist gibi görünmeden bu kadar elegan ve güzel kullanılabileceğini düşünür müydünüz? Melankoli, romantizm... Kuyruklu altın veya platin renklerinde gözalıcı nostaljik görünümlü Neverland prenses kostümleri... Detaylara dikkat... DB Junk takipçileri bilir gögüs dekoltesi kullanamam. Bana en uygun model bu olurdu herhalde... Kabul ediyorum; Türk tüketicisinin çok sevdiği detay gögüs dekoltesi ancak keşke hepsi de üçgen bikini modeli gögüs dekolteli olmasa!.. İçleri korsajlarla desteklenmiş tuvaletler giyildiğinde güzel vücut formunu koruyor... Düğünler ve özel davetler için harika bir adres Özlem Süer House... Sanat galerisinde sanat eserlerini inceler gibi... Her bir köşe incelikle detaylandırılmış... İçi kapitone dolabın aksesuarlarla uyumu... Sevgili Özlem Süer henüz çok yeni doğum yapmasına rağmen sezon başında bizi harika çay takımları eşliğinde çok güzel ağırlamıştı:) Fotoğraflar Deniz Berdan Kaydol: Kayıtlar (Atom)
56e7861da334
[ "c4", "hplt2" ]
Japonya'da anlamadığım bir sistem bu gerçi kimseye de sormadım ya.Diyelim alışverişe gittiniz müzik çalan dükkanlarda hep aynı şarkıları duyarsınız. Giyim,kozmetik,ev eşyası,araba parçası hiç farketmez ne mağazasında bulunduğunuz.Promosyon cd'si gibi her yerde hatta farklı şehirlerde bile bu değişmiyor. Bir süredir hep bu şarkı çalışıyor.Tam videosunu aradım ama bulamadım.Videodaki ilk şarkı her yerde ama gerçekten her yerde çalan şarkı bu aralar. Haydi hep birlikte söylüyoruz.Baby i love you,i love you :) Bir de Japon bir şarkıcı ile düet yapmış.Onu da merak ederseniz budur. Ben sevmedim düeti.Yani tek Japonca olsa gene fena değil ama çocuk keşke ingilizce parçalamasaymış. Sizce?
9c2bea2de803
[ "fineweb2", "hplt2" ]
30 Nisan 2012 Pazartesi Levi's Curve ID Lansmanı Levi's Curve ID lansmanı için perşembe günü İstinye Park'a gittim.Beden ölçüsü değil şekli önemli sloganıyla yeni koleksiyonunu duyuran Levi's kadının beden ölçüsüne değil,kıvrımlarına bakarak bir kalıp sistemi hazırlamış. Zarif,doğal ve çarpıcı kıvrımlar olmak üzere 3 tip kalıp bulunuyor.Tüm katılımcıların vücut ölçülerine bakıldı,benimki doğal kıvrımlıymış.Siz de Levis mağazalarına gidip vücut şeklinizi öğrenebilir ve size uygun olan jean'leri bulabilirsiniz. Ayrıca o gün Mac makyaj ekibi katılımcılara yeni koleksiyon ürünleriyle makyaj yapmak için bizleri bekliyordu.Yeşil,mavi,turuncu gibi renkler bu sezon da yüzlerimizi renklendiricek. Taa daa smokey eyes makyajım hazır bile;) Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
8abcd2813fde
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Sağlık İdareciliği mesleğini ortadan kaldırdınız. Birde şimdi ön lisans mezunlarına lisans tamamlama programı adı altında iki yıllık sağlıkla ilgili her türlü meslek mensuplarına 30 bin kadro açarak Sağlık İdarecisi olma hakkı tanıyorsunuz. 50 yıl evvel büyük ihtiyaç olduğu kabul edilerek Sağlık Bakanlığına bünyesinde açılan Sağlık İdaresi Yüksek Okulu Sonradan Hacettepe Üniversitesine Bağlanarak eğitim hayatını sürdürmektedir. Bu güne kadar yüzün üzerinde akademisyen yetiştiren bir çok Üniversitede Dekan Rektör Yardımcısı Yüksek Okul Müdürü veya Bölüm Başkanı olarak görev yapan bu okuldan mezun olan meslektaşlara sahibiz. Bu Okul Mezunu Hastane Müdürü unvanlı meslektaşlarımızın unvanlarını da kaldırarak Sağlık Müdürlükleri Bünyesinde araştırmacı sıfatı ile istihdam ederek büyük bir insan gücünü heba ettiniz. Bu gün Ülkemizde Kamu üniversiteleri ,Vakıf Üniversiteleri ve özel Üniversiteler bünyesinde 44 lisans seviyesinde eğitim yapılmaktadır. Bu genç meslek mensupları ne olacak yetişmiş tecrübe Sahibi Sağlık İdarecileri için bir düşünceniz varmı.? Bizleri daha yakından tanımanız sorunlarımızı sizlere iletebilmemiz için Son Bahar Toplantısı Adı altında Antalya Side Titreyen göl Grand Prestige Otelde 24-30 Ekim 2015 Tarihleri arasında Federasyonumuzun üyeleri ile birlikte yapacağı toplantıda sizleri aramızda görmek bizi mutlu edecektir. Bu yoğun çalışma döneminizde bizi de programınızın arasına sığdırmanız en büyük arzumuzdur. M.Erman EMİROĞLU Sağlık İdarecileri Dernekler Federasyonu Genel Başkanı
c82604b92b45
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Bazen olaylar sabittir fakat mevzuya ne tarafından baktığımızla ilişkilidir çıkarımlarımız. İkili ilişkiler dışında, hele de mevzu bir Milletin, bir Devletin kaderiyse her zaman tek doğru olmayabilir. Hep derler ya çerçeveyi birde ters çevir; şimdi tekrar bak diye, bazen tam da bu kadar basittir. Tarih tüm açıklığıyla, artık ulaşması çok da kolay olan arşiv desteğiyle öylece apaçık dururken, biz oturduğumuz yerden yeterince vakıf olmadan, en azından bahsi geçen konuyu araştırmadan kulaktan dolma bilgilerimizle nasıl da güzel konuşuyoruz. Makam mevki sahipleri doğru ya da yanlış bir şeyler söylediğinde sanıyorlar ki vatandaş sorgusuz sualsiz makamın hatırına dediklerine inanacak! Yok, efendim öyle bir dünya… Siyasetin kendine has bir dili, hatta matematiği var. Bugünün gündemi ne olursa olsun eğri ya da doğru birilerinin söylecek bir lafı hep var. Bir kişide işi bir bilene sormak lazım, konuya size demeç verecek kadar hakim değilim diyemiyor. Her kanalda belli başlı kurulan açık oturumlarda masaya yatırılan konu bir bakmışsınız uçsuz bucaksız bir aleme yelken açmış bile. Geçmiş zamanlarda henüz açık oturumun, müzakereye dayalı olduğu dönemlerde oturumun bir amacı ve oturuma katılanların konuyla ilgili söyleyecek sözleri olurdu. Şimdilerde balık baştan kokar misali, İmam ne yaparsa cemaat onu uygular örneğiyle bu programlarda almış başını gitmiş durumda. Bilgi kirliliğinin iyice nüfuz ettiği dönemde; Siz siz olun neyi ne kadar bildiğinizi sorgulayarak, değişen dünya düzeninde bilgilerinizin de güncellemeye ihtiyacı olduğunu unutmayın. Medya ve organları kör bir kuyudur, her gördüğünüz, duyduğunuz kesin kati suretle doğrudur diye düşünmeyin. Bir yandan da her yiğidin duruşu her duruşun bir düşüncesi olması doğal. Lakin tek hata tarihi bilgilerin çarpıtılarak, Vatandaşa sunulmasıdır. Kendisiyle çelişen zihinleri siz eleştirisel yaklaşımlarınızla yok edin, belki bu yolla bu Ülke düzlüğe çıkar, Birilerinin çıkar savaşlarına kurban olmaz...
1ef714cec5ea
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Hemoroid Basur, Hemoroid Nedir İç ve dış hemoroid olmak üzere ikiye ayrılır. Dış hemoroidlerde, hemoroid anüs dışındadır ve üzeri deriyle kaplıdır, iç hemoroidlerde, hemoroid anüs içindedir ve üzeri müköz zarı ile kaplıdır. Aşırı şişmanlık, kabızlık ve dışkılama sırasında aşırı ıkınma, kuvvetli müshil kullanımı, gebelik, rektum ve komşu dokularda bulunabilecek tümörler hemoroid nedenleridir. Çok ender olarak karaciğer kapı toplardamarında basınca neden olabilecek karaciğer hastalıkları hemoroidin nedeni olabilir. Hemoroid Hastalığı Belirtileri Zaman zaman kanama görülür. Birçok vakada hemoroid anüs dışına çıkar ve ancak elle itilmek suretiyle geri sokulabilir. Dışkılama sırasında kanama olur. Anüs çevresi kaşınır. Eğer iltihaplanma durumu varsa ağrı görülür. Hemoroid Tedavisi Kaşıntı giderici merhemler verilir. Dışkılama sonrası anüs çevresi çok temiz olarak yıkanmalıdır. Bazı vakalarda hemoroidlerin içine büzücü bir ilaç enjekte edilir. ileri vakalarda tedavi cerrahidir (Hemoroid Ameliyatı). Ağrılı durumlarda anüs çevresine soğuk kompres uygulanır. Hemoroid Basur, Hemoroid Nedir
e12e5875ac0b
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Bu soğuk kış günlerinde, en çok ihtiyacımız olan kozmetik ürünlerin başında el kremleri geliyor. Ben el kremi seçerken genellikle pahalı markalardan uzak durmaya çalışıyorum. Çünkü, piyasada uygun fiyatlı ve kaliteli bir çok ürün olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda, beğenerek kullanılan kremlerden biri de Fratenikus Papatyalı el kremi. Krem, adına uygun olarak yoğun bir şekilde papatya kokuyor. Papatya kokusundan hoşlanmıyorsanız, bu özelliği sizi biraz rahatsız edebilir. Benim gibi sevenlerdenseniz herhangi bir sorun yaşamayacaksınızdır ;) Kremin yapısı oldukça yoğun, nemlendirme konusunda da son derece başarılı. Elleriniz çok kuru ve çatlamış olmadığı sürece verdiği nem kış için yeterli olacaktır. Fraternikus Hassas ve Kuru Ciltler için Yatıştırıcı el kreminin içeriğinde doğal bitki özleri ve yağları kullanılmış ayrıca paraben de içermiyor. Açıldıktan sonra 9 ay içinde kullanılması öneriliyor. Kışın neredeyse her gün kullanıldığı için 100 ml tüpün bitmesi çok daha hızlı olacaktır diye düşünüyorum. Fraternikus ürünlerini denemek isterseniz Gratis mağazalarında bulabilirsiniz.
23dad275caa9
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Fındık fiyatı Eylül’ü bekliyor Ordu Ticaret ve Sanayi Odası (OTSO) Meclis Başkan Yardımcısı ve Fındık Komitesi Başkanı Evren Enginyurt, serbest piyasada halen 11.50-12.00 TL arasında işlem gören fındığın gerçek fiyatının Eylül ayında ortaya çıkacağını söyledi. Hava şartları sebebiyle fındık hasadının geç başladığını, halen hasadın sürdüğünü, bir çok ilçede fındık işçisi bulunamadığı için hasadın yeni başladığını belirten OTSO Meclis Başkan Yardımcısı Evren Enginyurt, “Şu anda piyasaya çok az miktarda fındık iniyor. Serbest piyasa 10 liradan açıldı, halen 11.5-12.00 TL’den işlem görüyor” dedi. Fiyatın artmasının üreticiye bağlı olduğunu vurgulayan Enginyurt, “Üretici direnirse fiyat artar. Ancak piyasaya fındık akmaya başlarsa fiyat düşer. Fındığın gerçek fiyatı Eylül’de belli olur. Çünkü Eylül ayında fındık işçi ücretleri ödenecek, okullar başlayacak, bir çok çalışma ve uygulama için sermaye gerekecek. Dolayısıyla halk fındığını satmak zorunda kalabilir. Bu durumda fiyat düşebilir. Fındık fiyatı üreticinin direnmesine bağlı” diye konuştu.(iha)
fcc43a7c84d3
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bir adamın rüyada serçe kuşu görmesi, oyun ve hikaye ile, fıkra ve nükte ile halkı güldüren ve eğlendiren bir kimseye delâlet eder. Serçe kuşu görmek, güzel bir kadın ile de tabir olunur. Erkek çocuğa da delâlet eder. Rüyada çok sayıda serçeye malik olduğunu görmek, meşakkatsiz elde edilen mala işarettir. Bekar bir kimsenin rüyada dişi bir serçeye malik olduğunu görmesi, şerefli ve kadri yüce bir kadınla evlenmeye delâlet eder. Rüyada bir serçe kuşu bulduğunu görmek, yüksek makam sahibi ve maneviyat büyüğü bir zata intisaba delâlet eder. Rüyada serçe kuşunun tüyünü yolduğunu veya etinden yediğini görmek, kadir ve şanlı bir kimsenin malından servet sahibi olmaya işarettir. Eğer serçe kuşu dişi ise, öyle bir kadına delâlet eder. Rüyada serçe kuşlarının yavrularına rastladığını görmek, rüya sahibinin küçük çocuğu varsa o çocuğun kuyuya düşmesine alamettir. Bir kimsenin rüyada serçe kuşlarına malik olduğunu görmesi, zenginlik ve servete delâlet eder ve o kişi eğer ehilse bir şehre vali olur. Rüyada serçeler görmek, aile ve akrabalarıyle sevinçli günlerde toplanmaya ve birbirlerine ülfet ve muhabbet etmeye işarettir. Bir adamın rüyada serçe kuşu görmesi, oyun ve hikaye ile, fıkra ve nükte
fe07172eba1a
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Bir kimsenin rüyada Sûre-i Yusuf u veya ondan bir parçayı okuduğunu görmesi, Ibn-i Kesir’e göre, akrabalarından düşmanı çok olmaya delâlet eder. Çünkü kardeşleri de Yusuf (a.s)’a hased etmişler ve onu kuyuya atmışlardı. Bazı kere de rüyada bu mübarek sureyi okuduğunu görmek, fakirlikten sonra zenginliğe, zilletten izzete, sıkıntıdan feraha ermeye delâlet eder. Hazret-i Yusuf kölelikten sonra Mısır tahtına sultan olmuştu. Ibn-i Sîrîn hazretleri derler ki: Rüyasında Sûre-i Yûsuf u tamamen veya kısmen okuduğunu yahut okunduğunu görmek, önce zulme duçar olmaya ve fakat arkasından hayır ve nimete ermeye delâlet eder. « HÛD RAD SURESI »
b6a260c53aa5
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Rüyada tek şerit halinde ve dümdüz bir yol görmek, İslama, hidayete, sıdk ve vefaya; eğri büğrü çeşitlik yollar görmek, dinde olmayan bidatlara delâlet eder. Bir kimsenin rüyada yolun dışında yürüdüğünü görmesi, dinde fesada ve bozukluğa işarettir. Rüyada yol görmek, beş şekilde tâbir olunur: a) Kocaya gitmiş kadın, b) Helal kazanç, c) Doğruluk ve her nefs için takdir edilen ölüm, d) Sünnet, e) İslâm. Bir kimsenin rüyada devlet reisini sarp bir yolda yürüyor görmesi, o yerde adaletin icra edileceğine işarettir. Rüyada doğru yol görmek, Allahu Teâlâ’nın kitabına, Peygamber-i Zîşan’ın sünnetine veya bir şeyhe ya da bir mürşide uymaya delâlet eder. Deniz içinde yol görmek, üzüntü, sıkıntı ve darlıktan kurtulmaya delâlet eder. Rüyada tek şerit halinde ve dümdüz bir yol görmek, İslama, hidayete, sıdk ve
babfa74438cd
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Rüyada zevcesiyle vedalaştığını görmek, onu boşamaya işarettir. Arkadaşlarıyla veda ettiğini görmek, ölüme veya onlardan uzaklaşmaya delâlet eder. Nablusî demiştir ki: Rüyada vedalaşmak, rütbenin gitmesine, zevcesini boşamaya, hastanın ölümüne, yahut bir mekândan diğer bir mekâna göç etmeye veya bir sanattan diğer bir sanata intikal etmeye alâmettir. Yine rüyada vedalaşmak, iki ortağın birbirlerinden ayrılmasına, valinin azline ve tüccarın zarara uğramasına delâlet eder. Evlenmek muradında olan bir adamın rüyada vedalaştığmı görmesi, o evlenmenin batıl olacağına delâlet eder. Rüyada hastanın dostlarıyla veya ailesiyle vedalaşması, ölümüne alâmettir. Bazı kere de vedalaşmak, sevgi ve dostluğa delâlet eder. Çünkü dostlar birbirleriyle vedalaşırlar. « VEBAL (Günah) VEKALET »
8149daa5ce73
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Cennet, yüce Allah’ın mümin kulları için hazırladığı saadet yurdudur ve onun rahmetinin bir eseridir. Bu sebeple rüyada cennet görmek hayır ve müjde ile tâbir olunur. Bir kimsenin rüyada cenneti açıkça görmesi, arzu ettiği ve istediği her şeye nail olacağına delâlet eder. Rüyada cennetin içine girdiğini görmek, her iki âlemde de emniyet ve sevinç işaretidir. Bir kimsenin rüyada cennetin hazinedarını görmesi, sevinç ve nimete, yaşadığı müddetçe temiz bir hayata ve belâlardan emin olmaya delâlet eder. Cafer-i Sâdık (r.a) demiştir ki: Rüyada cennete girdiğini görmek şu veçhe ile tâbir olunur: a) Cami, b) Zikir meclisi, c) Çarşı, d) Hac ibadeti, e) Allah yolunda cihad, f) İlim ve salih amel. Bazı kere de cennete girmeyi görmek, cennete girmeye vesile olacak güzel ve makbul ameller işlemeye delâlet eder. Bir adamın rüyada cennetin sütünden, içki ve şarabından veya sularından içtiğini görmesi, ilme, hikmete, nimete, güzel itikada ve Sünnet-i Seniyyeyi işlemeye delâlet eder. Yine rüyada cennet meyvelerinden yediğini görmek, yediği meyve kadar rızıklanacağına işarettir. Rüyasında bir adama “Sen cennete giresin” denilse, bu rüya o kişi için mirasa, ilim ve hidayete delâlet eder. Bazan da cennete girmek, üzüntü ve kederden halâs olmağa işarettir. Bir kimsenin rüyada hanımı ile beraber cennete girdiğini görmesi, dünyada zevcesi ile iyi geçineceğine delâlet eder. Rüyada cennet köşklerinden birine girdiğini görmek, yüksek rütbeye nâiliyete, iftihar vesilesi olarak iş işlemeğe, genişlik ve zenginliğe ve güzel akıbete delâlet eder. Yine cennete girip ırmaklarından içmek, meyvelerinden yemek, ağaçlarının gölgesinde oturmak huri ve gılmanını görmek; ilme, hidâyete, rızka, zürriyete, uzun ömre, son nefesinde şehîden vefat etmeye alâmettir. Rüyada cennet kapılarından birinin üzerine kapandığını görmek, ana ve babasından birinin vefat edeceğine işarettir. Çünkü cennet ana babasının rızası ile kazanılır. Yine cennetin bütün kapılarının üzerine kapanıp açılmadığını görmek, ana ve babaya asi olmaya ve ondan razı olmadıklarına delâlet eder. Rüyada istediği kapıdan cennete girdiğini görmek, anne babanın kendisinden razı olduğunun işaretidir. Yine denilmiştir ki: Rüyada cennete girdiğini gören kişinin eceli ve ölümü yakındır ve ona gideceği yer gösterilmiştir. Rüyada cenneti cehenneme attığını görmek, bağ ve bostanı veya başka bir şeyi satmaya delâlet eder. Malmum bağ bostan yeşilliktir, cennet de yeşildir. Yeşili elden çıkarmak böyle netice verir. Rüyada kevser suyundan içtiğini görmek, reis olmağa, düşman üzerine galip gelmeğe ve kuvvete delâlet eder. Kendisini cennet köşklerinden birinde görmek, güzel bir kadınla evlenmeğe ve insanlar üzerine reis olmağa işarettir. Rüyada zikir ve tesbihlerle cennete girdiğini görmek, teheccüd namazı, tesbih ve tahlili sebebiyle cennete girmesine delâlet eder. Yine Reyyan kapısından cennete girdiğini görmek, tuttuğu orucu sebebiyle cennete girmeye işarettir. Nablusî (rh.a) demiştir ki: “- Rüyada cennet nehirlerinden içilen şey tabirce muteber tutulur. Şöyle ki: Rüyada su nehri görmek rızka; süt nehri fıtrata, şarap nehri, Allah sevgisinden meydana gelen cezbeye ve Allahu Teâlâ’nın haram kıldığı şeylere buğzetmeğe; bal nehri ise ilim ve Kur’ân-ı Kerim’e delâlet eder.” Cabir’ül-Mağribî de demiştir ki: “- Rüyada Cennet-i rıdvanı gören ve bundan dolayı rüyasında ferah duyan son derece sürür ve sevince ve nimete erer. Yine rüyada yüksek bir mekânda bulunduğunu burasının cennet olduğunu zanneylediğini görmek, âdil bir sultana, yahut faziletli bir âlime veya zengin ve kerem sahibi bir adama vasıl olmaya delâlet eder. Rüyada elinde cennet kapısının anahtarı olduğunu görmek, İslâm ve tevhid üzere ölmeye alâmettir.” Rüyada Tuba ağacının altında oturduğunu görmek, dünya ve âhirette muradın hasıl olacağına delâlet eder. Yine cennette şerbet veya süt içtiğini görmek, âlim, hakîm ve. zenginlik ile tâbir olunur. Yine rüyada cennet ağaçlarından birini görmek, ilmiyle amel eden kimseye, insanları irşad eden mürşide ve hurilere delâlet eder. Rüyada cennet ağaçlarına mâlik olduğunu, veya o ağaçlardan bir şey yaptığını görmek, evlât ve kadınlara işarettir. Rüyada cennete girip onun meyvesinden yemediğini, nehirlerinden içmediğini ve nimetlerine el uzatmadığını görmek, sahip olduğu ilimden bir faide görememeye alâmettir. Rüyada cennetten kovulduğunu görmek, ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem (a.s)’in hikâyesinden ötürü fakirliğe giriftar olmaya delâlet eder. Cennette tavaf ettiğini görmek, rızkın genişliğine, şanın yüceliğine, korku ve tehlikelerden emin olmaya delâlet eder. Bazı kere de rüyada cennete girdiğini görmek, helâl mala, ailesi için iyilik etmeye ve Allahü Teâlâdan korkmaya delâlet eder. Yine cennete girmek, bağ ve bahçeye sahip olmaya, faideli ve menfaatli şeylerin ele geçmesine ve geniş rızka delâlet eder. Rüyada insanların hepsinin cennete girdiklerini görmek, o senenin bolluk ve bereketine, devlet reisinin adaletine, meyve, hububat ve ziraata gelecek berekete işarettir. Elinde bir kitapla cennete girdiğini görmek, ilim ve güzel amele delâlet eder. Cennete mal ve yürüyen hayvanlarla girdiğini görmek ise, malın zekâtını vermek sebebiyle cennete nâiliyete delâlet eder. Rüyada cennette muz ağacının meyvesini yediğini ve gölgesinde oturduğunu görmek, muradının incisini elde etmeye işarettir. Rüyada cennete ne zaman girdiğini bilmemek, dünyada bulunduğu müddetçe izzet ve nimete nail olmaya delâlet eder. Rüyada tebessüm ederek cennete girdiğini görmek, yüce Allah’ı çok zikretmeye işarettir. Kılıcını kından çıkararak cennete girdiğini görmek ise, iyilikle emretmeye, kötülükten men’etmeye, nimet, medh ve senaya delâlet eder.
71bb55ac4975
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bir adamın rüyada sıkıcıyı görmesi, zengin bir kimse ile tabir olunur. Rüyada susam sıkmak, malın artmasına işarettir. Yine bir şeyi sıktığını görmek, vatana delâlet eder. Rüyada yine sıkıcıyı görmek, hidayete ve zulmetten nura çıkmaya, rızık ve menfaatlara delâlet eder. Rüyada zeytin sıkan kişiyi görmek, üzüntü, keder, sıkıntı ve şiddetlerden kurtulmaya ve irşad edici alimlere delâlet eder. Bazı kere de sıkıcıyı görmek, nevasına ve bidat sahibi kimselere meyletmeye ve yasak olan şeyleri yapmaya delâlet eder. Üzüm sıkıcıyı görmek, dinde fesat, fitne ve birtakım serlere delâlet eder. Çünkü üzüm sıkıldıktan sonra şarap haline getirilir. Rüyada cevizi sıkıp yağ çıkaran kimseyi görmek, zahmetli, meşakkatli ve büyüyen mal sahibi kişiye delâlet eder.Çünkü cevizden yağ çıkarmak meşakkatli bir iştir. « SIKACAK ALET SIKINTI »
760bb3fd36b9
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Alanya Belediyesi ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi işbirliğiyle 4 Kasım'da başlayan 'Uluslararası Alanya Taş Heykel Sempozyumu' sona eriyor. Türkiye'den heykeltıraş Fulya Asyalı, Özgür Turhan ve Çağdaş Erçelik, Gürcistan'dan Valeria Jikia ve Ivan Tsiskadze, Litvanya'dan Vytatuas Tallat Kelpsa, Ukrayna'dan Mikhail Levchenko, İspanya'dan Uli Schwander, Rusya'dan Vasilisa Chugunova ile İtalya'dan Paolo Benvenotti'nin katıldığı sempozyumda ortaya çıkartılan eserler, Alanya'nın değişik bölgelerinde sergilenerek turizm tanıtımına katkı sağlayacak. Sempozyumun kapanış kokteyli, ALTİD tarafından 3 Aralık'ta Alanya Belediyesi ana hizmet binası arkasında yapılacak. Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Yönetim Kurulu Üyesi ve ALTİD Başkanı Burhan Sili, turizmden pay alan dünya şehirlerinin sanata büyük önem verdiğini, sanatla turizmin birbirine bağlı olduğunu ve sanatın bölgede gizli tanıtım yaparak imaj güçlendirdiğini söyledi. İnternetin günümüzde oldukça aktif kullanıldığına dikkati çeken Sili, "Sanat eserleri üretilerek bunların kentin farklı noktalarında sergilenmesiyle yerli ve yabancı misafirlerimizin, bu eserler önünde çektikleri fotoğraf ve videoları sosyal paylaşım sitelerinde yayınlamaları, Alanya tanıtımına büyük katkı sağlıyor. Alanya, heykel sempozyumunu 11 yıldır sürdürülmesinin geri dönüşümü, kentin marka değerine önemli bir katkı olarak sonuçlanmaktadır" dedi.
053258874714
[ "fineweb2", "hplt2" ]
APPLE'ın sabırsızlıkla beklenen yeni modelleri iPhone 6 ve iPhone 6 Plus, Antalya'da gece yarısı satışa sunuldu. iPhone meraklıları, satışın yapıldığı teknoloji marketin önünde kuyruk oluşturdu. Apple'ın yeni ürünleri iPhone 6 ve iPhone 6 Plus, Antalya'da saat 24.00 itibariyle satışa sunuldu. Türkiye'ye ilk kez getirilen yeni model telefonlar satışa sunulmadan önce çok sayıda müşteri, batışın yapılacağı Mark Antalya Alışveriş Merkezi'ndeki elektronik mağazasına akın etti. Mağaza önünde sıraya giren vatandaşlar, istedikleri model iPhone 6 telefonlara kavuşunca büyük heyecan yaşadı. Bin adet iPhone 6 getirten bayi, kısa sürede 200 telefon satışı gerçekleştirdi. iPhone tutkunları gecenin ilerleyen saatlerine kadar Mark Antalya'ya gelmeye devam etti.
63eea219eef3
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Her pokemon karakterinin bir simgesi bulunuyor. Bu simgeleri parçalayarak yeni bir karakter elde etmeni istiyoruz. Bunu yapabilmen için görevinde taşları parçalar halinde kırmaya çalışacaksın. Parçaları kırabilmen için görevinde yan yana gelen tüm aynı renkte bulunan nesnelere tıklayacak bu sayede kırmaya çalışacaksın. Uygulamada sana yardımcı olabilmesi aynı zamanda kontrolleri sağlayabilmen için sana “ Mouse “ yardımcı olacaktır. Bu yardımcı aracın sayesinde her kontrolü yerine getirebilirsin. Pokemon Taşlarını sende parçala yeni karakter kazan!
fa80327d9ba0
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Soru : Yağ nedir? Cevap : Oda sıcaklığında yüksek vizkoziteye sahip, yüksek miktarda karbon ve hidrojen içeren, suyla karışmayan ancak diğer yağlarla kolayca karışabilen maddelerdir. Soru : Yağlar kaç çeşittir? Cevap : Yağlar iki çeşittir: 1- Bitkisel Yağlar (Organik Yağlar) 2- Motor ve Endüstriyel Yağlar (Mineral ve Sentetik Yağlar) Soru : Atık Yağ nedir? Cevap : Yağ belirli bir kullanım süresi sonunda fiziksel ve kimyasal olarak kirlenir, orijinal yapısı bozulur ve artık işlevini yerine getiremez ve yağ; kullanılamayarak atık haline gelir. Bu da atık yağdır. Soru : Bitkisel Yağ nedir? Cevap : Bitkisel kökenli ve kullanım amacına uygun olarak piyasaya arz edilen gıda yağlardır. Soru : Bitkisel Atık Yağ nedir? Cevap : Rafine sanayinden çıkan soap-stock’ları, tank dibi tortuları, yağlı toprakları, kullanılmış kızartmalık yağları, çeşitli tesislerin yağ tutucularından çıkan yağları ve kullanım süresi geçmiş olan bitkisel yağlardır. Soru : Kullanılmış Kızartmalık Yağ nedir? Cevap : Yüksek sıcaklık altında okside olmuş, tekrar kullanımı sağlık açısından uygun olmayan kızartma yağlardır. Soru : Bitkisel Yağ Üreticisi kimdir? Cevap : Gıda için kullanım amacına uygun olarak yağ üreten tesisleri işleten veya bu yağları ithal eden gerçek ve tüzel kişilerdir. Soru : Bitkisel Atık Yağ üreticisi kimdir, bitkisel atık yağı kim oluşturur? Cevap : Bitkisel atık yağ oluşmasına neden olan veya kaynağın bilinmemesi durumunda ise bu tür atıkları mülkiyetinde bulunduran gerçek ve tüzel kişilerdir. Soru : Ulusal Atık Taşıma Formu nedir? Cevap : Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğinin Ek-9/B’sinde yer alan ve atık yağların toplama ve taşıma işlemlerinde kullanılması zorunlu olan formlardır. Soru : Lisans Nedir? Cevap : Geri kazanım tesislerinin atık yağ toplamak için Bakanlıktan, atık yağ taşıyacak firmaların ve araçların ise ilgili valilikten alacakları yeterlilik belgesidir. Soru : Bitkisel Atık Yağların çevreyle uyumlu yönetimi ne şekilde sağlanmaktadır? Cevap : Bitkisel atık yağların çevreyle uyumlu yönetimi, 19.04.2005 tarih ve 25791 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği hükümlerine göre sağlanmaktadır. Soru : Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliğinin amaç ve kapsamı nedir? Cevap : Amacı; bitkisel atık yağların üretiminden bertarafına kadar, çevreye zarar verecek şekilde doğrudan veya dolaylı bir biçimde alıcı ortama verilmesinin önlenmesini, bu atık yağların yönetiminde gerekli teknik ve idari standartların oluşturulmasını, geçici depolama, geri kazanım ve bertaraf tesislerinin çevreyle uyumlu yönetimi için buna yönelik prensip, politika ve programların belirlenmesi amacıyla hukuki ve teknik esasların düzenlenmesini sağlamaktır. Kapsamı; bitkisel atık yağların geçici depolanması, toplanması, taşınması, geri kazanılması, bertarafı, ticareti, ithalat ve ihracatı ile transit geçişine ilişkin yasak, sınırlama ve yükümlülükleri, alınacak önlemleri, yapılacak denetimleri, tabi olunacak hukuki ve cezai sorumlulukları düzenlemektir. Soru : Bitkisel Atık Yağların Yönetimine ilişkin genel ilkeler nelerdir? Cevap : Bitkisel Atık Yağların Yönetimine ilişkin genel ilkeler şunlardır: a. Atık yağların ithali yasaktır. İhracatı ve transit geçişiyle ilgili kurallar Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümlerine tabidir. b. Atık yağların kaynakta azaltılması ve geri kazanılması esastır. Geri kazanıma uygun olmayan atık yağlar bu Yönetmelik hükümleri doğrultusunda bertaraf edilir. c. Atık yağlar ile bu yağların işlenmesi sonucu oluşan atıkların çevreye zarar verecek şekilde depolanması, taşınması, doğrudan veya dolaylı bir biçimde yüzey suları ile yeraltı suyuna, denizlere, kanalizasyona, drenaj sistemleri ile toprağa verilmesi ve mevcut düzenlemeler ile belirlenen sınır değerleri aşarak hava kirliliğine neden olacak şekilde yakılması yasaktır. d. Kullanılmış kızartmalık yağların doğrudan veya dolaylı olarak yemeklik yağlara, ham yağlara, mineral yağlara karıştırılması ve doğrudan yakıt olarak kullanılması yasaktır. e. Atık yağların kaynakta ayrı depolanması esastır. f. Atık yağların yarattığı çevresel kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı, atık yağ üreticileri, toplayıcıları, taşıyıcıları, geri kazanım ve bertarafçıları kusur şartı aranmaksızın sorumludur. g. Bitkisel yağların rafinasyonu sonucu ortaya çıkan yağlı topraklar, orman ve ağaçlandırma alanlarına, tarım arazilerine ve buna benzer yerlere bırakılamaz, açık alanlarda kontrolsüz olarak geçici depolanamaz, geri kazanım imkânlarının bulunmaması durumunda bertaraf edilir. h. Boşaltılmış olan toplama kapları, tank ve konteynerlerin geri kazanım tesislerinde ve geçici depolama alanlarında temizlenmesi zorunludur. i. Atık yağlar, toplama lisanslı geri kazanım tesisleri ile geçici depolama izni almış toplayıcılar tarafından toplanır. Bunun dışındaki gerçek ve tüzel kişiler tarafından atık yağlar toplanamaz, alınıp satılamaz. j. Atık yağlar ile kontamine olmuş bitkisel yağlar, atık yağ olarak değerlendirilir ve bu Yönetmelik hükümlerine göre geri kazanılır veya bertaraf edilir. k. Kullanılmış kızartmalık yağ üreten lokanta, yemek fabrikaları, otel, motel, yemekhaneler, turistik tesisler ve tatil köyleri ile diğer benzeri tesisler, bu yağların toplanması için lisanslı geri kazanım tesisleriyle veya toplayıcılarla yıllık sözleşme yapmakla yükümlüdürler. Bu yağların ücretsiz olarak geri kazanımcıya veya toplayıcılara teslim edilmesi esastır. l. Atık yağların toplanması, geçici depolanması, geri kazanımı veya bertarafı uzman kişilerce yapılır. Bu hususlarda, ilgili tesislerde konu hakkında uzmanlaşmış teknisyen ve mühendis bulundurulur. m. Atık yağların yönetiminden kaynaklanan her türlü çevresel zararın giderilmesi için yapılan harcamalar kirleten öder prensibine göre atıkların yönetiminden sorumlu olan gerçek ve tüzel kişiler tarafından karşılanır. Atık yağların yönetiminden sorumlu kişilerin çevresel zararı durdurmak, gidermek ve azaltmak için gerekli önlemi almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre atık yağların yönetiminden sorumlu olanlardan tahsil edilir. Soru : Bitkisel Atık Yağ Üreticisinin yükümlülükleri nelerdir? Cevap : Bitkisel Atık Yağ Üreticisinin yükümlülükleri aşağıda verilmiştir: a. Atık yağları diğer atık madde ve çöplerden ayrı olarak biriktirmekle, b. Faaliyetleri sonucu oluşan atık yağların biriktirilmesi için sızdırmaz, iç ve dış yüzeyleri korozyona dayanıklı bidon, konteyner ve tank gibi toplama kaplarını kullanmakla, c. Atık yağları lisanslı taşıyıcılarla lisanslı geri kazanım veya bertaraf tesislerine göndermekle, d. Atık yağ sevkiyatında ulusal atık taşıma formu kullanmak ve her taşımadan sonra bunların bir kopyasını ilgili valiliğe göndermek, bu belgeleri beş yıl süreyle tesiste muhafaza etmekle, e. Geri kazanım veya bertaraf tesisleriyle olabilecek uyuşmazlıkları ilgili valiliğe ve Bakanlığa bildirmek, uyuşmazlık giderilinceye kadar uyuşmazlığa konu olan atık yağları kendi depolarında muhafaza altında bulundurmakla yükümlüdürler. Soru : Bitkisel Atık Yağlar ile ilgili Belediyelerce alınacak tedbirler nelerdir? Cevap : Aşağıda belirtilen hususlarda gerekli tedbirleri alır: 1. Yetki sahasında bulunan lokantalar, sanayi mutfakları, oteller, tatil köyleri, motel ve yemekhaneler, hazır yemek üretimi yapan firmalar ile diğer yerlerde gerekli denetimleri yaparak kullanılmış kızartmalık yağların kanalizasyona dökülmesini önlemek, 2. Sınırları dâhilinde kullanılmış kızartmalık yağ üreten işletmelerin lisanslı geri kazanım tesisleriyle veya valilikten geçici depolama izni almış toplayıcılarla yıllık sözleşme yapmalarını sağlamak, buna ilişkin kayıtları ilgili valiliğe bildirmek, sözleşme yapmayanlara gerekli cezai işlemi uygulamak, 3. 2008 yılından itibaren kullanılmış kızartmalık yağların hanelerden toplanması için gerekli sistemi kurmak, halkı bu konuda bilgilendirerek atık yağ toplama faaliyetlerini 2008 yılı itibariyle başlatmak. Soru : Bitkisel Atık Yağ Toplama Lisansı Alan Firma bilgilerine nereden ulaşabiliriz? Cevap : Çevre ve Orman Bakanlığının internet adresinden www.atikyonetimi.cevreorman.gov.tr “Lisanslı Firmalar” linki ile ulaşılabilir. Soru : Kullanılmış kızartmalık yağ oluşturan işletmelerin lisanslı geri kazanım tesisleriyle veya valilikten geçici depolama izni almış toplayıcılarla yıllık sözleşme yapmamaları durumunda ne olur? Cevap : Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler; sınırları dâhilinde kullanılmış kızartmalık yağ üreten işletmelerin lisanslı geri kazanım tesisleriyle veya valilikten geçici depolama izni almış toplayıcılarla yıllık sözleşme yapmalarını denetlemek, sözleşme yapmayanlara gerekli cezai işlemi uygulamakla sorumludur. Belediyelerin yetki alanı dışında bulunan kullanılmış kızartmalık yağ üreten atık üreticilerine gerekli cezai işlem Mahallin en büyük mülki amiri tarafından uygulanır. Soru : Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği’ne göre işletmelerce izlenecek yol nedir? Cevap : Aşağıdaki şekilde sıralanabilir: o Bitkisel Atık Yağ Toplama Lisansı Alan Firmalarla veya valilikten geçici depolama izni almış toplayıcılarla irtibata geçilerek yıllık sözleşme yapılır, o Yapılan sözleşmenin bir örneği Büyükşehir Belediye Başkanlığı Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığına iletilir, o Oluşmaya başlayan bitkisel atık yağlar; diğer atık madde ve çöplerden ayrı olarak sızdırmaz ve iç - dış yüzeyleri korozyona dayanıklı toplama kaplarında biriktirilir, o Bitkisel atık yağlar biriktikçe, belirli periyotlarla, lisanslı firmalara teslimatı gerçekleştirilir, o Bitkisel atık yağların her sevkiyatında ulusal atık taşıma formu kullanılır ve her taşımadan sonra bunların bir kopyası Valiliğe gönderilir. Soru : Bitkisel Atık Yağların zararları nelerdir? Cevap : Aşağıdaki şekilde sıralanabilir: Bursa Büyükşehir Belediyesi Zafer Mah. Ankara yolu Caddesi. No: 1 P.K.16270 Osmangazi/BURSA Tel : 444 16 00 E-Posta: alo153@bursa.bel.tr www.bursa.bel.tr Haber Ajanslarının resmi abonesidir.
b82755bbe377
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
EY NEFSİM!!! SANA YAZIKLAR OLSUN... EY NEFSIM! ! ! sana yazıklar olsun... Allah(c.c.)! ın yarattıgı sudan içersin,havasından solursun onun nimetlerinden yersin bütün bunlara ragmen ona isyanetmekten çekinmezsin, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...günah işlemek için azmedersin utanmazsın elinden geleni yaparsın ama tevbe etmek için aynı azmi göstermezsın..günahında ısrar edip tevbede beklemeye kalkarsın, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...akşama kadar boş booş konuşursun ne sen islamı anlatırsın ne de anlatanı dinlersin bir de utanmadan anlatan insanları önemsemezsin, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...herşeyi bildigini sanarsın ama hiç bir şey bilmedigini anlamazsın,ilim ögrenmek istersin ama hafızanı boş şeylerle oldururursun ilime yer bırakmazsın, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...bilmezmisinki sana soracaklar gençligini nerde harcadın? neler yaptın? ömrünü nerde geçirdin? ne cevap vereceksin? ? ? EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun..cenneti istedigini söylersin ama oraya girmek için hiç bir şey yapmazsın, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...cehennemdem korktugunu söylersin ama kendi özvarlıgını onun içine yavaş yavaş atmakta oldugunun farkına varmazsın, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...ölüleri görürsün devamlı ama bir türlü akıl edemzsin bir gün seninde ölecegini..o günün ne zaman olacagını biliyormusun? belki bugun belki şimdi..., EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...azrail(a.s) ile karşılaştıgında bıraz daha dünyada kalıp hayırlı işler yapayımmı diyeceksin? bilmiyormusun ecelin beklemiceni seni ansızın yakalıyacagını? EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...ölüm seni bekliyor ama sen kaçmaya çalışıyorsun...nereye kadar? azık toplayıp yolculuga cıkmak en dogrusu degilmidir? peki neden azık toplamıyorsun bu dünyada neden hala ellerin boş? EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...herşeyden korkarsın,sevilmiyecek kişileri seversin,insanlar hoşnut olsun diye elinden geleni yapar her isteklerini karşılarsın peki ONUN isteklerini neden yapmıyorsun? kimin rızası için yaşıyorsun sen? ? ? EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun akşama kadar gıybet ederek yedigin etler seni doyurmadımı? hala tıka basa karnını doyurup şehvetini artırırsın? ? , EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...dinledigin bir şarkıda izledigin bir filmde aglarsında Allah(c.c.) neden aglamazsın ONUN için gözyaşı akıtamıyacak kadar kalbin kararmışmı? EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...müslümanım dersin ama buna sen bile zor inanırsın yaşayışına bir bak gerçekten müslümanmısın? ? ? EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...gökleri delen binalara bak! onları yapanlar şimdi iki metrelik çukurun altında.yarın sende onlara komşu olacaksın, EY NEFSİM! ! ! sana yazıklar olsun...insanlara teşekkür etmekten çekinmezsin ama YARADANA nankörlük etmekten utanmazsın..., EY NEFSİM! ! ! umulurki tevbe kapıları kapanmadan,sen hala nefes alırken,ölüm melekleriyle karşılaşmadan önce aklnı başına alır geçici dünyayı sonsuz yurt olan ahirete tercih etmekten vazgeçersin, EY NEFSİM! ! ! en kısa zamanda ALLAHIN yarattıklarına bakıp tefekkür etmeyi ögrenmelisin,onun istedigi yaşamayı bilmek yetmez onu yaşamak lazım yaşamak sonrada yaşatmak, EY NEFSİM! ! ! NE MUTLU SANA YENİLMEYENLERE,NE MUTLU SENİ EĞİP GEÇENLERE NE MUTLU ALLAHI RAZI EDENLERE...,SEN DEVAM ET HAYATI YAŞAMANA BAK EGLEN GÜL OYNA VUCUDUN ATEŞİ HİSSETTİGİ ZAMAN GÖRÜŞMEK DİLEGİYLE...
5b47060d2bf0
[ "c4", "culturax", "hplt2" ]
Memenin Biyopsi İşlemleri Görüntüleme rehberliğinde perkütan iğne biyopsileri: 1. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB): İİAB ucuz, pratik, komplikasyonları az, spesifisite ve sensitiviteleri yüksek bir yöntemdir. Tanısal doğruluk oranı örnekleme kalitesi ve değerlendiren sitopatoloğun deneyimine göre %50-95 arasında değişir. Hamile ve emzirenlerde de başarılı olduğu bildirilmektedir. 2. Tanı ve tedavi amaçlı kist aspirasyonu. 3. Kor biyopsi: Meme dokusundaki lezyondan ufak parçalar şeklinde doku örnekleri alınması ve bunların histolojik incelenmesidir. Mamografi ve US rehberliğinde yapılabilir. İİAB’ye göre histolojik tanı yetersizliği oranı daha düşüktür. Geniş çaplı otomatize kor meme biyopsilerinin başarılı uygulamaları rapor edilmiştir. Ancak kor biyopsilerin uygulamalarında bazı sınırlamalar olduğu fark edilmiştir. Bir çok örnekleme yapılması, tekrarlanan spesmenlerde meme dokusu azalırken kanlı örneklerde artış olması sayılabilir. Ayrıca kalsifik lezyonlarda, atipik duktal hiperplazi ve DCIS olgularında tanısal yetersizliği dikkati çekmektedir.
074b827ea513
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Arnavutluk meclisinde bütçe görüşmeleri sırasında ana muhalefet milletvekilleri, para gözlülük ile suçladıkları Başbakan Edi Rama'yı protesto ederek ceplerinden çıkardıkları paraları havaya saçtı. ABD'nin Suriye'de kimyasal silahların imhasına dair Arnavutluk'a teklifi ile alakalı Başbakan Rama'nın pazarlıkta olduğunu belirten ve buna açıklama isteyen ana muhalefet Arnavutluk Demokratik Partisi (PD) milletvekili Edi Paloka, Rama'nın bu konu açıklamaktan kaçtığını belirterek Rama'nın seçimleri de usulsüz elde edilen paralarla kazandığını iddia ederek cebinden çıkardığı bir miktar parayı Rama'nın önüne bıraktıktan sonra geri kalanını havaya fırlattı. Diğer muhalefet partilerinin milletvekilleri de ceplerindeki paraları havaya saçtı, Başbakan Rama ise protesto gösterisini ağzı açık izledi. PD Milletvekili Edi Paloka'nın 20 bin Lek (Yaklaşık 390 TL) havaya saçtığı öğrenilirken, diğer vekillerin ise toplamda ne kadar havaya attıkları açıklanmadı. Protesto sonrası Başbakan Edi Rama meclisten ayrılırken genel kurul oturumu ertelendi.
47f52fa9a70e
[ "c4", "fineweb2", "hplt2" ]
Son ek açıklama: Dosyanın içine hazır türkçe sözlerden oluşan bir wordlist dosyası, karışık rakamlardan oluşan bir wordlist dosyası, türkçe ve yabancı sözlerden oluşan bir wordlist ve ek wordlist'ler indirebileceğiniz adresler yazılmıştır. Ayrıca program bir saldırı aracı olduğu için virüs programlarınız uyarı verir. Bu nedenle kullanım sırasında virüs programlarınızı pasif etmelisiniz. Hotmail brute size daha kolay msn hack imkanı sunuyor. Bu program 100.000 üzerinde deneme yaparak msn şifresini birkaç dakika içinde size bulabiliyor. Girilen mail adresine önceden hazırlanmış şifreleri deniyor.bulunca direkt şifreyi gösteriyor..önemli olan hazırladığınız password lerin güzel olması... Orası sizin yaratıcılığınız.. Kullanımı... 1)account_name yazan yere maili girin, ardından @hotmail.com veya @msn.com ayarlayın. 2)Set Target Account deyin. Ok yapıp geçin. 3)Load kısmından oluþturduðunuz pass.txt dosyasını yükleyin.ok ile geçin. 4)Begin Attack deyip işleme başlayabilirsiniz... Eğer şifreyi kırarsa Results bölümünde görünecektir...! Örneğin diğer kullanım biçiminiz internette 5-10 şifre kullanıyorsanız; bir listenin içine bunları yazıp yorulmadan şifrenizi kurtarabilirsiniz...
948cb51993f3
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Açıklama : Acil Servis’in ikinci bölümünde; Zeynep’in intiharı acil servisin ortasına bomba gibi düşer. Özellikle Sinan, bu olaydan kendini sorumlu tutmaktadır. Murat karısının istekleri ile idealizmi arasında sıkışıp kalmıştır. Acile gelen bir trafik kazası, Murat’ı derinden sarsar. Ailesini ve gelecek planlarını yeniden düşünmeye başlar. Mert ise gün geçtikçe hem servise hem de Berzan’a alışmaktadır. Yeşim bir yandan hastalarla uğraşırken diğer yandan özel hayatını kurmaya çalışıyordur. Doktorlarımız acile gelen hastalara umut olmaya devam ederken, kendi hayatların da birçok sorunla boğuşmaya devam etmektedir.
08549cac821f
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Kanal D’nin başrollerini; Zafer Ergin, Şevket Çoruh, Özgür Ozan, Uğur Pektaş ve Gülcan Arslan’ın paylaştıkları, yapımcılığını Erler Film’in üstlendiği fenomen dizi Arka Sokaklar’ın bu hafta (26 Ekim Cumartesi) ekrana gelecek yeni bölümüne Akif karakteri ile usta oyuncu Turgay Tanülkü konuk oluyor. Bu bölümde; Akif, Rıza Baba’nın (Zafer Ergin) kızı Pınar’ı (İpek Yaylacıoğlu) kaçırtıp, aracıyla birlikte uçurumdan aşağı atıyor. Yakalanıp emniyette sorguya alınan Akif, Pınar’ı öldürdüklerini itiraf ediyor. Çekimleri büyük heyecan içinde geçen bu bölümde, Rıza Baba evladını kaybetmenin acısını çekerken, Ali (Alp Korkmaz) ise, karısını öldürenlerin peşine düşüyor.
6bff1862c2e7
[ "fineweb2", "hplt2" ]
THY'deki kariyerine 2003'te teknik genel müdür yardımcılığıyla başlayan 2015'te ise THY Genel Müdürlüğü'ne atanan Temel Kotil'in Türk Hava Yolları ile yollarının ayrıldığı duyruldu. Türk Hava Yolları'nın yeni patronu ise Sivil Havacılık Genel Müdürü Bilal Ekşi oldu. Kamuyu Aydınlatma Platformu'nda yer alan açıklamada şu şekilde: "Ortaklığımız Genel Müdürü Sn. Doç. Dr. Temel KOTİL'in, Genel Müdürlük görevinden emekli olması sebebiyle münhal bulunan Genel Müdürlük makamına Sayın Bilal EKŞİ'nin istihdam edilmesine karar verilmiştir. Sayın Doç. Dr. Temel KOTİL'in 21.10.2016 tarihinde Yönetim Kurulu Üyeliği ve Başkan Vekilliği görevinden istifa etmesiyle, münhal bulunan Yönetim Kurulu Üyeliğine; Ana Sözleşmenin 10. Maddesi gereği ilk Genel Kurul toplantısında onaya sunulmak üzere, Sayın Bilal EKŞİ'nin atanması kararı alınmıştır. Bunun yanısıra Ortaklığımıza Yönetim Kurulu Üyesi olarak atanan Sayın EKŞİ'nin, Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak atanmasına da karar verilmiştir."
ca7184b673b0
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
GePGeNç FeSTiVaLde ikincisi düzenlenen Yaşayan Kütüphane raporu yayımlandı! 11-16 Nisan 2008 tarihlerinde Santralistanbulda gençlerin ve gençlik kuruluşlarının bir araya gelerek düzenledikleri GePGeNç Festival kapsamında Yaşayan Kütüphanede tekrar kitap olduk Toplam 429 okuyucu ile 642 kez okunan Yaşayan Kütüphane kitapları arasında en çok okunan 2. kitaptık. Eski uyuşturucu bağımlısı, HIV+, Gey, ÖSS/ÖYS Dereceli ve Şizofren kitaplar en çok okunanlar listesinin ilk beş sırasını oluşturmuştur. Yaşayan Kütüphanede kendimizi, HIV+ kitaba talebin fazla olması edeniyle birden fazla kitap olarak temsil ettik. Yaşayan kütüphanenin raporu için tıklayınız.
2ca925103eac
[ "fineweb2", "hplt2" ]
ATV’de yayınlanan Tatlı Sert programında günlerdir kayıp olan 3,5 yaşındaki Irmak Kupal aranıyordu. Müge Anlı’ya dün konuk olan Himmet Aktürk korkunç gerçeği itiraf etti. Manisa’nın Alaşehir İlçesi’nde yaşayan 3,5 yaşındaki Irmak Kupal, 14 Ekim’de evinin önünde oynarken 10 dakika içinde kayboldu. 19 Ekim’de Müge Anlı’ya canlı yayına gelen baba Bilal Kupal, kızı Irmak’ın genetik bir rahatsızlığı sebebiyle uzunca süre yürüyemediğini, belirli bir mesafe yürüdükten sonra bacaklarında yaralar oluştuğunu, kendi isteğiyle uzak bir yere gidemeyeceğini belirterek kaçırıldığından şüphelendiğini söylemişti. Irmak’ın kaybolduğu mahallede hurdacılık yapan Himmet Aktürk’ün , Müge Anlı ekibine küçük kızı en son kendisinin gördüğünü ve evinin önünde oturduğunu söylemesi üzerine eğitimli köpeklerle arama çalışması başlatıldı. Çalışmalar sırasında Irmak’ın ayakkabısını koklayan eğitimli polis köpeği Riya’nın ilk gittiği yer hurdacı Himmet Aktürk’ün evi oldu. Bunun üzerine günlerce programa gelen Aktürk, küçük Irmak’ı gördüğünü fakat olayla ilgisinin olmadığını söyledi. Programda şüpheli tavırlarıyla ve çelişkili ifadeleriyle dikkat çeken Himmet Aktürk ısrarlı sorulara dayanamadı ve programa ara verildiğinde Müge Anlı’ya Küçük Irmak’ı öldürdüğünü, cesedini Sarıkız Çayı kenarına attığını itiraf etti. Aktürk, stüdyo dışında bekleyen polisler tarafından kelepçelenerek gözaltına alındı. Edinilen bilgiye göre, Himmet Aktürk polise verdiği ifadesinde, 3,5 yaşındaki çocuğa tecavüz ettikten sonra boğarak öldürdüğü, sonrasında cesedi çuvala koyarak hurdacılıkta kullandığı el arabasının alt bölümüne sakladığı ve 800 metre uzaklıkta bulunan çöp konteynerine attığını, çöplerin alınmadığını görmesi üzerine Ilıca Mahallesi Sarıkız bölgesinde bulunan bir bağa götürerek gömdüğünü söyledi.
8277ba908542
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
KÜTAHYA VALİSİ KUTSO MECLİSİNİN ONUR KONUĞU 21 Temmuz 2016 Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası (KUTSO) Temmuz ayı olağan meclis toplantısı, KUTSO sosyal tesisi Âlâ Restoran’da düzenlenen akşam yemeğinin ardından, Meclis Toplantı Salonunda, onur konuğu Kütahya Valisi Ahmet Hamdi Nayir’in teşrifleriyle gerçekleştirildi. KUTSO Yönetim Kurulu ve Meclis Üyeleri ile meslek komite başkanlarının katıldığı toplantı, KUTSO Meclis Başkanı İsmet Özotraç’ın açılış konuşması ile başladı. Açılışın ardından, KUTSO Yönetim Kurulu Başkanı Nafi Güral yaptığı konuşmada; toplantıyı teşrifinden dolayı Kütahya Valisi Ahmet Hamdi Nayir’e teşekkür ederek, şehrimizin ekonomik ve sosyal yönden gelişmesine dair çalışmalarda, KUTSO’nun göreve ve işbirliğine hazır olduğunu ifade etti. Şehrin gelişmesi için, halk, sivil toplum kuruluşları, üniversite, yerel yönetimler ve siyaset olmak üzere beş faktörün, altıncı unsur olarak da kamuoyu açısından büyük önem taşıyan basının, işbirliği yapması gerektiğini belirtti. Bu faktörlerin, aynı hedefler doğrultusunda işbirliği yapması halinde başarı elde edilebileceğini vurguladı. Kütahya Valisi Ahmet Hamdi Nayir, haziruna hitabında, birlik ve beraberliğe, yerel faktörlerin işbirliğinin önemine vurgu yaparak, 15 Temmuz gecesi milli irade ve demokrasiye olan başkaldırıya dair yorum ve eleştirilerini de paylaştı. Kütahya’nın tarih, kültür ve doğal güzellikleri gibi değer ve zenginliklerinden söz ederek, şehrin ekonomik ve sosyal açıdan geliştirilebilmesi açısından iş dünyası temsilcilerinin katkısının önemli olduğunu belirtti. Katma değer oluşturacak üretimin, istihdamın, sosyal donatıların çok önemli faktörler olduğunun ve Kütahya’nın ortak menfaati için, yerel dinamiklerin ortak paydada çalışması gerektiğinin altını çizdi. Hitabının sonunda, KUTSO Meclisi tarafından ayakta alkışlanan Kütahya Valisi Sayın Nayir’e KUTSO Meclis Başkanı İsmet Özotraç ve KUTSO Yönetim Kurulu Başkanı Nafi Güral tarafından, Ressam Ahmet Yakupoğlu’nun “Rengârenk Kütahya” eseri ile KUTSO tarafından eğitim ve kültür hayatına kazandırılan “Kütahya Sanatçıları” kitabı, günün anısına takdim edildi. Hediye takdiminin ardından, Temmuz ayı meclis toplantısının olağan gündem maddelerinde yer alan konular müzakere edilerek karara bağlandı. Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ahmet Bağırgan tarafından, Haziran ayı KUTSO faaliyet raporu sunuldu. Konuşmaların ve gündem maddelerinin tamamlandığı KUTSO Temmuz ayı meclis toplantısı, bir sonraki toplantı tarihinin duyurulmasının ardından, KUTSO Meclis Başkanı İsmet Özotraç tarafından kapatıldı. Haber: KUTSO Basın
951f9a9c69fb
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Ne Kadar Kredi Alabilirim sorusunun cevabı ile bugün sizlerle olmaya çalışacağız. Sizde ne kadar ve ne şekilde kredi alabileceğinizi merak ediyorsanız, lütfen yazımızın detaylarına göz atınız. Bu yıl kredi alabilme olasılığı yeni bankacılık tasarısı ile yeniden düzenlendi. Artık her isteyen, önüne gelen bankadan istediği kadar miktarı rahat bir şekilde alma şansına sahip olamayacak. Bunun yerine puanlama sistemine tabi tutulacaksınız. Bu puanlama sisteminde ki artı olarak hanenize yazılacak değerler sayesinde, daha yüksek kredileri alma şansına sahip olabilirsiniz. Bu puanlama nasıl olacak derseniz kısaca size anlatmaya çalışalım. Tüm banka geçmişiniz bir havuzda toplanıyor. O zamana kadar yapmış olduğunuz kredi kart ödemeleriniz, eksi ya da artı puan olarak hanenize yansıtılıyor. Ne kadar düzenli ödeme yaparsanız puanınız o kadar yükseliyor. Ya da daha önceden çektiğiniz bir kredinin ödeme düzeninde bir aksaklık olup olmaması sizin kredi çekme durumunuza doğrudan etki ediyor olacaktır. Yani bankalar artık ortak bir havuz sayesinde, sizin o zamana kadar olan tüm bankacılık geçmişinize bakma şansına sahip oluyor. Düzenli şekilde ödemelerinizi yaptıysanız, size kefil istemeden belirli bir miktara kadar krediyi anında veriyor. Ya da talep edeceğiniz daha yüksek kredi limitlerinde, sizden kefil kişi sayısını fazlaca istemiyor. Güven mantığı geçmişte yaşanan bazı belirli nedenlerden dolayı, artık bankalar için ilk sırada yer alıyor. Daha önceden yaşanan önüne gelene kredi kartı verme ya da konut, taşıt veya bireysel ihtiyaç kredisi verme durumları, artık yerini puanlama sistemine bırakmış durumdadır. Peki şimdi sorduğunuz soru ”Ben ne kadar kredi alabilir?” şeklindeyse, bunun için kendi kredi puanınızı öğrenmeniz gerekiyor. Kredi Notu Öğrenme hizmeti hakkında detaylı bilgileri BURADAN alabilirsiniz.
f5b7269dd0d5
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Tarifi hazırlamak için klasik kakaolu bir kek pişirip, üzerinde küçük yuvarlaklar açıyorsunuz. Açılan yuvarlakları beyaz bir muhallebi ya da pudingile dolduruyorsunuz. Üzerini de krem şanti ile kaplıyorsunuz. Keki dilimleyinceye kadar içinde puding dolgusu olduğu belli olmuyor. Puding dolgusu hem tat olarak, hemde görüntü olarak çok güzel oluyor. Kekte ki yuvarlakları açmak için dolma biber çekirdeği çıkarma aparatı kullandım. Bunun için plastik gazoz kapağı veya elma çekirdeği çıkarıcı kullanabilirsiniz. Ben dolgu yerinden çıkan yuvarlak kek parçalarını inceltip üzerine yerleştirerek, süslemede kullandım. "Afiyetle Kalın" Malzemeler; (Büyük boy dikdörtgen Borcam için) 4 adet yumurta, 1 su bardağı toz şeker, 1 su bardağı sıvı yağ, 1 su bardağı süt, 2 paket vanilya, 1 paket kabartma tozu, 1 çay kaşığı karbonat, 3 su bardağı un, 3 yemek kaşığı kakao, Tepsiyi yağlamak için çok az tereyağ veya margarin. Puding Dolgusu için; 1 paket vanilyalı puding, 3 su bardağı süt, Üzeri için; 2 poşet krem şanti, 2 su bardağı soğuk süt. Yumurtaları ve şekeri çırpın. Sütü ve sıvıyağı ekleyip, karıştırın.Un, kabartma tozu, karbonat ve vanilyayı eleyerek ekleyin ve karıştırın. Un için ölçü verdim fakat yumurtanızın boyutuna, kullandığınız su bardağının büyüklüğüne bağlı olarak bu miktar değişebilir. Kek hamurunuz sert olmayan akıcı kıvamda olmalıdır. Kek hamuruna kakao ekleyip, iyice çırpın. Keki pişireceğiniz tepsiyi margarin ile yağlayıp, hafif unlayın.Kek hamurunu tepsiye dökün. Önceden ısıtılmış orta hararette ki (180 derece) fırında pişirin. Ben kekte ki yuvarlakları açmak için dolma biber çekirdeği çıkarma aparatı kullandım. Bunun için plastik gazoz kapağı veya elma çekirdeği çıkarıcı kullanabilirsiniz. Vanilyalı pudingi sütle pişirin, karıştırarak biraz ılınmasını sağlayın. Kekte açtığınız deliklere ve kekin üzerine pudingi döküp, üzerini düzleştirin. Krem şantiyi soğuk sütle çırpın, kekin üzerini son olarak krem şanti ile kaplayın. Pudingin ve krem şantinin kıvamını bulması için 2-3 saat serin bir yerde dinlendirin. "Afiyet Olsun"
a28bf0f213c0
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Kuru Göz ve Göz Kuruluğu Nedir ? Göz Kuruluğu Tedavisi Kuru Göz ve Göz Kuruluğu Normalde, göz, gözyaşı ile sürekli yıkanır. Gözyaşı, gözün nemli ve rahat kalmasını sağlar. Bazen gözyaşı yeterli miktarda üretilemez. Bazen de gözyaşı kalitesi bozulmuştur gözü yeterince ıslatamaz . Bu durum “kuru göz” olarak bilinir. Halk arasında bu rahatsızlığa göz kuruluğu denir. Gözlerimizde gözyaşı üretimi için iki yöntem mevcuttur. İlki devamlı olarak göz ıslanmasını sağlayan yavaş ve sabit gözyaşı salınımı ikincisi ise ağlama, göze yabancı cisim kaçması, kirpik batması, soğuk hava ve rüzgarla temas, burun içini tahriş eden olaylar, nezle,grip veya gözün iltihaplanması durumlarında refleks yolla, fazla miktarda olan salgılamadır.ilginç bir durumdur ki gözdeki kuruluk refleks yolla, yaşarmaya sebep olabilir. Kontakt lens kullanımı gözyaşının yoğunluğunu arttırabilir. Göz Kuruluğu Belirtileri Nelerdir - Yanma ve batma hissi - Göz içinde ve çevresinde mukus iplikleri(yapışkan bir akıntı) - Kızarıklık, - Aşırı yaşarma,yorgunluk hissi - Kontakt lens kullanırken rahatsızlık hissi. Gözyaşı Film Tabakası Ne Demektir? Gözümüzü kırptığımızda, gözyaşı göz yüzeyine yayılır ve bir tabaka teşkil eder. Buna gözyaşı film tabakası denir. Bu tabakada suyun yanısıra yağ, mukus, elektrolitler, vitaminler, şeker ve amino asidler bulunur. Göz yaşı film tabakası gözün ön tabakalarını besler, oksijen alışverişini temin eder bu şekilde göz yüzeyinin düzgün ve şeffaf olmasını sağlar. Bu tabaka olmazsa olmazsa, net ve düzgün bir görme mümkün değildir. Bunun yanı sıra göze giren yabancı cisimleri, allerjik ve mikrobik maddeleri yıkayıp uzaklaştırmayı sağlar . Mikrobik maddelere karşı koruyucu ımmünglobülinler ve immünmodülatörler ihtiva eder. Kuru Gözün ( Göz Kuruluğu ) Sebepleri Nelerdir? Normalde, yaşlandıkça zaten gözyaşı miktarımız azalır. Menapoz sonrası ve yaşlı kadınlarda kuru göz görülme sıklığı daha artar. Bununla birlikte, erkeklerde ve kadınlarda her yaşta görülmesi mümkündür. A vitamini eksikliğine bağlı kuru göz çok nadirdir ve özellikle de gelişmemiş ülkelerde gözlenir. Kuru göz, başka problemlerle de ilişkili olarak da ortaya çıkabilir. Örneğin göz kuruluğuile birlikte ağız kuruluğu ve eklem ağrıları mevcut ise Sjögren sendromundan süphelenilebilir. Bazı romatizmal hastalıklar gözyaşı salgısında azalmaya yol açabilir. Bazı ilaçlar da gözyaşı salınımını azaltarak kuru göz neden olabilirler. Bu İlaçlar; - diüretikler; - beta-blokörler; - antihistaminikler; Eğer bu tedavilerin kullanılması zorunlu ise hastaya suni gözyaşı damlaları ilave edilebilir. Kuru gözü olan insanlar, göz damlalarının toksik yan etkilerine daha yatkındırlar. Bazı suni gözyaşı damlalaları içinde bulunan koruyucu(prezervan) maddeler gözü irrite edebilir.Bu durumda koruyucu madde içermeyen damlalar kullanılabilir. Kuru Göz (Göz Kuruluğu) Tanısı Nasıl Konulur? Kuru gözün tanısı herhangi bir göz hekimi tarafından rahatlıkla konulabilir. Kesin tanı için gözyaşı üretimini ölçen testler yapılır. Schirmer Testi: Alt gözkapağı iç yüzüne yerleştirilen bir filtre kağıdı ile gözyaşının yeterli olup olmadığı değerlendirilebilir.Göz kuruluğunun olmaması için en az 10 mm üzerinde olması gerekir. Göz Yaşı Kırılma Zamanı: Boyar madde alt göz kapağının içine damlatılır göz birkaç defa açılıp kapatıldıktan sonra hiç kapatılmaması istenir 10 saniyeden önce göz yüzeyinde kuru spotların oluşması tanı açısından önemlidir. 1- Göz Yaşı İlavesi Öncelikle yapılması gereken eksik gözyaşının tekrar yerine konmasıdır. Suni gözyaşı damlaları, insanın kendi gözyaşına çok benzer özelliktedir. Bunlar gözü sulandırır ve nemli kalmasını sağlayarak gözü rahatlatır Suni gözyaşı damlalarının pekçok çeşidi mevcuttur. - Suni gözyaşı içerisindeki koruyucu maddelere karşı duyarlılığı olan veya kontakt lens kullanan kişilere koruyucu madde içermeyen gözyaşı damlaları önerilmelidir. Suni gözyaşı damlaları günde bir-iki defa kullanılabildikleri gibi, saatte birkaç defa dahi damlatılabilir. Bu konu da doktorunuzun tavsiyesine uymanız gerekir. 2- Mevcut Göz Yaşını Koruma (Geçici-Kalıcı Punktum Tıkaçları) Gözlerin nemli kalmasını sağlayıcı diğer bir yaklaşım, kişinin kendi gözyaşını korumaktır. Gözyaşı gözden bir kanal sistemi yoluyla buruna boşalır. (Bu nedenle ağladığımızda burnumuz da akar). Bu kanalları geçici veya daimi olarak tıkayabilir. Bu kapama işlemi ile, hastanın kendi gözyaşını korumak ve suni gözyaşının gözde kalış süresini uzatmak mümkün olacaktır. 3- Diğer Yöntemler Gözyaşı da diğer sıvılar gibi buharlaşma özelliğine sahiptir. Buharlaşmayı engellemek için ortamı nemli tutmak faydalı olabilir. Bu amaçla kışın içeriyi ısıtmak için kullandığımız kalorifer veya sobanın üzerine bir kap içerisinde su koymakla odanın nemli kalması sağlanabilir. Kuru gözü olan bir kişi sıcak oda, saç kurutma makinaları veya rüzgarlı ortamdan kendini korumalıdır. Sigarayı da bunlar arasında sayabiliriz. Gözyaşı bezindeki inflamasyonu azaltarak gözyaşı üretimini arttıran ilaçlar son zamanlarda kullanılmaktadır ve son derece etkili sonuçlar vermektedir. Stevens-Johnson sendromu veya pemfigoid gibi nadir hastalıklarda, A vitamini içeren damlalar kuru göz tedavisi için faydalı olabilir. Göz kuruluğu ve kuru göz rahatsızlığı tedavisi Batıgöz 'de bütün kurumlarla anlaşmalı olarak yapılmaktadır. Burayı tıklayarak hemen online randevunuzu alabilirsiniz.
3855dc228ac0
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Perşembe günkü yazımda, yeni baştan olan barış görüşmelerinin analizini yaparken, Kürdistan’ın son özgürlük uğruna, yalnız son 30 yılda verdiği kayıplar ve katlandığı dayanılmaz ağırlıktaki bedellerin rakamsal özetini vermiştim. Son sözü, en başa getirerek devam ediyorum: “Ateşkes”e evet, ama silah bırakmak… İşte bu olgu çözüm değil, çözümsüzlüktür. Çünkü, kanayan sorun orta yerde dururken, arkadan gelenler yere bırakılmış silahı kaldırıp, kullanacaktır. Tarih bunu böyle yazıyor. Silah bırakmanın Türk tipi çözüm, yani çözümsüzlük, kan izlerini uzatıp, yıllara yaymak olduğunu… Ayıca silah bırakmak, dört parçada örgütlenmiş Kürdistan ulusal hareketinin amaç, doğrultu ve hayallerinden sapma, büyülü rüyayı terketmek, öte yandan Kürdistan ruhunun mücadele kalesi, efsanevi Qendil’i düşmanlarına teslim etmek demektir. Bütün bunlar, imkansızı istemektir. Çünkü, yalnız başına Qendil, Kürdistan ruhudur. Qendil’in efendileri, kabul görmese de, her zaman kendi çapında bir devlettir. Dahası gerilla gücü, dört parçada Kürtlerin teminatıdır. Eğer, geniş çaplı ve yaygın soykırım yapılmıyorsa bugün, gerilla gücünden çekinme sayesindedir. Gücün silinip gitmesi, Kürtlerin sahipsizleşmesidir. Kürt hareketinden istenen buysa, Kürdisatan’ın korumasız ve yalnız kalmasıdır. Her neyse, silah bırakmanın imkansızlığına dair sebep ve sonuçları uzatmak gereksiz, ama tedbirli ve karşılıklı olmak üzere, ateşkes her zaman mümkündür. Çünkü savaş, barışa ulaşma yollarını amaç içindir. Kürdistan mücadelesi, Türk tarafını bir kere daha sıkıştırmış masaya çekmeyi başarmıştır. Ancak, Türk tarafı verdiği “söz”e, yaptığı anlaşmalara saygısızlıktan sabıkalıdır. Geçmişte İngiliz ve Fransızlar Lozan’da Türk devletini kuruyor, anayayası yazıyorlardı. Atatürk, bugünkü Recep Erdoğan’ı gibi Türklerin tartışmasız tek muktediri, Kürdistan meselesi ise tek sorundu. Atatürk Kürtleri kandırıp susturmak için Kürdistan’a “özerklik” sözü veriyor, gazetecileri İzmit’e çağırıp “nasılını” da açıkladıktan sonra, yasasını bile parlamentodan geçiriyordu. Fakat, “vaziyet bitirilince” Kürtler, sahip olduklarını da kaptırmanın hayal kırıklığıyla kalmış, parçacıklar kurtarma telaşına düşmüşlerdi. Kürtler, 1925 hazırlıksız ve zamansız savaş alanına çekildikten sonra, bu kez “silahını teslim edip, evine çekilen huzur içinde yaşayacaktır” sözü verilmiş, elde ne varsa hepsi teslim edilmiş, Türk devletine 1925’den Atatürk’ün ölümüne kadar süren, silahsız dolayısıyla direnişsiz kırım imkanı hediye edilmişti. Kürtlerin dipsiz “söz”ler, arkası olmayan yalanlarla oyalanıp, dolandırılması son 30 yılda da defalarca tekrarlandı. Karşılıklı anlaşma ile ilan edilen her “ateşkes”ler tek taraflı kaldı. Türkler kanda banyo, kızıl göllerde yüzme keyfi yaşadı. Gerillanın, 1999 yılı anlaşması ile yurt dışına çekilme yolları kan nehirlerine dönüştü. AKP süreci ise utanmazlığın doruklarda bağdaş kurmasıdır. Ötekiler “söz”ü tanımıyor, bunlar nerelerinden çıktığını bilmiyor, anlaşmalara ihaneti, kandırıp dolandırmayı başarı sayıyorlardı. Yalnız Kürtler değil, uyanabilen Türkler de, “haklar ve özgürlüklerin çiçek açtığı, Avrupa standartlarında, askeri vesayetin kırıldığı ileri demokrasi” vaadiyla dolandırılmanın acısıyla kıvranıyorlardı. Recep Erdoğan Kürtlere, “dağa çıkacağınıza siyaset yapın” diyor, sonra seçeni ve seçilmişleriyle öne çıkanları hapishaneye tıkıyor, ırkçı kin taşmışçasına sokakta çocuklar, dağlarda çobanlar, yollarda kervanlar kırılıyor, anlaşma ile sağlanan ateşkesler, dağlarda kan çiçekleri açıyor, Erdoğan’ın adı Kürtler arasında verilmiş söze ihanet, kan ve göz yaşı olarak anılıyordu. Öbür yanda gözü, kulağı ve beyni olan MİT müsteşarı PKK temsilcileriye oturduğu masada, dolandırıcı aceleciliğiyle “ne zaman silah bırakcaksınız?” diyerek başlıyor ve aynı sözlerle susuyordu. Erdoğan, istediklerini alamayınca, gerillanın Silvan’da kırım taarruzuna karşılık vermesini barış görüşmelerini sabote etmek olarak niteleyip, Kürt halkının adı öne çıkmış tüm bireylerini rehin almak üzere, tutuklamalar başlatıyordu. Kürt hareketi, Erdoğan rejimini şimdi bir kere daha konuşmaya mecbur kılmıştır. Ancak, gerideki aldatmaca, dolandırmaca mezbelesi, zibillik ve çöplüğünden sonra, Kürt tarafı artık daha temkinlidir. Kürtlerin, şimdiye kadar verdiği bütün “söz”lerine ihanet eden ve konudaki sabıka dosyası oldukça çok olan kişi ve adamlarına güveni yoktur. PKK Kürdistan meselesinden doğduğu halde, onu ayrı ele alıp, silah bıraktırmayı çözüm haline getirmek, sorunu saptırmaktır. PKK sorundan doğmuş bir gerçektir. Kürtler, şimdi asıl sorunu bir kere saptırma ve sulandırmaya başladığı için ona saygı duymuyor, asla güvenmiyorlar. Yalnız Kürtler mi? Demokrat damarlı Türk kalemler de, bunların dürüst davranacağına inanmıyor, “dolandırıcıya dikkat” dercesine şüpheyle bakıyorlardı. Ruşen Çakır’ın, “Devlet Öcalan’ı kullanıp atacak mı?” başlıklı yazısı ile bunu ima ediyordu. Aynı Çakır, bir televiz konuşmasında bugüne kadar Öcalan’ı diledikleri gibi kullanamadıklarını söylüyordu. Her şeye rağmen, her başlangıç umuttur…
7046ac81aa37
[ "c4", "hplt2", "vngrs" ]
Peugeot Ocak 2016 Kampanyası Fransız otomotiv devi Peugeot, geçtiğimiz aylarda başlattığı kampanyalarla büyük ses getirmeyi başarmıştı. Peşi sıra gelen kampanyalar sayesinde geçen seneyi iyi diyebileceğimiz bir yerde kapatan marka, bu seneye de kampanyalarla girerek ivmeyi devam ettirmek istiyor. İlk olarak Peugeot’nun en fazla talep edilen modellerinden birisi olan 208 için özel bir indirim başlatıldığından söz etmek gerekiyor. Eğer ki sıfır bir Peugeot 208 sahibi olmak isterseniz 3 Bin TL’lik indirimden faydalanma imkanınız bulunuyor. Peugeot’nun bir diğer popüler modeli olan 308 için ise 6 Bin TL’lik indirim uygulandığını söylemek gerekiyor. Peugeot’nun SUV segmentte piyasaya sürdüğü 2008 modeli için ise başlatılan finansman desteği sayesinde maddi anlamda kendinizi çok zorlamadan kredi kullanabiliyorsunuz. 30 Bin TL’lik krediyi %0,89’luk faiz üzerinden 24 ay vadeli olarak kullanabiliyorsunuz. Eğer ki 2008 modelini finansman desteği olmaksızın almak isterseniz 6 Bin TL’lik indirimden de faydalanabilirsiniz. 2016 Peugeot 3008 modeli için ise gene %0,89’luk faiz oranıyla 24 ay vadeli olarak 30 Bin TL’lik finansman desteğinden yararlanma imkanınızda bulunuyor. Ayrıca 3008 modelinde de peşin alımlarda 6 Bin TL’lik indirimler söz konusu. Peugeot 508 modelinde ise otomatik vites, dizel versiyonlarda 9 Bin TL’lik indirimler olduğunu unutmamalısınız. Peugeot’nun hafif ticari sınıftaki modeli Partner Tepee için ise faizsiz 20 Bin TL’lik finansman desteğini 20 ay vadeyle kullanabilirsiniz. Bir önceki yazımız olan Renault Aralık Ayı Kampanyası başlıklı makalemizde Renault, Renault Fiyatları ve Renault Kadjar hakkında bilgiler verilmektedir.
611a61c97869
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Jaguar XE 2015 İncelemesi Jaguar, XE modeli ile gerçektende çarpıcı bir araç elde etmişe benziyor. Aracın ön tarafından kullanılan geniş mazgallar, hava girişini arttırdığı gibi araca daha karakteristik bir görünüm de kazandırmış durumda. Aynı havalandırmaların aracın çamurluk kısmında ve aracın üst bölümünde de kullanıldığını belirtmemiz gerekiyor. Kısacası dış görünüm olarak oldukça başarılı bir araç diyebileceğimiz Jaguar X için aynı şeyleri iç tasarımda söyleyemiyoruz. İn tasarımın biraz sönük kaldığını belirtmemiz gerekiyor. Gelelim kaputun altında yatan canavara. 2.0 litrelik benzinli V8 motor ile güçlendirilen Jaguar XE, 8 ileri otomatik şanzıman ile donatılmış durumda. 0-100 km’si 5.1 saniye olan araç, genel olarak bakıldığında başarılı diyebileceğimiz modeller arasına girmeyi başarıyor. Bir önceki yazımız olan Volvo V40 Cross Country İnceleme başlıklı makalemizde Volvo, Volvo V40 Cross Country ve Yeni Nesil Volvo V40 hakkında bilgiler verilmektedir.
bcb153642e47
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Aradan sekiz gün geçmiş olmasına rağmen Van’da depremde kaç kişi yaşamını yitirdi, kaç kişi kayıp ve kaç kişi yaralı halen net olarak açıklanmıyor. Hükümetin başı Tayip Erdoğan hamaset nutukları atmaya, bakanları ise resmen halkla dalga geçmeye devem ediyor. Örneğin başbakan yardımcısı ve koordinatör bakan Beşir Atalay neden dışarıdan kurtarma ekibi istemediklerini, ‘ilk önce kendi gücümüzü denemek istedik’ diyerek cevaplayabiliyor. Kürt halkı bir taraftan Van depreminin yaralarını sarmaya çalışırken, diğer taraftan kimyasal silahlarla katledilmiş, vücutları paramparça edilmiş kızlarını ve oğullarının cenazelerini kaldırıyor. Kürtler hem deprem, hem de savaş nedeniyle cenaze kaldırırken AKP’nin polisi ise her yerde Kürtlere ve demokrasi güçlerine terör estirmek için mesai üstüne mesai yapıyor. Türk medyası ise rejimin kirli ve Kürt düşmanı yüzünü gizlemek için artık sıfatlarında hükmünü yitirdiği, tarifi imkansız bir kara propaganda yürütüyor. AKP polisi ‘KCK operasyonu’ adı altında aralarında Profesör Büşra Ersanlı, yayımcı, yazar ve gazeteci Ragıp Zarakolu ve BDP yönetici ve üyelerini gözaltına alıyor, Türk medyası ise hiçbir ahlakı kural tanımadan bu saygın insanların başbakana suikast hazırlığı içinde olduğunu yazacak kadar alçalıyor. AKP basını sadece bununla kalmıyor. Malatya morgunda parçalanmış Kürt cesetlerini görmüyor. Ama Türk medyası 10 Ekim’de Türk ordusunun hava saldırısı sonucu 6 arkadaşı ile birlikte yaşamını yitiren HPG askeri konsey üyesi Yücel Halis için yaptığı bir haberde kara propagandanın da sınırlarını aşarak, Latin Amerikalı yazar Jorge Luis Borges’in değdi gibi alçaklığın evrensel tarihini yeniden yazıyor. Örneğin, Bugün gazetesinin yaptığı gibi alçaldıkla alçalıyor. Bugün gazetesi Yücel Halis için AKP’nin polis akademisinde hazırlanan ve geçtiğiz aylarda ilk önce Sabah gazetesi tarafından pazara sürülen üç kuruş etmez bir yalana sarıldıktan sonra, Halis’in ailesinin dini vecibelerinden dolayı Cemevinde yapmak istedikleri törene saldırıyor. Alevilere ve her dinde, inançta kutsal olan cenazeye açıktan hakaret ediyor. Gazete parçası bu polis bülteni Bugün gazetesi Pazar günü ‘Cem evinde şok tören’ manşetiyle yaptığı kara propaganda haberinde sözüm ona Yücel Halis’in 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal kültür şenliklerinde yaşanan katliamın emrini verdiğini yazıyor. Sivas katliamının kimler tarafından gerçekleştirildiği, bu katliamda kimlerin rol aldığı Aleviler, Kürtler ve kamuoyu tarafından çok iyi biliniyor. Bugün gazetesi ve Sivas katliamını AKP adına gizlemeye çalışan, gerçekleri karatmaya çalışan Türk medyası çok iyi bilmelidir ki meydan sanıldığı kadar boş değil. Şu kadarını belirtelim ki, şuanda AKP’de olan bazı milletvekillerinin de bizzat katıldığı Sivas katliamı olduğu gün Yücel Halis merkezi İstanbul'da bulunan, onlarca muhabiri, çalışanı devlet güçleri tarafından infaz edilen Özgür Gündem Gazetesi'nin Müessese Müdürüydü. Şimdi Bugün gazetesinin yaptığı gibi o günde Türk basını, Sivas’ta Alevileri, Kürtleri ve demokrasi güçlerini hedef alan 35 kişinin yanarak can verdiği katliamı gizleme çabasındaydı. Sadece, ama sadece Yücel Halis’in müessese müdürü olduğu gazete, yani Özgür Gündem gazetesi gerçeği manşetine taşıyacaktı. Gazete ‘devlet yönetiminde katliam; 40 ölü’ manşetiyle devletin, katillerin ve Türk basının katliamı gizleme telaşına ağır bir darbe vuracaktı. Hile ve yalanlarını tuzla buz edecekti. Yücel Halis Koçgirili bir Kürt. İnandığı dava uğruna dağların yolunu tutmuş ve bu uğurda yaşamını yitirmiş bir özgürlük savaşçısı. Dünde Türk devleti ve medyası özgürlük isteyenlere düşmandı, bugünde öyledir. Yücel Halis’inde takipçisi olduğu büyük Kürt direnişçisi Seyit Rıza’nın 1937’de idam sehpasına yürürken neden ‘Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun’ diye haykırdığı, şimdi daha iyi anlaşılıyor. ANF NEWS AGENCY
ae108c91e4f9
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Turbonun Motordaki Önemi Bir önceki yazımız olan Aracin lastik basinclari mutlaka üreticinin önerdigi gibi mi olmalidir başlıklı makalemizde Lastik basıncı ve Lastik basıncı nasıl olmalı hakkında bilgiler verilmektedir.
55e3072a1d9f
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Finansbank Standart Taşıt Kolay Kredisi Finansbank’tan son yılların en avantajlı taşıt kredisi kampanyası geliyor. Hafif araçlar ve binek araçlara yönelik düzenlenen kampanya ile Finansbank’a gidenler yeni araçlarıyla eve dönüyor. 0 Km’den 8 Km’ye kadar dilediğiniz hafif araç veya binek araçlara sahip olmak isteyen müşteriler, bütçelerine en uygun ödeme seçenekleri ve ödeme planlarıyla hayalini kurduğu araçlara kavuşuyor. 50bin TL’ye kadar olan taşıt kredilerinin yüzde 70’lik kısmını, 50bin TL’nin üzerindeki kredilerin ise yüzde50’li lik kısmını karşılayan kredi ile dilediğiniz araca sahip olabilirsiniz. Ayrıca ikinci el araçlarda kredi alımında kasko değeri de dikkate alınıyor. Bir önceki yazımız olan Vokswagen Finans Hep Yeni Paket Kampanyası başlıklı makalemizde Güncel Volkswagen Kampanyanları, Nisan Ayı Volkswagen Finans ve Nisan Volkswagen Finans hakkında bilgiler verilmektedir.
1ae60bc98f17
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Diyarbakır'ın Lice İlçesi'ne bağlı Şenlik Köyü'nün Hambas mezrasında, 2008'de, meydana gelen patlama sonucu ölen 12 yaşındaki Ceylan Önkol ile ilgili bağımsız bir rapor hazırlayan Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer, Önkol'un tahra ile patlayıcıya vurmadığını, aksine savunma pozisyonundayken hayatını kaybettiğini belirtti. Önkol ailesinin avukatlarının talebiyle rapor hazırlayan Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Biçer olaydan sonra Lice İlçe Jandarma Komutanlığı'nın olay yeri inceleme birimi ve Başkomiser İrfan Özhan'ın düzenlediği bilirkişi raporlarını, Lice Cumhuriyet Başsavcılığı'nın adli muayene tutanağını; olay yerinde çekilen yedi ve adi muayene sırasında çekilen 20 ayrı fotoğraf inceledi. Biçer bu belgelerle ilgili raporunda "Düzenlenen belge ve tutanaklarda eksiklikler, tanımlama ve değerlendirme hataları ve uzmanlık alanı dışı yorumlar bulunmaktadır" dedi. Otopsi usulüne uygun değil; hatalı Biçer, Önkol'un vücudu üzerindeki yaralardan ölüm şekline dair şu değerlendirmede bulundu: *Adli tıp uzmanı bulunmayan ve usulüne uygun yapılmayan otopsilerde değerlendirme, deliller eksik ve hatalıdır. Değerlendirme tek pratisyen hekim tarafından yapılmış, vücuda yayılan partiküllerin saptanması için radyoloji inceleme gerektiği halde yapılmamıştır. *Vücutta tanımlanan lezyonlar ve fotoğraflar, patlamanın kişinin önünde ve ayaklarından belli bir mesafede uzaklıkta gerçekleştiği düşünülmektedir. *Ellerde kopma ve kırıkların bulunmaması ve ön kolda görülen yaralanmalar (her iki kol ve önkolda yaraların kolun iç arkaya bakan yüzeyde olması) kolların önde, savunma pozisyonunda olduğu sırada isabet ettiğini düşündürmektedir. *Vücuttaki lezyonlar ve fotoğraflar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; patlamanın kişinin müdahalesi olmaksızın önünde yerde veya yere yakın olarak meydana geldiği, kişinin eli veya elinde bulunan bir nesneyle müdahale ettiği düşünülmemektedir. Patlayıcıya tahra ile vurmadı Biçer, "Önkol'un yerde bulunan bir patlayıcıya elindeki tahra ile vurması sonucunu öldüğünü" iddia eden Başkomiser Özhan'ın düzenlediği bilirkişi raporunun kesinlik taşımadığını belirtti. Biçer bu konuyla ilgili şu değerlendirmeleri yaptı: *Olay yeri incelemesi ortamda yetkin olmayan kişilerin müdahalesi sonrası ve iki gün sonra yapılmıştır. Patlamaya ait delillerin (ağaçlarda araştırma izin, telef olduğu belirtilen oğlak, tahra) incelenip incelenmediği ya da hangi yöntemlerle incelendiği raporda yer almamış, buna karşın bomba uzmanı olarak imza atan bilirkişi vücuttaki yaralanmalardan yola çıkarak patlamanın kişinin elindeki tahra ile meydana geldiğini ileri sürmüştür. *Tahrada görülen deformasyon bomba mühimmatına vurulma sırasında olaşabileceği gibi, patlama merkezine yakın olarak bulunan kişinin elinde veya üzerinde bulunması durumunda da oluşabilir. Raporun tamamını buradan Okuyabilir ve isterseniz pdf formatında İndirebilirsiniz;
75235bf0b957
[ "fineweb2", "hplt2" ]
İnsanlığın dünyaya bakış açısı zorlu bir sınavdan geçiyor. Doğa artık hep bildiğimiz düzeninden uzaklaşmış durumda. Olması gerekenler olmuyor, olmaması gerekenler oluyor. Ekolojik denge bozukluğu bilimsel deney ve yöntemlerin de artık tanımlamada zorlandığı bir hal içerisinde. Kapitalist modernite Tanrının harikulade bir itinayla dizayn ettiği dünya üzerinde yaşanabilir olma niteliğini yitiriyor. Sonu gelmeyen çatışmalar, toplumlar arasında yüzyıllardır devam eden kin ve çözümsüzlüğün artarak sürmesi, insanın yalnızlığı, soyutlanmışlığı ve umursamazlığı, derinleşen ekonomik krizler… Kızıldereli Sefi Seattle’nin ‘Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.’ dediği gerçeklik bu yaşadığımız gerçeklik olsa gerek! Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın özellikle de ‘Özgürlüğün Sosyolojisi’ adlı eserinde yaşanan sorunların nedenlerini çok köklü bir şekilde analiz ederek, özellikle de ‘ çözüm formülleri ‘ açısından uygulanması elzem olan derin görüşler bulunmaktadır. Burada üzerinde durmak istediğimiz husus ‘son ırmağın kurumaya, son ağacın yok olmaya, son balığın ölmeye doğru gittiği Kürdistan Coğrafyası ( Kürt Sorunu ) ve bu gerçeklik karşısında önemle üzerinde durulması gereken ‘Aydın Gerçekliği‘ dir. Aydın kelimesi, hem münevver hem de entellektüel bir anlama sahip. Münevverliği düşünür Farabi tarafindan Türk Dil Kurumuna giren ve tenvir kelimesinden türemiş ‘aydın, aydınlatılmış ‘ anlamına gelip ‘ entellektüel ‘ kullanımını da Sanayi Devrimi ile otomasyona geçen bilim dalları, yeni kollar ve alanlar, yeni donanımlarının gelişmesiyle ‘bilim, teknik ve genel anlamda kültürel gelişmelere ‘vakıfiyeti ile tanımlanan bir anlama sahip. Aydına aydınlık vasfını veren, her haksızlığa karşı uyanık, entellektüel, daima refleks sahibi bir şuurdur. İtirazdır, isyandır. Hükümlerini zevi-l’ehsas değil, akla göre veren insanlardır. Tarihte ‘aydın duruşu’ denildiğinde hiç şüphesiz ki hepimizin aklına ilk gelen Sartre’ dır. Simon de Beauvair "Sartre'la Konuşmalar ve Veda Töreni" adlı eserinde, Fransa'da 60'lı yıllarda meydana gelen olaylara bilfiil katılışını şu şekilde açıklar "Fransız aydını son elli yıldan beri halk ile olan ilişkisini yitirmiş, bir anlamda ona yabancılaşmıştır. Sartre’nin bu değerlendirmesi, Marks’ın ismini değiştir, uyar dediği Türk aydın gerçekliğine uyarlanabilinecek en yalın ifadedir. Yakın tarih acısından yarım asra doğru giden PKK öncülüklü Kürt özgürlük hareketi ve Kürt sorunu karşısında ‘aydın gerçekliği ‘ içler acısıdır. Bu yarım asırda bırakalım sorunun çözümüne dönük bilfiil katılışını, sorunun kangrenleşmesinde ve Türk kamuoyunu halkını manipüle etmede neredeyse öncü bir rol oynamıştır. Taraflar savaşır, bu savaş sürecinde taraflar taraflı olarak haklılıklarını dillendirirler. Aydın münevverliğin gereği olarak halkı aydınlatmak, doğrudan yana tavır koymakla sorumludur. Tek tek yorum ve yazılanlara bakılarak da söyleyebileceğimiz bir şey varsa o da Aydının, bu savaşın derinleşmesinde çözümsüzlüğün bu düzeye gelmesinde çok ciddi bir rol sahibi olduğudur. 30-40 bin insanın ölümünde bunca acının yaşanmasında pay sahibidir. Konuşacağı ve yazacağı birkaç kelime ile nice ölümleri engelleyebileceği gibi sebebiyette vermesi kaçınılmazdır. Yarım asırlık savaş bu anlamda savaştan nemalanan aydın bir zümre de yaratmıştır. İsimlerinin önüne ‘stratejisyen ‘ , ‘ terör uzmanı ‘ , ‘ akademisyen ‘ vs. vs. sıfatları verdiren bu savaşın nemasıdır. Münevverlikleri ve entellektüelikleri tartışma konusu olan bu zümre, var olmalarının yegane koşulları bu savaşın sürmesindedir. Dikkat edilirse sıcak savaş temaslarının yaşanmadığı dönemlerde ‘stratejisyen ‘, ‘ terör uzmanı ‘,’ akademisyen’lerin sesi sedası çıkmaz. Çünkü varlık sebepleri ‘savaş üzerinedir. Savaşta olmayınca aksi-seda kesilirler. Nasıl ki büyük silah şirketleri savaş(lar)ın bitmesini istemiyorlarsa bu kesimlerde istemezler. Kimileri bu değerlendirmeyi ağır görüp bütün aydınların bu kefede değerlendirilmesini büyük bir haksızlık olarak görebilirler. Bütün aydınlar olmayabilir. Çok onurlu ve çok ciddi bedeller ödeme pahasına duruş sahibi olan insanlar da vardır. Fakat kabul edelim ki azımsanmayacak bir yüzde ve kamuoyuna ciddi şekilde yön verip manipüle eden birinci kategoriye girenlerdir. Sınırlı sayıda duruş sahibi olan aydınların yanı sıra belki de en tehlikeli pozisyonda kalan sorunun öznesi olmayan, pasif ve dönemsel çıkışlarla yetinip tutarlı bir duruşun sahibi olmayan kesimdir. Dostluğu da düşmanlığı da aydınlığı da tartışma konusu olanlar! İnsanları geçmişleriyle değerlendirmek bir noktadan sonra doğru bir yaklaşım olmayabilir. Bırakalım kimi sıfat ve tanımlamaları vicdan sahibi olan bir noktadan sonra yaşanan acı gerçeklikleri görmezden gelemez. Kürt Halkının görkemli direnişi ve kararlı duruşu karşısında sessiz kalmak bir noktadan sonra imkansızlaşıyor. Kürt Halkı bu savaş sürecinde insana mahsus olan kimi beşeri özelliklerini bile yitirdi. ‘Korku nedir bilmeyen bir yürüyüşle mücadelesini sürdürüyor. Kürt Halkı acı ve zulümden yana görebileceği ve yaşayabileceği her şeyi fazlasıyla yaşadı. Hem de akıl almaz bir şekilde. Acı, zulüm kanıksanmaz, kanıksanmamalı da. Kürt Halkı da mevcut umursamazlığıyla kanıksadığından değil var olma sebebinin bu duruş ve yürüyüşte olduğunun derin idrakında olduğu içindir. Dost bildiklerine seslenişi, ortaklaşma çağrı ve mesajları en doğal hakkı olsa gerek. Eskiler nede güzel söylemişler: “Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz de eşit oluruz. ‘ Eşitlenmek, ortaklaşmak sorunun çözümün de vazgeçilmezdir.Son dönemlerde vicdan sahibi aydınların bu anlamda taraflarını netleştirmesi anlamlıdır, değerlidir. Ve kesinlikle sistemin soruna böyle şuursuzca yaklaşımlarının önüne geçmede çok ciddi bir etki gücü olacaktır. Kürt Hareketi hiçbir zaman ‘benden yana taraf ol ‘ diye bir talep sahibi olmamıştır. İyi niyetli, vicdan sahibi her aydının değerlendirme ve önerilerini kaale alan önemseyen bir yaklaşım içinde olmuştur. Belki de çoğu insanın hak etmediği değer ve hassasiyeti vermiştir. Buna karşılık sorunun öznesi ol! Halkın yaşadığı bu acıyı gör! Bu kural dışı savaşa karşı bir çığlıkta sen ol! Söylemek kadar doğal bir şey de olmasa gerek. Yakın tarihte KCK 4. Hamle sürecini başlatıp, bu hamle sürecine seferberlik ruhuyla yaklaşılması gerektiği belirtmişti. 4. Hamle süreci Kürt Hareketi, kadroları ve Kürt Halkının yani sıra bu seferberliğe katılması gerekenlerin başında aydınlar gelmektedir. Tarihsel sorumluluğun bir gereğidir. Kürt Halkı ve Hareketi yarım asra dayanan bir zamanda tek başına yürüdü. İçine girdiğimiz siyasal gelişmeleri ele aldığımızda bu süreç çokta uzamayacaktır. Bu yıllarda kim ne katabildiyse ve ne yapabildiyse yapabilmeli, yapmalıdır. Zamanın ruhu an’dır, an’a atfedilen anlamdır. An’ın sorumluğu yerine getirilmediği taktirde, geçmişe dair pişmanlıkların, hayıflanmaların, keşkelerin, kıymet-i harbiyesi olmaz. Bu son yıllarda dost olarak, taşıdığımız misyonların gereği olarak ne yapabilmeliyiz. İstenilen imkansız şeyler değil, aydın olmanın kaçınılmaz gereği ve zorunlulukları! Baran Qewm
a91e05433a3b
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Böyle bir döneme neden gerek duyulduğunu, bu dönemin neden gündeme geldiğini aydınlatmamız gerekmektedir. Devrimci Halk Savaşı’nın neden gündeme geldiği, buna niye ihtiyaç duyulduğu sorularını sormadan, bunu doğru ve yeterli bir biçimde aydınlatmadan Devrimci Halk Savaşı doğru anlaşılamaz. Dolayısıyla da onun gereklerine de doğru ve başarılı yanıt verilemez. Nasıl ki Devrimci Halk Savaşı’nın nasıl bir tarihi miras üzerinden yükseldiğini, gündeme geldiğini doğru ve yeterli anlayamadan böyle bir savaşı başarıyla yürütebilmek mümkün değilse, aynı biçimde böyle bir savaşın neden gündeme geldiğini de doğru anlayamazsak, yine bu savaşın gereklerini yerinde ve zamanında başarıyla yerine getiremeyiz. Doğru ve tam anlayamayız, onun stratejik ve taktik çerçevesini doğru ve yeterli bilince çıkartamayız, dolayısıyla da üzerimize yüklediği görev ve sorumlulukların gereğini pratikte yeterli, başarılı bir biçimde yürütemeyiz. O bakımdan bu soruyu sormamız ve cevaplamamız gerekmektedir. “Bunlar doğal stratejik gelişmeler, peş peşe ekleniyorlar. Dolayısıyla Dördüncü Stratejik Dönem parti ve mücadele tarihimizin stratejik dönemi, Devrimci Halk Savaşı dönemi olacaktı ve bu biçimde gündeme geldi” denilirse yanlış olur. Belki Devrimci Halk Savaşı diye bir şey hiç gündeme gelmeyebilirdi bile. Bırakalım böyle bir zorunluluk olmasını, onun gündeme gelmesini gerektiren zorunlu nedenler vardır. Bunların görülmesi gerekmektedir. Yoksa öyle bir doğal seyir değildir. Bunları, sanki stratejik aşamalarmış gibi, önceden belirlenmiş özgürlük mücadelesinin doğal stratejik aşamalarıymış gibi değerlendiremeyiz. Bundan önceki stratejik aşamalara yaklaşımımız da öyle olamaz, Devrimci Halk Savaşı olgusuna yaklaşım da hiç böyle olamaz. Dördüncü Stratejik Dönem, Devrimci Halk Savaşı değil de, barış dönemi de olabilirdi. Örneğin barışçıl inşa stratejisi uygulaya bilirdik. Ekonomik kalkınma ağırlıklı bir stratejik mücadele ve çalışma dönemi olabilirdi. Fakat bunlar olmadı. Yeniden bir savaş durumu gündeme geldi. Bu savaşın hedefi olarak da, “Varlığını Koruma Ve Özgürlüğünü Kazanma” yı koyuyoruz. Demek ki Kürt halkının hala varlığını koruma sorunu vardır ve varlığı tehdit altındadır. Hala soykırım saldırıları devam etmektedir. İnkâr ve imha sistemi aşılamamıştır. Özgürlüğünü kazanma, ulusal özgürlüğünü kazanma bile gündemdedir. Bu, Kürt toplumunun, ulusunun hala özgür olmadığını ifade etmektedir. Bu kadar uzun süreli bir özgürlük mücadelesi yürütülmüş olmasına rağmen, yine üç stratejik mücadele aşama yaşanmasına rağmen, hala ulusal özgürlüğün kazanılmış olma durumu söz konusu değildir. Özgürlük sorunu vardır. Ulusal özgürlük ihtiyacı hala temel bir gündem olmaktadır. Bütün bunlar, daha önceki stratejik dönemlerde amaçlananın tam başarılamamış olduğunu göstermektedir. Bizim için bu durum, ciddi bir özeleştiri konusu olmaktadır. Önderlik, “30 yılın özeleştirisi verilsin” derken bunu kastetmektedir. Otuz yıl içerisinde yaşanmış üç stratejik dönemde, bu stratejik mücadelelerin önüne koyduğu temel amaçlar tam başarıya ulaşmamıştır. Dolayısıyla hareket henüz tam başarılı olamamıştır. Daha ortaya çıkış süreciyle birlikte kendine misyon biçtiği, önüne birincil ve temel görev olarak koyduğu görevi, tamı tamına başaramamıştır. Burada bir başarısızlık veya yeterli düzeyde başarılı olamama, dolayısıyla yetersizlik durumu vardır. Bu yetersizliğin özeleştirisi vermek gerekiyor. Bu durumu her şeyden önce yetersizlik olarak görmek gerekiyor. Normal bir seyir olarak görülmemelidir. Bizde “Dördüncü Stratejik Dönem veya Devrimci Halk Savaşı süreci” denildimi sanki böyle peş peşe eklenen stratejik dönem, çok normal, hem de yeni bir gelişme yaşıyoruz gibi bir durum biçiminde algılanıyor ve değerlendiriliyor. Bunlar yanlıştır ve öyle bir durum söz konusu değildir. Koşullar değişiyor ve bu koşullar bizim önümüze böyle bir mücadele yolunu çıkartıyor. Öncesinden bazı görevler başarıyla, yetkince yerine getirilmiş olsaydı, şimdi böyle bir görev veya stratejik mücadele durumu önümüze görev olarak gelmezdi. Bu anlamda tarihsel bir mücadele yürütülmüş, öyle kolay kolay anlaşılamayan, hazmedilemeyen, mucize düzeyinde başarılar yaratılmış olsa bile, PKK’nin önüne koymuş olduğu temel siyasi hedefleri gerçekleştirmiş olma durumu henüz sonuca gitmemiştir. Bu, bizim eksikliğimiz, yetersizliğimiz ve başarısızlığımızdır. Şimdi yeni bir stratejik mücadele dönemine girerken, Önder Apo, “30 yılın özeleştirisi verilsin” derken bunu ifade etmektedir. Üçüncü Stratejik Dönem’de yapılamayanların bu sefer yapılması gerektiğini belirtiyor. Yoksa “geriye dönüp özeleştiri veriyoruz, hatalarımız olmuş, eksikliklerimiz bulunmuş” diyerek günah çıkarma yaklaşımı içinde olmak değil de, şimdiye kadar yapılamayanı yapmamızı, başarılamayanı bu sefer hem de yüksek bir oranda başarmamızı istemektedir. Özeleştiri vermek, bunu gerçekleştirmeyi içermektedir. PKK, 1977 yılında Kürt sorununu çözme görevini koydu önüne. Programı ortadadır. O program, Birinci Stratejik Dönem’de de hedefti. Bu programı gerçekleştiremedik. Bu yönlü belli gelişmeler yarattık ama farklı durumlar, olaylar, siyasi, askeri koşullar ortaya çıktı. Mücadele stratejisini değiştirmek durumunda kaldık. Program hedefini başaramadık. Program gündemde kalmaya, temel amacımız olmaya devam etti. Uluslararası sisteme, Türkiye demokrasi hareketinin durumuna, yine kendi mücadelemizin, gerillanın gelişim çizgisine dair partinin öngördükleri, parti çizgisinin içerdikleri gerçekleşmiş olsaydı, ’91 ve ’92 yılında Uzun Süreli Halk Savaşı’yla önümüze koyduğumuz hedefi gerçekleştirmiş olacaktık. Bu gerçekleşmeyecek bir husus da değildi. Sadece Kürdistan’da süren mücadele, ’90’ların başında Türk ordu ve devlet sisteminde yarattığı sarsıntı dikkate alınırsa, bu mücadele çizgisine uygun bir biçimde daha güçlü geliştirilseydi, aynı biçimde Türkiye’deki demokratik halk hareketi tarafından tamamlansaydı, uluslararası sistem de buna güç ve destek verseydi, bu devletin arkasında değil NATO, kim olursa olsun param parça olurdu. Gümbür gümbür devrilir giderdi. Şimdi NATO da, Amerika da Ortadoğu’da birçok diktatörü, devleti ayakta tutamıyor. Halkların gücü karşısında öyle kolay ayakta kalmak mümkün değildir. Fakat bazı koşullar yerine gelmedi. Sovyet sisteminin durumundan biz sorumlu değiliz. Türkiye’de demokratik halk devriminin durumundan da biz sorumlu değiliz. Bunları sahipleri yapamadılar. Tarihsel olarak onlar zaten eleştiriyi hak ediyorlar ve mahkum ediliyorlar. Fakat biz de, Kürdistan’da gerilla savaşının gereklerini doğru ve başarılı bir biçimde yerine getirme, onu Botan-Behdinan hattında kurtarılmış alana taşırma gücünü gösteremedik. Türkiye ve uluslararası alanda stratejik olarak öngörülenler gerçekleşmedi, ama Kürdistan’da da önemli bir gelişme imkanı ortaya çıktı. Botan devrimci savaş merkezi haline geldi. Kuzey’de serhıldanlar patlak verdi. Ulusal diriliş devrimi gelişti, halk isyanı başladı. Güney’de buna dayalı olarak bir isyan durumu, boşluk ve bir federe devlet oluşumu gerçekleşti. Irak yönetiminin, Güney Kürdistan üzerindeki egemenliği ortadan kalktı. Kuzey ile Güney’i birleştirme, Kuzey için Güney’den destek alma, Botan’ı Behdinan’dan destekleme, Botan ve Behdinan’ı birleştirme fırsatı oluştu. Bunu değerlendiremedik. Bunlar bizim mücadelemizden etkilenerek, ortaya çıkan fırsatlar oldular. Bizim yürüttüğümüz mücadeleden, gerilla savaşından kopuk, bağımsız gelişmeler kesinlikle değildir. Ama oluşumunda katkımız olan fırsatları, doğru ve yeterli bir biçiminde değerlendirme gücü gösteremedik. Türkiye’de ve uluslararası alan cephesinde aleyhimizde gelişmeler oldu, ama Kürdistan cephesindeki gelişmeler lehimizeydi. Bunu daha büyük bir gelişmeye dönüştürebilirdik. Bunu yapamadık. Siyasi diyalogun ve müzakerenin önünü açacak bir askeri etkinlik gösteremedik ve kurtarılmış alan yaratamadık. Dolayısıyla Kürt sorununun siyasi çözümünün önünü açamadık. Halbuki bunun verileri oluşmuş ve olgunlaşmıştı. Sonuçta 1993 yılından itibaren zayıf verilerle stratejik değişiklik yapmak, siyasi çözüm arayışına girmek zorunda kaldık. Siyasi çözüm zemini yaratılmadıysa, neden ateşkes ilan edildiği, öyle bir sürece girildiği sorulabilir. Hiçbir siyasi zemin yaratılamamış değildi. Bu anlamda belli bir siyasi zemin vardı. Fakat bu zemin zayıftı. Serhıldan düzeyi her an katledilmeye, tasfiye edilmeye açıktı. Gerilla, bu serhıldanı da ayakta tutacak bir askeri etkinlik gösteremedi. Hâlbuki nicelik olarak da, nitelik olarak da sağlamasının önü önemli ölçüde açılmıştı. Dolayısıyla oluşan imkan ve fırsatları yerinde, güçlü bir biçimde değerlendiremedik. Sonuçta zayıf temellere dayalı olarak, siyasi çözüm arayışına girdik. Daha doğrusu demokratik, siyasi mücadeleyi geliştirerek, ona dayanarak, öyle bir mücadelenin etkisiyle, siyasi çözüm sürecini geliştirebilir miyiz arayışına girdik. Düşman da bu zayıflığa dayanarak topyekun savaşı dayattı ve bizi imha ve tasfiye ile yüz yüze getirdi. Zayıf olarak var olan siyasi çözüm imkanlarının, siyasi çözüme dönüşmesini engelledi. Bu, açık bir durumdur. Bu bakımdan eksik kalmıştır. Botan-Behdinan savaş hükümeti planlaması hayat bulmuş, bu alanda kurtarılmış bir bölge oluşturulmuş, bir askeri hakimiyet sağlanmış olsaydı, o güce dayalı olarak siyasi çözüm arayışları çok daha farklı olurdu. Siyasi diyalog ve imkanlarının artması çok daha farklı gelişirdi. Ama biz onu sağlayamadık. Bu konuda ciddi eksikliklerimiz oldu; gelişen koşulları zamanında okuma ve onun ortaya çıkardığı fırsat ve imkanları başarıyla değerlendirecek adımları atmada zayıf kaldık. Siyasi mücadele süreci açısından da, süreci yürütemedik. Örneğin 1993 yılının Mart ayında ateşkes ilan edildi, ama bu ateşkesten ne anladık? Hareket olarak buna ne kadar hazırdık, ateşkesle ne yapmak istedik, nasıl yaklaştık, onun ortaya çıkardığı fırsat ve imkanları nasıl anlayıp değerlendirdik? Bu konuda çok geri bir planda kaldığımız bir gerçektir. Bırak böyle anlamayı, değerlendirmeyi tam tersine bireysel arayışların, çeteci eğilimlerin en fazla bu dönemde gündeme geldiğini, erken iktidar hastalığının bu dönemde zuhur ettiğini bilmekteyiz. Önderlik düzeyi belli bir çaba harcadı, yoğun bir değerlendirme yaptı, kamuoyunu böyle bir sürece hazırlamaya çalıştı. Fakat onlar da yeterli olmadı, eksik kaldı. Zaten Önderlik de bunun için özeleştiri vermektedir. Dolayısıyla çeteciliğin, Gladyo’nun darbesi, hakimiyeti ve saldırıları gelişme imkanı buldu. Onları önleyemedik. Komplolarla bu sürecin tasfiye olup tekrar imha ve tasfiye amaçlı çok ağır bir topyekûn saldırının halkımıza ve hareketimize dönük gelişmesi yaşandı. 1995, ’96 ve ’97 süreçlerinde de siyasi sürecin önünü açıcı bir askeri etkinlik, başarı gösteremedik. Bu doğrultuda Önderliğin hazırladığı planları -taktik planları- gerilla olarak başarıyla hayata geçiremedik. Burada da yetersizliklerimiz oldu. Örneğin Çelik Operasyonu ve onun karşısındaki duruş, ikinci Güney savaşı, yine ’97 yılında araziye dayalı kurtarılmış alan yaratma planıyla Önderlik, Türk devletine etkili bir askeri darbe vurarak, siyasi diyalogun önünü açacak bir sonucu yaratmayı hedefliyordu. Fakat biz bu üç planlama döneminde de bunu sağlatacak askeri başarıyı gösteremedik. Eğer siyasi diyalogun önü açılamadıysa, bunda gerilla cephesinin yetersizliklerinin önemli payı vardır. Bunların özeleştirisini vermemiz gerekmektir. Bu süreçler öyle soyut süreçler değildir. Çok somut süreçlerdir. Sadece mütevazılık olsun diye, “yetersizliklerimiz olmuştur” denilmiyor. Yetersizlikler, somut planlamalar çerçevesinde olmuştur. Savaştık, fakat bu savaşın bir hedefi vardı. O hedefi başardık mı, başarmadık mı? Bu hedefi de biz değil, Önderlik ve parti belirledi. Önderliğin koyduğu hedefler başarıldı mı başarılmadı mı? Doğru anlamamız, değerlendirmemiz gereken husus bu olmaktadır. Bu sürecin ardından 1 Eylül 1998 yılında gerçekleştirilen üçüncü tek taraflı ateşkes süreci geldi. Orada hiç varlık gösteremedik. Sürece uluslararası komplo dayatılmasına rağmen, komployu anlamaktan ve ona karşı mücadele yürütmekten uzak düşen, dolayısıyla Önderlik gerçeğinden neredeyse bütünüyle kopan bir durumu yaşadık. 15 Şubat komplosu, biraz da bunun sonucunda gerçekleşti. 15 Şubat komplosu engellenemez değildi. Kuşkusuz Kürdistan’da mücadele zordu, düşman saldırılarını boşa çıkartmak, zayıflatmak öyle kolay bir iş değildi. Ama “mücadele edilemezdi” diye bir durum da söz konusu değildir. Tam tersine, mücadele fırsat ve imkânları az-çok vardı. Doğru değerlendirilseydi bu tür sonuçlar önlenebilirdi. Belki öyle hemen kolay, ucuz başarı elde edilemez, çözüm yaratılamazdı, ama 15 Şubat gibi bir olay da engellenebilirdi. Ona da fırsat verilmeyebilirdi. “Engellenemezdi, mutlaka olurdu” demek kesinlikle yanlıştır. Nitekim zaten dört ay boyunca engellendi. 9 Ekim 1998’den, 15 Şubat 1999’a kadar engellendi. Bunun hepsi mücadeleyle oldu. Doğru tutum ve etkili mücadele, komplonun başarısını önlüyordu. Gerekli duyarlılık gösterilebilse, çizgiden kopuş olmasa 15 Şubat bu şekilde olmayabilirdi. Komploya karşı mücadelenin seyri çok daha farklı bir biçimde gelişebilir, devam edebilirdi. 2003 yılında AKP iktidara gelir gelmez Önderlik, üç aylık süre tanıdı ve ona göre hazır olsaydık, AKP daha bu kadar güçlenmeden, hegemonya kurmadan onu zorlayabilirdik. Ona, siyasi çözüme dönük adımlar attırabilirdik. Fakat bırakın öyle yapmayı, yine Önderlikten koptuk ve neredeyse tasfiye oluyorduk. Hareketin, ABD ve AKP’nin kuyruğuna takıldığı, çok tehlikeli bir süreç yaşadık. Bu da öyle doğal bir durum, bir zorunluluk değildi. Bizim hata ve eksikliklerimizin sonucuydu. Çizginin gereklerini doğru anlayıp örgütleyemeyen, pratiğe geçiremeyen yönetim ve kadro duruşunun bir sonucuydu. Daha sonra da 2005 yılından itibaren diyalog adı altında bir süreç geliştirildi. 2006 Ağustos ayında bu çok daha da ileri götürülüp bazı çevreler araya girdiler. Buna biraz karşılık vermeye çalıştık, ama beş-altı yıl geçmesine rağmen hala ciddi bir sonuç yoktur. Hala çok az sonuçlarla hareket ediliyor. Elbette hiçbir sonuç yok değil. Önderlik ile avukatların haftalık görüşmesi bile buraya bağlıdır. Bunlar, Türkiye’nin iyi niyetiyle, hukuk devleti olmasıyla gerçekleşmiyor. Böyle sanılıyorsa bile bu büyük bir yanılgıdır. Her şey karşılıklı pazarlıklarla, mücadele sonucu olarak gerçekleşmektedir. Önderlikle görüşmeler oluyor. Buna bir tür diyalog denilmekte. Bu görüşmeler, aleni ve açık hale geldi, kamuoyuna biraz yansıdı. Bunlar elbette basit hususlar değildir. Bunları küçümsememek gerekiyor. Bunlar da önemli gelişmelerdir, ama yeterli değildir. Henüz herhangi bir sonuç yoktur ve Kürt sorununun siyasi çözümü gerçekleşmemiştir. Siyasi programımız, hedeflerimiz açısından ele alıp baktığımızda da ortada somut gerçekleşmiş bir sonuç yoktur. O halde burada da başarı yoktur. Yani istediğimiz sonucu alamadık. Burada da belli gelişmeler yarattık. Nasıl ki baştan beri yenilgiler hep önlendiyse bu süreçte de önlendi. Halk direnişi korunup sürdürüldü. Fakat Kürt sorununun siyasi çözümü de gerçekleşemedi. Bunların hepsi bizim yetersizliklerimizin bir ifadesi, başarılı olamamanın sonucu olmaktadır. Burada yarım bir başarı durumu vardır. Önderlik bu durumu, hep tekrar, “ne zafer ne de yenilgi” durumu olarak değerlendirdi. Belli kazanımlar var, yenilgi de önleniyor, ama zafer de yoktur. Tam başarıya da gidilmiyor. Program olarak önümüze koyduğumuz hedefleri, tam gerçekleştiremiyoruz. Dolayısıyla Kürt sorununun siyasi çözümünü sağlayabilmiş değiliz. Bu da bir realite, durum ve bizim eksikliğimiz, başarısızlığımız oluyor. İşte mevcut durumda yeniden “Varlığını Koruma Ve Özgürlüğünü Kazanma” nın, temel hedef olarak önümüzde durmasının esas bir nedeni budur. Bütün bu süreçlerdeki yetersizliklerimiz, siyasi çözümü yaratamayışımız hala PKK’nin ve Kürt halkının önüne “Varlığını Koruma Ve Özgürlüğünü Kazanma” mücadelesini yürütmeyi görev olarak koymaktadır. Bunun için önümüze yeniden, daha büyük bir savaş gündeme geliyor. Devrimci Halk Savaşı Stratejisini, uygulamak zorunda kalıyoruz. Yoksa Devrimci Halk Savaşını yürütmeyi çok istediğimiz, toplum savaşmayı çok istediği, savaş delisi olduğu ve savaşsız yaşayamadığımız için değildir. Yine tek ve çözümleyici yolun, geliştirici olanın Devrimci Halk Savaşı Stratejisi olmasından dolayı değildir. Devrimci Halk Savaşını gerektiren nedenleri ortadan kaldıramadığımız içindir. “Varlığını Koruma Ve Özgürlüğünü Kazanma” gibi büyük bir savaşla sağlanabilecek görevlerin hala önümüzde duruyor olmasından dolayıdır. Önümüzdeki görevler bunlar olmasaydı, gündeme Devrimci Halk Savaşı gelmezdi. Varlığını korumak, savunma yapmayı ifade etmektedir. Varlığa dönük tehlike olduğu için savunma savaşı verilecektir. Özgürlüğünü kazanmak, soykırımı durdurmaktan ve yıkmaktan geçmektedir. Karşımızda tepeden tırnağa şiddete bürünmüş bir sömürgeci ve soykırımcı rejim var. Böylesi bir durumda bu rejimi, savaşarak etkisizleştirebilir ve aşabilirsin. Devrimci Halk Savaşı onun için gündeme gelmektedir. Bu bakımdan bunda eksikliklerimizin, yetersizliklerimizin, başarısızlıklarımızın temel bir etkisi vardır. Bir boyutu kesinlikle bu olmaktadır. Diğer bir boyut, Kürt sorununu çözüme götürecek bir zihniyet ve siyasetin karşımızda oluşmamasıdır. Siyasi çözüm çabalarının tasfiye edilmiş olması, siyasi çözüm güçlerinin imha ve tasfiyeye maruz bırakılmış olması bunda rol oynamaktadır. Demokratik siyaseti bir çözüm aracı olmaktan çıkararak, gündeme yeniden tek çare olarak Devrimci Halk Savaşını getiriyor. Bu noktada Üçüncü Stratejik Mücadele Döneminde yaşananları doğru anlamak gerekmektedir. Önderlik son dönemlerde bu konuları çok somut olarak formüle edip tanımladı. Siyasi çözüm zemini her oluştuğunda, buna bir komplo dayatılmaktadır. Komplocu saldırılarla, bu zemin tasfiye edilmektedir. Hem Kürt, hem Türk hem de devlet cephesinden siyasi çözüm için oluşan zeminler komplocu saldırılarla tasfiye edildi. 1993 ve ’94 dönemlerini ifade etmeye çalıştık. Savaşın nasıl dayatıldığını, yeni gelişmekte olan siyasetin nasıl tasfiye edildiğini, halk hareketine katliam, sindirme ve pasifikasyonun nasıl dayatıldığını değerlendirmeye çalıştık. Diğer yandan Türkiye siyasetinin, demokratik güçlerin nasıl sindirildiklerini, en önemlisi de devlet içerisinde Kürt sorununun çözümüne eğilim duyan güçlerin, -bunlar cumhurbaşkanı, kuvvet komutanı da olsalar- nasıl komplolarla yok edildiklerin iyi bilmekteyiz. Bunu Erbakan kliğinin 1997 yılında tasfiyesinde de net bir biçimde gördük. Bu çabaların birçok dış dayanakları da vardı. İçerde de önemli ölçüde çözüm imkanı ortaya çıkmıştı. Özellikle askeri operasyonların başarısız kılınması, böyle bir duruma belli bir zemin de sunuyordu. Fakat tasfiye ve Gladyo saldırıları dayatıldı ve bu ‘Ergenekon’ denilen Gladyo’nun planlı dayatma ve saldırılarıyla bu zemin tasfiye edildi. 2001 ve 2002 yılında uluslararası komplonun imha amacı başarısız kılındıktan sonra oluşan siyasi çözüm imkanları da Ecevit kliğinin tasfiyesiyle ortadan kaldırıldı. Bunları 2001 Şubatında anayasa kriziyle, mali krizin ortaya çıkartılmasıyla, ardından Ecevit hükümetinin küresel mali sistem tarafından kuşatılmasıyla gördük. 2002’de en güçlü olduğu, sözde Avrupa birliğine girme hazırlıkları yaptığı, böyle olduğunu sandığı bir dönemde bir anda nasıl paramparça olup devrildiğini gördük. O dönemde Ecevit’e dönük sadece siyasi komplolar da sürmedi, fiziki saldırılar da geliştirildi. Özal’ınki gibi olmadı ama -şimdi Ergenekon yargılamalarında ortaya çıkıyor- neredeyse hiçbir şeyi olmadığı halde öldüreceklerdi. Başbakan bile olsa bu tür saldırılardan kurtulması kolay olmadı. Nitekim zaten ne Ecevit’in kendisi fiziki olarak yaşayabildi, ne de siyasi olarak hükümeti o saldırılardan sonra yaşayabildi. Şimdi geriye AKP dönemi kalmıştır. AKP’yi iyi çözmeye çalışıyoruz. 2005 Ağustosunda genelkurmayla, hükümet bir tartışmaya girdiler. 23 Ağustosta, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplandı ve orada topyekun mücadele kararı çıktı. Sözde bu topyekun kararını genelkurmay savundu ve kamuoyuna duyurdu. Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti, Ankara ve Diyarbakır’da yaptığı açıklamalarda, Kürt sorununun çözümünden yana bir tutum geliştirmek istediğini kamuoyuna duyurdu. Daha sonra Şemdinli olayı gelişti. Kontrgerilla yeniden devreye konuldu. Hükümet ve genelkurmay arasında yoğun bir mücadele oldu ve sonuçta anlaşma yapıldı. Uzlaşmaya vardılar. Şimdi bazıları genelkurmayın çözüm istediğini ama AKP’nin reddettiğini söylüyorlar. Oysa Hilmi Özkök, topyekun mücadele kararını açıklayan genelkurmay başkanıydı. Tayyip Erdoğan’ın, Ankara ve Amed’deki açıklamaları da biliniyor. Muğlaklaştırılan, karıştırılan bir durum var. Görüntüde AKP bir çözüm arıyordu, genelkurmay ya da Ergenekoncu bazı güçler bunu engellediler gibi görüldü. Bu yönlü bir iç mücadele yaşandı. Genelkurmay, hükümet görüşmeleriyle uzlaşma oldu. En son Tayyip Erdoğan, Yaşar Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesi tam bir uzlaşmaya yol açtı. Bu, hala devam eden bir uzlaşmadır. Bu, PKK’nin tasfiyesi üzerinde anlaşma ifade eden bir uzlaşmadır. Aralarında işbölümü yapmış durumdalar. AKP bu tasfiye operasyonunun ekonomik, siyasi, psikolojik yönünü yürütüyor, genelkurmay ise askeri boyutunu yürütmektedir. PKK’nin tasfiyesi üzerinde iktidarı bölüşüyorlar, uzlaşıyorlar. Ordu genelkurmay başkanlığı, devleti ve iktidarı, AKP’ye bu nedenle teslim etmiş bulunuyor. Eğer bugün AKP bu kadar iktidar hegemonyası geliştirebilecek bir düzeye geldiyse, bunun sonucunda geldi. 1 Ekim 2006 yılında beşinci tek yanlı ateşkes gündeme geldi. Birçok çevre çağrıda bulunmuştu, aracılık yapacaklardı. DTP’den, ABD’ye kadar, oradan Güney Kürdistan yönetimine kadar birçok aracı vardı. Fakat ateşkes olduktan sonra, hiç kimse verdiği söze sahip çıkmadı, sözünün gereğini yerine getirmedi ya da getiremedi. Her ne olduysa bunlar gerçekleşmedi. 2007 seçimleri gündeme geldi. Seçimden sonra ABD ile de anlaşarak, kendi içlerinde de birleşerek, aralık başından itibaren topyekun savaş konseptini hayata geçiren bir saldırı içine girdiler. Savaşı sadece Kuzey ile sınırlı tutmadı, Güney’e de yayıp sarkıttılar. ABD’yle, Güney Kürdistan yönetimiyle, Irak’la bir tür uzlaşma ve ortak operasyon yürüttüler. Bunu 2008 Şubatında kara operasyonuna dönüştürmek istediler. Zap operasyonunda istenen sonucu alamamaları, saldırının kırılması askeri boyutta Türk genelkurmayını başarısız kıldı. Ardından ideolojik baskı yürüttüler. Önderlik üzerinde baskıları tırmandırdılar. O da Önderlik ve halk direnişiyle kırıldı. Geriye 29 Mart 2009 seçimleri kaldı; “bu seçim referandumdur” dediler. Kim kazanırsa onun olacaktı. Seçimde DTP, büyük bir başarı elde etti. AKP, Kürdistan’da gerçekten de yenilgi aldı. Referandumu açık bir biçimde, Kürt demokratik siyaseti kazanmış oldu. Bu da Kürt sorununun siyasi çözüm zeminini güçlendirdi. Güçlü bir demokratik, siyasi zemin ortaya çıkardı. Çözüm istenmiş olsaydı bundan daha iyi bir ortam olamazdı. Fakat hareket olarak buna fırsat vermek için 13 Nisanda ilan ettiğimiz çatışmasızlığa, 14 Nisanda, hemen bir gün sonra, AKP hükümeti demokratik siyaseti tasfiye etmeyi amaçlayan, halkın siyasi soykırım operasyonları dediği kapsamlı bir operasyon saldırısı başlattı. Demokratik siyaseti, Kürt sorununun siyasi çözümünün zemini yapacağına, oluşmuş bu zemini tasfiye etmek için, hiçbir hukuk kuralı dinlemeyen bir saldırı içerisine girdi. Bir de bunun adına “açılım politikası” dedi. Sözde Kürt açılımı yapıp Kürt sorununu çözüyor. Ama Kürdün özgür iradesini, siyasi iradesini tasfiye etmeyi, imha etmeyi hedefliyor. Dıştalayıp cezaevine dolduruyor. Bu, “Kürdü de biz temsil ediyoruz, Kürt sorunu çözülecekse de biz çözeriz. Kürtler irade olacaksa da, AKP iradesiyle olurlar” anlamına geliyor. AKP de Kemalizm’in “bu ülkeye komünizm gelecekse de biz getiririz” mantığıyla hareket ediyor. 1924’ten itibaren oluşan resmi ideolojinin, tam temsilcisi konumundadır. İdeolojik kavramları çok kullanmıyor, ama siyasi olarak tamı tamına o çizgiyi yürütüyor. Sonuçta DTP’yi de kapattılar, İmralı’da 17 Kasım darbesini yaptılar, belediye başkanlarını tutukladılar. Bu tutuklama operasyonu hala devam etmektedir. Tutuklu sayısı iki bin beş yüzü aşmış durumdadır. KCK operasyonu adı altında özgür Kürt iradesine asla fırsat vermiyorlar. Nerede biraz özgür demokratik bir örgütlenme, kıpırdanma oluyor ve eyleme dönüşüyorsa derhal oraya baskın düzenliyorlar. Tutuklayıp hapse koyuyorlar. Her hafta 40-50 kişi gözaltına alınıyor, 15-20 kişi tutuklanıyor. Demokratik siyaset yapma imkanı bırakılmamıştır. Kelaynak kuşu gibi ortada üç-dört milletvekili bırakmışlar. Demokratik kamuoyunu onula manipüle ediyorlar, ama özde örgütleme yapacak, toplumu temsil edecek, demokratik konfederalizmi örgütleyecek, Kürt demokratik toplum örgütlülüğünü ortaya çıkartacak bütün kurumları kapatıyorlar, kişileri zindana koyuyorlar. Bu açık bir durumdur. Büyük bir tasfiye hareketidir. Siyasi çözüm zeminini tümden kurutmadır. Gelinen nokta böyle bir noktadır. Yüzde on seçim barajının, Kürt iradesinin meclise yansımasını engellemek için konduğu her zamankinden daha açık hale gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla 12 Haziran seçimleri açısından böyle bir durum var. Seçim bir siyasi çözüm aracı olmaktan çıkmıştır. Siyasi diyaloga yaklaşımları da ortadır. Ortada herhangi bir yetkisi olmayan, sadece bizi oyalamak, kandırmak, zaman kazanmak amaçlı, tatlı dilli sözler söyleyen bir oyalama sistemi var. Yoksa öyle gerçekten de bir diyalog, müzakere, Kürt sorununa çözüm arama durumu söz konusu değildir. Aslında siyasi soykırım operasyonlarının sürmesine, demokratik siyasetin tasfiye edilmesine, fırsat-zemin yaratmak için biz engelleniyoruz, biz ona vesile yapılıyoruz. Direniş hareketi, tatlı sözlerle susturularak, demokratik siyaseti tasfiye edecek operasyonlar yürütülüyor. Böyle bir komplo ve oyun geliştiriliyor. “Hareket ederseniz, teröristsiniz deriz, dolayısıyla önünüzü kapatırız, ondan sonra da biz istediğimiz kadar tutuklarız. Seçime sokmayız, gel sandıkta yarışalım deriz. Hapse koyar, siyaset yapmaya izin vermeyiz” demektedir. AKP’nin bu yaptığına göz boyama değil, çocuk kandırma bile denilemez. Çocuk kandırırken hiç değilse ağzına bir şeker verirsin, biraz tatlı koyarsın, onun karşılığında kanar. Bizimkinde o da yoktur. Şiddet dayatıyor, hapse koyuyor. “Hapse koyuyorum daha ne istiyorsun!” diyor. Bir tane Diyarbakır milletvekili vardı, “eskiden öldürülüyordunuz, biz hiç olmazsa hapse koyduk, yaşıyorsunuz, daha ne istiyorsunuz!” diye ifade ediyordu. AKP’nin Kürt sorununa çözümü, özgür Kürde yaklaşımı budur. “Öldürmeyeceğiz, hapiste kalacaksınız, biz de iktidar da kalacağız. Buna razı olmazsanız tüm gücümüzü kullanır sizi buna razı ederiz” demektedir. Seçim çözüm aracı olmaktan çıkmış, diyalog bir oyalama ve tasfiye aracı olmuştur. Siyasi soykırım operasyonları sürmektedir. Demokratik siyasete iki seneden beri imha ve tasfiye dayatılmaktadır. Kürdistan’da siyasi mücadele yürütmenin, demokratik siyaset yapmanın koşulları yoktur. Demek ki ne siyasi mücadele yürütebiliyoruz, ne de siyaset zemini vardır. AKP tam bir oyun oynamaktadır. Hep bir beklenti yaratıyor. Bir de tehdit ediyor. Bizi hep İmralı tehdidi altında tutuyor. Devrimci Halk Savaşı bir de bu durumdan dolayı gündeme geliyor. Siyasetin hiçbir alanı artık çözüm alanı değildir. Çözüm olma imkanı yoktur. Ne görüşmeyle çözüm bulabiliyoruz, ne seçimle çözümün önünü açılabiliyoruz, ne siyasi mücadele yürüterek, siyasi örgütlenmeye yaparak çözümü zorlayabiliyoruz. Geriye, Devrimci Halk Savaşı kalıyor. 12 Eylül 1980 ardından bize dayatılana benzer bir durum dayatılıyor. 12 Eylül 1980 ardından dayatılan, silah zoruyla imha ve tasfiyeydi. Şimdi ise demokratik ve siyasi çalışmalara dayatılan, hukuk ve zindan zoruyla imha ve tasfiyedir. Geriye direnmek dışında herhangi bir yol bırakılmıyor. İşte temel bir direniş biçimi olarak da Devrimci Halk Savaşı böyle gündeme geliyor. Direnme dışında, diğer yollar kapatılmıştır. Açıkmış gibi görünmesi bir hiledir. Bu konuda birçok çevre oyuna geliyor; BDP’den tut, aydınlara kadar çoğu oyuna gelmektedir. Sanki önü açıkmış gibi görüyorlar. Halbuki öyle bir durum yoktur. Hepsi oyun, hile, oyalama, ondan sonra kendi bildiğini kabul ettirmedir. Bu hareket, bunu kabul edemez. Biz artık böyle oyalanamayız. Bu durumun izahını yarın yapamayız. Böyle kabul ettik mi, PKK çizgisinden kopmuşuz demektir. Ortada Apocu çizgi kalmaz. Biz de o reformist-milliyetçi akımların içerisine düştüğü durumların içerisine düşeriz. Bu bir çizgi duruşudur. Direnmenin yolu ve biçimi de Devrimci Halk Savaşıdır. Dördüncü Stratejik Dönemin Devrimci Halk Savaşı, yeni bir savunma direnişi olarak gündeme gelmesi buradan kaynaklanıyor. Bu gerçeğin iyi görülmesi, anlaşılması ve anlatılması gerekmektedir. Bu herkese anlatılmalıdır. Çünkü bu, tersyüz ediliyor. Sanki gelişmeymiş gibi gösteriliyor. İyi bir durum olarak gösteriliyor. Bize, “sabredin” deniliyor. Bunu sadece dışımızdakiler demiyor; sağımızda-solumuzda, etrafımızda olanlar da söylüyorlar. Toplum maniple edilmeye çalışılıyor. Bu yanlıştır ve onlara fırsat vermemek gerekiyor. Öyle olmak demek, kendi çizgimizden çıkarak yavaş yavaş Kemal Burkay çizgisine gitmek demek olur. Kemal Burkay çizgisinin de, Kürdistan’a hiçbir şey kazandıramayacağı, teslimiyetten ve işbirlikçilikten başka hiçbir şey elde edemeyeceği açıktır. PKK öyle bir çizgiye düşemez. Düştü mü, tasfiye olmuştur demektir. Tasfiye olmayıp kendi çizgisine ve tarihine uygun davranacaksa o zaman direnip savaşacaktır. Varlığını Korumak Özgürlüğünü Kazanmak için ne yapmak gerekiyorsa, hangi bedeli ödemek gerekiyorsa mutlaka ödeyecektir. Bunun başka yolu yoktur. Devrimci Halk Savaşı, 1981 yılında nasıl savaş tek çare olarak gündeme geldiyse, başka yollar kapatıldıysa, şimdi de aynı biçimde gündeme gelmektedir. Başka hiçbir yol yoktur. İdeolojik mücadele yürütme yolu yoktur. Bütün medyayı ele geçirmişler. Başka hiç kimseye nefes alma imkanı bile bırakmıyorlar. Siyasi mücadele imkanı yoktur. Polisi örgütlemiş, orduyu, generallerini, komutanlarını, kuvvet komutanlarını tutukluyor. Bu AKP oyununun, hilesinin kesinlikle bozulması, maskesinin düşürülmesi, AKP hegemonyasının kırılması gerekiyor. AKP eliyle şimdi çok sahte, sinsi, ikiyüzlü ve hileli bir biçimde bir imha ve tasfiye operasyonu yürütülmektedir. Artık bunun planlı bir operasyon olduğundan hiç kuşku duymamak gerekiyor. Mevcut haliyle AKP’nin verebileceği bir şey yoktur. Aslında şimdiye kadar birçok şey yapabilirdi, ama yapmadı. “Yapmaz ve yapamaz” dememek de gerekiyor. Şimdiye kadar istemediği için yapmadı. Yoksa Kürtlerle ittifak yapsa, PKK ile ilişki ve ittifak içerisine girse, Kürt sorununun çözümünü öngörseydi, Türkiye’de demokratik çözüm yapmada, cumhuriyeti demokratikleştirmede en güçlü, en hızlı adımı atabilirdi. O zaman gerçek anlamda İslami akımın ve toplumun sorunlarının çözümünün de önü açılırdı. Onu da yapamadı. AKP’nin mevcut politikaları, İslami toplumun sorunlarını da çözmüyor, tam tersine AKP’nin iktidarını güçlendiriyor. Yeni bir iktidar gücü, hegemonik güç ve yeni bir oligarşik güç yaratıyor. Öyle “şu kesimin, bu kesiminin sorununu çözüyor” denilemez. Kürtlerin sorununu çözmüyor da, sanki İslami toplumun sorunlarını mı çözüyor! Alevilerin sorununu mu çözüyor! Azınlıkların sorunlarını mı çözüyor! Hiçbir sorunu çözmüyor. Hepsine el atıyor, çözüyor gibi görünüyor, çözüm beklentisi yaratıyor. Varolanı biraz cilalayıp devam ettiriyor. Bu biçimde zaman kazanarak kendi iktidarını güçlendiriyor. Bu artık açığa çıkmıştır. Bu anlamda birinci hedef AKP’dir ve mutlaka aşılmalıdır. AKP hegemonyasına kesinlikle fırsat ve izin verilmemelidir. Tüm hareket ve halk düzeyinde bunu bir tutum olarak artık net, kesin bir biçimde benimsememiz gerekmektedir. Bu da bize AKP’nin mevcut durumunu aşacak, bir direniş mücadelesi yürütme görevi yüklemektedir. Bu direniş mücadelesini, Devrimci Halk Savaşı olarak tanımladık. Bundan başka çare yoktur. AKP’nin hileleri, sinsiliği, oyunları Kürt halkına böyle bir direnişi dayatmaktadır. Kenan Evren nasıl ki silah zoruyla, baskıyla, şiddetle savaşı, direnmeyi dayattıysa, Tayyip Erdoğan da Kenan Evrenin öbür yüzü biçiminde, biraz cilalanmış, hile ve oyun kazanmış bir biçimde, hukuk şiddetini dayatarak, direnmeyi zorunlu kılıyor. Birisi silahı kullandı, diğeri hukuku kullanıyor. İkisi de baskı, sömürü ve şiddet aracıdır. Hukuk, ona bağlı olan zindan, savaştan daha az bir baskı, şiddet, köleleştirme aracı ve alanı değildir. Savaşın varolduğu gün, hapishane de var olmuştur. Bugüne kadar da ikisi birlikte derinleşerek gelişmiştir. İktidar ve devlet güçlerinin elinde özgür insanları, özgür toplumları, kadını, emekçileri köleleştirmek, iradesini kırmak, teslim almak için en sert bir biçimde bu araçlar kullanılmıştır. Bugün bu, zirvede kullanılıyor. Bu bakımdan AKP de 12 Eylül darbesinin öteki yüzü biçimindedir. Bazıları buna “sivil darbe” diyorlar. Bu yanlış değildir. Tayyip Erdoğan kişiliği Kenan Evren kişiliğine çok benzemektedir. Çok abartılı ve aynı zamanda çok kompleksli bir kişiliktir. Kenan Evren de meydanlara çıkıp “vatandaşlarım görüyor musunuz, bu memleketi sadece siviller mi yönetebilirmiş? Bakın, ben de bir asker olarak nasıl güzel yönetiyorum” diyordu. Şimdi Tayyip Erdoğan da sabahtan akşama kadar da değil, akşamdan sabaha kadar medyanın karşısına geçiyor; “sadece siyasal bilimler fakültesi okuyanlar mı bu ülkeyi yönetebilir? İlahiyatçılar da yönete bilir. Ben ilahiyat fakültesi okumuşsam Başbakan olamam mı? Bakın ne güzel olmuşum” diye kendini övmeye çalışıyor. Bu anlamda çok kompleksli bir kişiliktir. Türkiye’nin iki kültürsüz adamı, başına bela olmuş durumdadır. Birisi Türk generallerinin en kültürsüzü olan Kenan Evren’di. Türkiye’yi on yıl yönetti. Diğeri ise sivil siyasetin en kültürsüz adamı olan Tayyip Erdoğan’dır. O da on yıldır Türkiye’yi yönetiyor. Böyle kendilerini abartan, çok bencil, bireyci bir diktatörlük eğilimleri var. Kompleksli kişilikler, fırsat ve imkan bulurlarsa her şeyi yaparlar. Nitekim şimdi Tayyip Erdoğan ve AKP biçiminde örgütlediği güruh, bunu yapıyor. Gerçekten de Türkiye’nin başına bela olmuş durumdalar. 12 Eylül faşist askeri darbesinden hiç de az bela olan bir konumda değildir. Öyle basit yaklaşmamak da gerekiyor. Necmettin Erbakan’a ne yaptıkları ortadadır. O, bir ihanet hareketidir. Bizden kaçıp ihanet eden Ferhat ile Botan’ın, Tayyip Erdoğan’ı örnek almaları boşuna değildir. PKK’ye, Önder Apo’ya ihanet ederken Tayip Erdoğan’ı örnek almaları, onun da benzer bir ihaneti yapan kişilik olmasından dolayıydı. Bunlar, aynen Rusya’nın Yeltsin’ine benziyorlar. Boris Yeltsin Rusya’ya ne yaptıysa, aynı şeyi yapıyorlar. Kendilerini var eden gerçeğe ihanet ederek, ileri fırlıyorlar. Dolayısıyla hep o konumdadırlar. Yani bir kaygı içerisindeler. Hep bir saldırı halindeler, çünkü biliyorlar ki açığa çıkar. Hafif bir değerlendirme olursa, maskeleri düşecek ve gerçek yüzleri açığa çıkacaktır. En kirlenmiş insan duruşuna sahip oldukları görülecek, lanetleneceklerdir. Ona fırsat vermemek için de hep böyle bencillik taslıyorlar. Bu abartı, kendini beğenmişlik buradan ortaya çıkıyor. Mevcut durum kesinlikle böyledir. Bu halde nasıl ki ’80’li yıllarda direnerek 12 Eylül faşizmini aşmak gerektiyse, şimdi 2010’lu yıllarda da yine benzer bir biçimde, ama yeni bir paradigmayla, yeni bir program temelinde, yeni strateji ve taktiklerle, ama benzer bir öz içeren güçlü direniş temelinde, AKP faşizmini aşmamız gerekiyor. Bunun başka yolu ve çaresi yoktur.
8ed0ba5c3665
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Konsey’den yapılan kısa açıklamada, “Seyda, Dr. Burhan Galyun’un ardından Suriye Ulusal Konseyi’nin yeni lideri seçilmiştir” ifadesi kullanıldı. SUK başkanlığına seçilmesinden sonra açıklama yapan Seyda ise, Suriye hükümetinin ‘son ayakları’ üzerinde durduğunu belirterek, birçok kentte kontrolünü kaybettiğini söyledi. Seyda, “Hassas bir döneme giriyoruz. Rejim son ayakları üzerinde. Katliamlar ile saldırılar mücadele içinde olduğunu gösteriyor” dedi. Seyda, SUK'taki temel görevinin ise "reform ve yapısını değiştirmek" olarak tanımladı. Uzun yıllardır İsveç’te yaşayan, Batı Kürdistan’lı felsefe doktoru Abdulbasit Seyda’nın Kürt sorunu konusunda herhangi bir geçmişi bulunmuyor. SUK’un dişilişkiler sorumlusu Basma Kodmani, daha önce yapmış olduğu bir açıklamada, hem Kürtler, hemde muhalefet içerisinde tanınmayan Seyda için “Suriye’ye ve Kürt sorununa çok bağlı ama ılımlı birisidir. Yani Kürtlere ve diğer tüm azınlıklara verilen bir mesajdır” demişti. Suriye iç muhalefetin temsilcisi Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi Başkan Yardımcısı ve PYD’nin lideri Salih Muslim Muhammed, Seyda’nın SUK’un başına getirilmesi konusunda “Az çok bildiğimiz biridir. Kendisi bir akademisyen ama hiçbir zaman Kürt sorunu ile ilgilenmemiş biridir” dedi. Muslim, ANF’ye dün yaptığı açıklamada, Seyda ailesinden daha önce soruna yakın duran insanların olduğunu belirterek, ancak Seyda’nın batılı güçlerin belli hesapları doğrultusunda öne çıkarıldığını söylemişti. Irak Devlet Başkanı Celal Talabani örneğini göstererek, Arap kamuoyunun Seyda’yı kabul edeceğini sanmadığını ifade eden Muslim, “Kürtler için yapacağı bir şey yok” dedi. SUK’un halkla bir bağlantısının kalmadığını ifade eden Muslim, “Uluslar arası güçlerin elinde bir oyuncağa dönüştüğünü herkes biliyor artık” dedi. Muslim, ayrıca mevcut durumda Suriye’nin önünde uluslar arası müdahale veya barış gücünden oluşan iki yol bulunduğunu belirterek, uluslar arası güçler dengesinin müdahaleye izin vermediğini, bundan dolayı BM gözlemcilerinin 3-4 bin kişilik Barış Gücü’ne dönüştürülmesinin son çare olduğunu belirtti. Muslim, aksi durumda yaşanacak bir iç savaşta Suriye diye bir şeyin ortada kalmayacağını belirterek, Hula ve Humus bölgelerinde yaşanan katliamların iç savaş belirtileri olduğunu kaydetti.
05f1285ffbd4
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Behdinan - Partilerinin 33. kuruluş yıldönümünü kutlayan PKK Yürütme Komitesi, AKP hükümetinin faşist uygulamalarına dikkat çekerek, “Nasıl ki Doğan Güreş-Çiller şahsında somutlaşan beyaz Türkçü faşizm özgürlük mücadelesi karşısında yenilgiye uğratılmışsa, Fethullah Gülen-Erdoğan şahsında somutlaşan yeşil Türkçü faşizmi de hiçbir sonuç elde edemeden PKK öncülüğündeki Kürdistan halkının özgürlük mücadelesi karşısında daha ağır bir yenilgi almaktan kurtulamayacaktır” dedi.PKK Yürütme Komitesi, 27 Kasım mesajında partilerinin 33. kuruluş yıldönümünü kutlarken, Kürtleri serhıldanları yükseltmeye çağırdı. AKP’DEN TARİHİ BİR HESAP SORULACAK PKK’nin 27 Kasım mesajı şöyle: “Medya savunma alanlarına, Kuzey Kürdistan’ın her karış toprağına her gün ve her saat yağdırılan bombaların tonu ve yoğunluğu ne olursa olsun bunların hepsinin hareketimiz tarafından tersine çevrilerek AKP sömürgeci faşizmini mutlaka yenilgiye uğratacağı kesindir. Halkımız AKP faşizminin sürdürdüğü bu ahlaksız ve kuralsız savaş karşısında dün olduğu gibi bugün de özgürlükteki kararlılığını ve ısrarlı mücadele ruhunu daha da geliştirerek mutlaka tarihi bir hesap soracaktır. Önder Apo, ‘Kürt toplumunun demokratik ulus olarak inşa edilmesi, PKK’nin yeni kimlik döneminin başta gelen görevidir. Bu görevini başarması öncelikle kendi sistemini kapitalist modernite unsurlarının alternatifi kılmasıyla mümkündür.’ demektedir. Şanlı Partimiz PKK, resmi olarak otuz üç yıllık, genel olarak 39 yıllık destansı direniş ve mücadele yılını geride bırakarak, yeni bir mücadele yılına, sömürgeci Türk devleti tarafından en amansız tecrit ve baskı koşullarında esaret altında tutulan Önder Apo’nun ve Kürdistan halkının özgürlüğünü elde etmenin büyük zafer inancı, kararlılığı ve hazırlığıyla girmektedir. Partimiz PKK’nin ilk sözcüğünden, ilk ilişki, tartışma, örgüt ve eyleminden günümüze kadar, sömürgeciliğe, ihanete, her türden gericiliğe, sömürüye, adaletsizliğe karşı süren destansı mücadelesini yaratarak en zor koşullarda büyük bir bilinç, cesaret, fedakarlık ve kahramanlıkla yürüten Önder Apo’nun partimiz PKK’nin 33. Kuruluş ve mücadele yılını kutluyoruz. Partimiz PKK’nin 33. Kuruluş ve mücadele yılı tüm PKK militan, kadro, savaşçı, sempatizan, taraftar ve halkımıza, şehit ailelerine ve kardeş bölge halklarına kutlu olsun! PKK bir şehitler partisidir. Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin bugünlere gelmesinde en belirleyici olan, Partimizin kurucu Önder kadrolarından olan Haki Karer yoldaş ile başlayan, Halil Çavgun, Salih Kandal, Mazlum, Kemal, Hayri, Agit, Beritan, Zilan, Viyan, Şilan, Adil ve Nuda yoldaşlarla devam eden, Rüstem, Çiçek, Alişer, Baz ve Geli Tayare şehitlerinin şahsında tüm devrim şehitlerini saygı ve minnetle bir kez daha anıyor, anılarına özgürlük mücadelesini zaferle taçlandıracağımız sözünü yineliyoruz. Partimiz, 20. Yüzyılın başından itibaren ırkçı-şoven ittihatçılar tarafından başlatılan, Türk devletinin kuruluşundan sonra da devam ettirilen ve halkımızı tarihten silmeyi ve özgür toplum olmaktan çıkarmayı hedefleyen soykırım savaşına karşı, Kürt halkının var olma ve özgürlüğünü, onurunu kazanma savaşını başlatan ve kararlılıkla yürüten bir partidir. Bu açıdan 27 Kasım 1978’deki partileşme kararı esas olarak ulusal var olma ve ulusal direniş kararıdır. Bugün, halkımızın bu günü bir ulusal direniş günü olarak karşılamasının altında bu gerçeklik yatmaktadır. PKK, sömürgeci Türk devletinin kuruluş felsefesinde ve zihniyetinde bulunan Türk ulus-devlet stratejisiyle Kürt halkını tarihten, fiziki, kültürel soykırım ve asimlasyon yöntemiyle yok etmek isteyen politikalarına karşı, Kürt halkının varlığını kesinleştirme ve özgürlüğünü kazanmaya çalışmıştır. Sömürgeciliğin yok saydığı Kürdistan halkını, dünyanın en kalabalık ve Nato’nun büyük destek sunduğu ordusuna, gladyo yapılanmasına karşı büyük direniş, mücadele ve fedakarlıklarla Kürt halkını, kendi iradesiyle demokratik özerkliğini ilan edecek noktaya getirmiştir. PKK militan ve kadroları, Kürt halkının ve Kürdistan’ın özgürlüğü için hiçbir fedekarlıktan çekinmemişlerdir. İşkencelerde, ölüm oruçlarında, dağ başlarında ve sokaklarda canlarını Kürdistan özgürlük mücadelesine severek feda etmişlerdir. Bugün de, bu gelenek daha da derinleşerek sürmektedir. KÜRT HALKININ KAZANIMLARININ TEMELİNDE PKK VARDIR Bugün Kürt halkının elde ettiği tüm kazanımlar, demokratik uluslaşma için gerçekleştirdiği tüm birikimlerin temelinde Fethullahçı-AKP’li yeni soykırımcıların iddiasının tersine, PKK’nin bu büyük direnişi ve mücadelesi vardır. Hiçbir güç, hiç bir yalanla, çarpıtmayla bu gerçeği örtbas edemez. PKK, hiç kimsenin Kürt ve Kürdistan adına konuşmaya dahi cesaret edemediği dönemlerde ortaya çıkarak, kendisine, topraklarına, diline yabancılaştırılan, tarihinden habersiz, asimilasyonun pençesinde Türkleştirilerek kültürel soykırım kıskacına alınan, geleceğini sömürgecilikte gören, düşürülmüş bir toplumdan, kendi tarihiyle buluşan, kendi topraklarına ve tüm ulusal değerlerine bağlanmış yurtsever, demokratik bir toplum ortaya çıkarmıştır. Düşürülmüş, kendini inkar etmiş bir halk gerçekliğinden kendisi için düşünen, örgütlenen, direnen, mücadele eden ve savaşan bir halk gerçeğinin ortaya çıkması bir toplumsal, ulusal devrimi ifade etmektedir. PKK en büyük toplumsal devrimi kadın gerçekliğinde ortaya çıkarmıştır. Adı yok sayılan Kürdistanlı kadınlar bugün hem mücadelenin hem de toplumsal alanın her alanında öncülük rolünü oynamaktadırlar. Soykırım ve asimilasyon politikasıyla kendi gerçeğine yabancılaştırılarak geleceksizleştirilen Kürdistan gençliği de özgürlük mücadelesinin öncü güçlerinden birisi olmuştur. Emekçiler ise, kendi topraklarına, emeklerine ve özgürlüklerine sahip çıkacak düzeyi kazanmışlardır. Yok sayılan, katliam, baskı, işkence, soykırım, asimilasyon politikasıyla korkutulan, sindirilen Kürdistan halkı, bugün büyük bir direniş içinde, hem demokratik özerkliği inşa etmekte hem de serhıldanlarla ve özgürlük gerillasıyla savunmaya başlamıştır. Türk sömürgecilerinin özel savaşı başta olmak üzere, uluslar arası sermaye güçlerinin, yeşil gladyonun tüm çabalarına rağmen, Kürdistan halkı ilk günden itibaren eğer Önder Apo’nun ve PKK’nin açtığı yolda ilerliyorsa, bu Önder Apo’nun ve PKK’nin devrimci, demokratik, özgürlükçü, demokratik sosyalizm, politik ve ahlaki duruşundaki tutarlılığı ve ciddiyetinden kaynağını almaktadır. Kürdistan halkı, geleceğini PKK’nin özgürlük felsefesi, ideoloji ve yaşam tarzında bulmaktadır. YEŞİL TÜRKÇÜ FAŞİZM DE SONUÇ ALAMAYACAK PKK yürüttüğü mücadelesiyle beyaz Türkçü faşizme dayanan stratejiyi boşa çıkarmıştır. Şimdi ise Türk sömürgeci iktidarını eline geçiren F.Gülen cemaati ve AKP faşizmi Kürdistan ve Kürtler üzerinde soykırıma dayanan statüyü ‘bireysel haklar’ adı altında Kürt toplumunu ve demokratik kamuoyunu aldatmak istemektedirler. Özünde ise, Kürt halkı zamana yayılmış bir kültürel soykırım içinde Türk-ulus devletinin hammaddesi haline getirilmek istenmekte, Kürdistan ise Türkleşmenin yayılma alanı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Nasıl ki Doğan Güreş-Çiller şahsında somutlaşan beyaz Türkçü faşizm özgürlük mücadelesi karşısında yenilgiye uğratılmışsa, Fethullah Gülen-Erdoğan şahsında somutlaşan yeşil Türkçü faşizmi de hiçbir sonuç elde edemeden PKK öncülüğündeki Kürdistan halkının özgürlük mücadelesi karşısında daha ağır bir yenilgi almaktan kurtulamayacaktır. Medya savunma alanlarına, Kuzey Kürdistan’ın her karış toprağına her gün ve her saat yağdırılan bombaların tonu ve yoğunluğu ne olursa olsun bunların hepsinin hareketimiz tarafından tersine çevrilerek AKP sömürgeci faşizmini mutlaka yenilgiye uğratacağı kesindir. Halkımız AKP faşizminin sürdürdüğü bu ahlaksız ve kuralsız savaş karşısında dün olduğu gibi bugün de özgürlükteki kararlılığını ve ısrarlı mücadele ruhunu daha da geliştirerek mutlaka tarihi bir hesap soracaktır. Önder Apo, “Kürt toplumunun demokratik ulus olarak inşa edilmesi, PKK’nin yeni kimlik döneminin başta gelen görevidir. Bu görevini başarması öncelikle kendi sistemini kapitalist modernite unsurlarının alternatifi kılmasıyla mümkündür.” demektedir. Önceki yıllarda PKK demokratik ulus inşası için çok büyük fedakarlıklar yaparak tarihi birikimler sağlamıştır. Partimizin tüm kadro ve militanların yeni dönemdeki görevi ise demokratik ulusu inşa etmek ve savunmaktır. SERHILDANLARI YÜKSELTME ÇAĞRISI Partimiz PKK’yi yaratan Önder Apo’nun ağır bir tecrit altında tutulduğu, Kürt siyasetçileri, aydınları ve Türkiyeli dostlarına karşı siyasi soykırım operasyonlarının gerçekleştirildiği, gerillaya yönelik imha operasyonlarının aralıksız sürdürüldüğü, bölge ve dünyada PKK’nin yalnızlaştırılmaya çalışıldığı, öte yandan bölgemizde tarihi alt-üst oluşların yaşandığı bir dönemde PKK’nin 34. yılını karşılıyoruz. Tüm PKK militan, kadro ve savaşçılarını, AKP – Cemaat faşizminin saldırılarını yoğunlaştırdığı, Kürdistan halkının son direniş umudu Partimizi tasfiye etmeye çalıştığı bir dönemde temel görev, Önder Apo’nun ve Kürdistan halkının özgürlüğü için, her türlü yetersizliğini aşarak, dönemi zaferle karşılayacak bir tarzın, temponun sahipliğini yapmaya çağırıyoruz. Kürdistan’ın tüm parçalarında ve yurtdışında yaşayan yurtsever halkımız, tüm ulusal-toplumsal kazanımlarımızı yaratan Önder Apo’nun bugün ağır tecrit altında olduğunu görerek, PKK’nin 34. Kuruluş yılını büyük ulusal demokratik birliklerini yaratarak, tarihinin en görkemli ve en kararlı serhıldanlarını yükseltmeye, yiğit Kürdistan kadını ve kahraman Kürdistan gençliğini en onurlu görev olan gerilla saflarına katılmaya serhıldanlardaki öncü rolünü hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar güçlü yerine getirmeye çağırıyoruz.”
3dbe63494932
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Şimdi biz böyle bir soru sorabilir miyiz? Sorsak da bir anlamı olabilir mi? Olmayacağı ve dolayısıyla bizim de sormayacağımız açık. Oysa Başbakan Tayyip Erdoğan sorabiliyor, hem de çok rahat sorabiliyor! Basının karşısına geçip “Hatip Dicle’den başkası yokmuydu ki onu aday gösterdiler” diyebiliyor. Hatip Dicle’yi aday göstermiş olduğu için BDP’yi, milletvekili seçmiş olduğu için de Diyarbakır halkını suçlayabiliyor. Güya Tayyip Erdoğan’a göre, yaşanan krizin sebebi Hatip Dicle’nin aday gösterilip milletvekili seçilmesiymiş! Eğer böyle olmasaymış bu kriz yaşanmazmış! İşte Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakim olan zihniyet bu! Açık ki bu zihniyet çok benmerkezci, çok bencil ve kendine göredir. Kendisi için her şeyi hak görürken, başkaları için aday olmayı veya gösterilmeyi bile hak görmemektedir. Bu mantık bencil, antidemokratik ve diktatöryaldır. “Dinime küfreden bari Müslüman olsa” diye bir söz vardır. Bu sözleri söyleyen, bari kendisi bu durumlardan geçmemiş olsa! Oysa Tayyip Erdoğan’ın nasıl milletvekili ve başbakan olduğunu herkes çok iyi biliyor. 3 Kasım 2002 seçimlerinde adaylığı veto edildiğinde Tayyip Erdoğan ne yapmıştı? CHP ile gizliden nasıl uzlaşmış, Abdullah Gül hükümeti üzerinde ne kadar baskı yapmıştı? Özel yasal düzenlemeler yaptırarak kendisi için milletvekili ve başbakan olmanın kapısını açmıştı. Şimdi açığa çıkıyor ki, bu tür şeylerin hepsi Tayyip Erdoğan için doğal ve uygundur, yani olabilir; fakat sıra Hatip Dicle’ye gelince olmaz, böyle davranmak bireye özel çalışmak ve “yargıya talimat vermek” olur! Dolayısıyla Hatip Dicle’yi aday gösterip de milletvekili seçmek, bilinçli ve planlı olarak kriz çıkarmayı ifade eder! İşte Tayyip Erdoğan’ın mantığı bu! Bu mantık ne kadar bencil ve korkunç değil mi? Bu mantık Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ruhuna işlemiştir ve ülkeyi bu mantıkla yönetmeye çalışmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın anlayışına göre, demokrasi seçime girmek ve kazanmaktır. Seçime girer de hükümet olmayı kazanırsan, o zaman her istediğini yapabilirsin! Ne yapsan da hepsi demokrasi kapsamında olur! Belliki Tayyip Erdoğan’ın demokrasi anlayışı çarpıktır, tarihin gerilerinde kalan bir demokrasi anlayışıdır. Bu anlayışa günümüzde demokrasi demiyorlar, tersine “çoğunluk diktatörlüğü” diyorlar. Dolayısıyla sadece seçilmiş olmak demokrasi için yeterli değildir. Yine sadece çoğunluk olmak birilerine her istediğini yapma hakkını vermemektedir. Kaldiki Hitler’in de başlangıçta seçimle işbaşına geldiğini hepimiz biliyoruz. Yine Saddam Hüseyin’in de belli ararlıklarla seçildiği biliniyor. Fakat sadece seçilmiş olmak bu kişileri faşist diktatör olmaktan çıkarmadı. Tersine faşist diktatörlükler bunların adıyla özdeşleşti. Yine sandıktan çıkan oyların çoğunluğunu elde etmek bir kişi veya partiye istediğini yapmak hakkını vermiyor. Kaldıki Kenan Evren de, Saddam Hüseyin de kendilerini en yüksek oy oranıyla seçtirmişlerdi. Fakat buna dayanarak yaptıkları demokratik olmadı. Sandıktan oyların çoğunu alarak çıkmak, iktidar olmak, gücü ele geçirmek demektir. Gücün hangi yöntemle ele geçirildiği kısmen önemlidir. Elbette bir askeri darbe veya hukuk darbesiyle gücü ele geçirmekten sandıktan çıkarak ele geçirmek demokrasiye daha yakındır. Fakat yalnız başına bu demokratikliği belirleyici değildir. İktidarı seçim çoğunluğuyla ele geçirmek demokrasiye kısmen yakındır. Fakat gücün nasıl ele geçirildiğinden çok, nasıl kullanıldığı daha önemlidir. Demokrasi esas burada, yani gücün veya iktidarın kullanımında ortaya çıkar. Başbakan Tayyip Erdoğan bilmeli ki, seçimde çoğunluğu ele geçirip hükümet olmak, bir kişi ve partiye istediği her şeyi yapmak hakkını vermez. Eğer bir kişi veya parti oy çokluğuna dayanarak istediği her şeyi yapmaya kalkarsa, buna demokrasi değil, çoğunluk diktatörlüğü denir. Demokratik olmak yönetime başkalarını da katmayı, azınlık olanlarıN haklarını da koruyup gözetmeyi gerektirir. Herkesin özgürce örgütlenip kendi iradesiyle katılmasını ister. Hatta çoğunluk zaten egemendir, dolayısıyla çıkarlarını bir biçimde yürütebilir; bu nedenle demokraside esas olan çoğunluk olmayanların haklarının savunulmasıdır. Buradan baktığımızda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın zihniyetinin demokratik olmadığını, tersine hegemonik ve diktatoryal olduğunu açıkça görüyoruz. Ona mevcut söz ve davranış içinde olmayı bu zihniyet yaptırıyor. Hatip Dicle ve diğer tutuklu milletvekilleri için “Başka adam yok muydu da bunları aday gösterdiler” dedirten işte bu zihniyet oluyor. Meclis ve yemin boykotu yapan milletvekilleri için “Gelmezlerse gelmesinler” dedirten işte budur. Kendisi 326 milletvekili çıkardığı halde “neden 400 milletvekili çıkaramadım” diye şok geçirirken, BDP için “30 milletvekilleri var, daha ne istiyorlar” dedirten mantık işte böyle oluşuyor. Belliki Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakim olan mantık tehlikelidir. Bu mantık en az bir askeri diktatörlük kadar faşist ve baskıcı iken, tersinden bir de kendini demokratik sanır. Onun için de çok daha pervasız veya AKP deyimiyle çılgınca hareket eder. Nitekim AKP’nin polis devleti oluşturma pratiği işte bu noktaya varmıştır. Başbakan’a “çocukta olsa, kadın da olsa güvenlik güçlerimiz gereğini yapacaktır” dedirten işte bu zihniyeti olmuştur. Şimdi bu zihniyet 12 Haziran seçiminde hayal ve hesap ettiği sonuca ulaşamayınca adeta şoke olmuş ve çılgına dönmüştür. Seksenbeş bin oyla seçilmiş olan Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi için YSK’ya başvuruda bulunmak işte bu çılgınlığın pratikleşmesi olmuştur. Tutuklu milletvekillerinin tahliye edilmemesi karşısındaki tavrı AKP gerçeğini bir kez daha ele vermiştir. AKP bu tür saldırı ve hukuk darbeleriyle rakiplerinin iradesini kırıp meclisin tek hakimi olmak istemektedir. Bunu başarırsa seçimde ulaşamadığı sonuca ulaşacak, başta yeni anayasa yapımı olmak üzere her şeyi tek başına yapmaya çalışacaktır. Bu temelde de çoğunluk diktatörlüğünü inşa edecektir. AKP’nin mevcut söz ve davranışlarla ulaşmak istediği sonuç budur. Belliki bu sonuç demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü açısından tehlikelidir. AKP’nin dayattığı bu tehlikeli gidişe izin ve fırsat vermemek gerekir.
86a763456070
[ "fineweb2", "hplt2" ]
ANF’ye konuşan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, artan sivil ölümler, iktidar-medya ilişkisi ve yoğun medya propagandaları ile yeni anayasa konusunda değerlendirmelerde bulundu. Bayık’ın, “Psikolojik savaş ne kadar derinse ne kadar kapsamlı yürütülüyorsa bunu yürüten tarafın hakikati, gerçeği, meşruiyeti zayıflamıştır, inandırıcılığı zayıflamıştır” ifadeleri dikkat çekerken AKP ve yandaşı basının psikolojik savaşı bu kadar arttırmasının nedeninin PKK karşısında yaşadığı kaybetme korkusu olduğunu kaydetti. AKP İKTİDARINDA YÜZLERCE SİVİL KATLEDİLDİ *Çatışmaların şiddetlenmesi ile birlikte sivil kayıplar da arttı. Özellikle şehir eylemleri sırasında polisin bilinçli olarak sivilleri hedef aldığı iddia ediliyor. Neler oluyor? HPG, çatışmaların başlamasıyla birlikte halka baskı yapan polislere yöneleceğini daha önce açıklamıştı. Bu açıdan bu dönemde çatışmalar hem kırda hem de şehirde yaşandı. Çatışmaların şehirlerde yoğunlaşması AKP politikalarıyla yakından bağlantılıdır. Çünkü özellikle de son 5-6 yılda şehirlerde gelişen serhıldanlara karşı polis acımasız davranmıştır. Kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden katletmiştir. Polisin copuyla, dipçiğiyle, tekmesiyle, panzeriyle, her türlü saldırısıyla gerçekleştirdiği zulüm, fiziki işkence de katletmeler kadar ağırdır. Türk polisinin serhıldanlarda izlediği bastırma yöntemleri bir bir göz önüne getirildiğinde Türk polisinin Kürdistan'da görülmedik bir vahşeti Kürt halkına uyguladığı görülecektir. Türk devletinin şehirlerde sivilleri öldürmesi yeni değildir. Doğrudur son dönemlerde sivillerin öldürülmesindeki amaçları biraz daha farklıdır. Ama Türk devleti AKP hükümeti döneminde de yüzlerce sivili katletmiştir. Bunların birçoğu da çocuktur. Bunlar insan hakları derneklerinin raporlarında, arşivlerinde bulunmaktadır. Bunların gizlenecek, saklanacak hiçbir yanı da yoktur. Kadınlara, çocuklara nasıl zulüm yaptığı, işkence yaptığı, çocukların kolunu kırdığı, insanların suratlarının, kafalarının, vücutlarının işkenceyle nasıl parçalandığı, gençlere acımasızca onlarca, yüzlerce polisin nasıl işkence yaptığı hala hatırlardadır. Bu açıdan sivil halka yönelik işkencelerin ya da katliamların, öldürmelerin yeni olduğunu düşünmemek gerekir. 2006’daki Amed serhıldanında Başbakan'ın “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” sözlerini polis talimat olarak almış, hemen birkaç gün içinde bir kısmı çocuk 20’ye yakın Kürt insanı katledilmiştir. Orada 3 yaşında, 9 yaşında, 12 yaşında çocukların nasıl polis kurşunuyla vurulduğu bilinmektedir. Bu da Başbakan'ın emriyle yapılmıştır. Dünyada herhangi bir Başbakan, devlet başkanı ya da bakan “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” demiş midir? Kesinlikle dememiştir. Kuşkusuz başka yerlerde kadın da öldürmüşlerdir çocuk da öldürmüşlerdir, ama tepki çekmemek için kadın ve çocuk da olsa gereğini yaparız deyip kadın ve çocuklar öldürülmemiştir. Bu, dünyada bir ilktir. Ama buna rağmen Türk Başbakan’ı gerillanın gerçekten üzüntü verici, yanlışlıkla öldürdüğü dört kadından sonra ciğerim yanmıştır diyebilmiştir. BAŞBAKAN’IN CİĞERİNİN YANMASI BİR YALANDIR Başbakan’ın ciğeri yanması tamamen bir demagojidir, yalandır. Kadın da olsa çocuk da olsa öldürürüz diyen birisinin ciğeri yanar mı? Ciğeri yanıyorsa bir buçuk yaşındaki Mehmet Uytun polis tarafından öldürüldüğünde, Ceylan Önkol öldürüldüğünde, Uğur Kaymaz öldürüldüğünde, Amed’te Koşuyolunda çocuklar öldürüldüğünde, Yahya Menekşe polis panzeri tarafından ezildiğinde, Hakkari’de bir çocuk öldürülerek dereye atıldığında, gazlarla yaşlılar öldürüldüğünde, yaşlı kadın öldürüldüğünde, en son uçağın vurmasıyla biri bebek, dördü çocuk, biri hamile kadın yedi Kürt insanı öldürüldüğünde ciğeri yanardı. Bunlar öldüğünde niye ciğer yanmamış? Sınır boylarında onlarca insan kaçakçı diye katledilirken, buralarda analar ağlarken bu Başbakan’ın niye ciğeri yanmamış? Bu söylediklerimiz ilk akla gelenlerdir. Öldürmeler bunun kat kat fazlasıdır. Bu açıdan Başbakan’ın söylemi tamamen bir demagojidir. Nasıl ki 12 Eylül’de idam edilenler için sahte gözyaşları dökmüşse, Bülent Arınç gerektiğinde hemen gözyaşlarını dökmüşse Başbakan’ın ciğerim yanıyor demesi de bunların bir versiyonudur. Başbakan da yardımcısı Bülent Arınç da politika için her türlü aracı, insani değerleri en kötü biçimde kullanmaktadırlar. AKP hükümeti döneminde her türlü değer siyaset aracı haline getirilmiştir. Siyasal iktidar için kullanmadıkları değerler kalmamıştır. Zaten insanlık açısından toplumsal ve kültürel değeri olan hak, adalet, eşitlik değeri olan dini bu kadar siyaset aracı olarak kullananlar her türlü değeri de rahatlıkla siyaset aracı olarak kullanırlar. Bu açıdan sanmıyoruz ki çok insan Erdoğan’ın bu “ciğerim yanıyor” sözüne kansın. AKP iktidarı neden mitinglerde, gösterilerde bu kadar şiddet uyguladı, çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden öldürdü? Açıktır ki sivillere baskı yaparak halkın Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt Demokratik Hareketi etrafında toplanmasını engellemek istemiştir. Bu açıdan bu bir devlet mantığıdır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda failli meçhul cinayetler işlenerek toplum Kürt Özgürlük Hareketi’nden uzaklaştırılmaya çalışılmışsa, mitinglerde, gösterilerdeki saldırılar da bunun için yapılmaktadır. Türk devleti bütün hükümetleriyle, buna AKP de dahil Kürt Özgürlük Hareketi'nin toplumsal tabanını daraltmak için sivillere yönelmeyi, baskı yapmayı bir politika haline getirmişlerdir. Bu klasik yöntemi Türk devleti Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi sürdükçe kullanmaktadır. Dün de kullanmıştır bugün de kullanmaktadır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi sürdüğü müddetçe bundan sonra da kullanacaktır. Bu açıdan sivillere neden yöneliyor sorusunun cevabını bu anlayışta aramak gerekir. SON ZAMANLARDAKİ SİVİL ÖLÜMLER BİLİNÇLİ YAPILMAKTADIR Son zamanlardaki sivil ölümler, sivil katliamlar ise tabii ki bilinçli yapılmaktadır. Gerilla Şemdinli’ye baskın yaparak polis ve askeri merkezleri hedeflemiştir. Bu baskının hemen sonrasında şehir halkını cezalandırmak amacıyla hedef gözeterek sivillerin bulunduğu yerlere saldırılmış, dört Kürt genci katletmiştir. Batman’da gerilla polis hedefine yönelmek istemiştir, burada da polisler sivil bir arabayı tarayarak anne ile karnındaki bebeği ve küçük kızı katledilmiştir. Bingöl’de karakolun yanından geçen bir kadın, canlı bomba denilerek vurularak ağır yaralanmıştır. GERİLLA ŞEHRE İNİNCE, DEVLET SİVİLLERİ HEDEFLEDİ Gerillanın şehre inmesiyle birlikte siz yataklık yapıyorsunuz, sizden destek alıyorlar diyerek siviller de hedeflenmektedir. Türk savaş uçakları Kandil’de de halkı PKK'ye kışkırtmak için sivil bir araba bilerek hedef alınmıştır. Bunun sonucu biri bebek, dördü çocuk, biri hamile kadın yedi kişi katledilmiştir. Bu saldırılarıyla PKK oralarda olduğu müddetçe siz de zarar görürsünüz mesajı vermiştir. Bir amacı da bu tür öldürmelerle halkın Kandil’i boşaltması hedeflemiştir. Kesinlikle yanlışlıkla yapılmış bir katliam değildir. Savaşta yanlışlıkla öldürmeler de olabilir, savaş tarihinde bu tür olaylar vardır. Ama Türk devletinin sivilleri katletmesinin çoğu bilerek yapılmıştır. Şemdinli’de yanlışlık mı vardır? Bilerek öldürmüştür. Batman’da yanlışlık mı vardır? Bilerek öldürmüştür. 2006’da Amed başta olmak üzere Kürdistan'da gelişen serhıldanı bastırmak için birçok insan evinin önünde ya da balkonda otururken öldürüldüğünü bilmekteyiz. Demokratik eylemlerin dağıtılmasında sağa sola rastgele ateş açılarak insanların ölümüne yol açılmaktadır. Bir buçuk yaşındaki Mehmet Uytun Cizre’de böyle katledilmiştir. Dolayısıyla sivillerin öldürülmesinin de Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürütülen bir savaş biçimi olduğunu görmek gerekir. Eylem yaparsanız biz de ister dağda ister şehirde olsun Kürtler öldürülecektir mesajı verilmektedir. Kürt halkına da bu mücadele sürdüğü müddetçe sizi dağda da öldürürüz, şehirde de öldürürüz diyerek halkın Özgürlük Hareketi'ne destek vermesini engellemeye çalışmaktadır. Sivillerin öldürülmesinin artması, mücadelenin keskinleşmesiyle ilgilidir. Nasıl ki 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi geliştikçe acısını sivillerden almışsa, bugün de sivilleri katlederek Kürt Özgürlük Hareketi'nin halk desteği, tabanı zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Bunun gerilla savaşlarına karşı, özgürlük mücadelelerine karşı devletlerin, hükümetlerin sadece Kürdistan'da değil, dünyanın her yerinde uyguladığı bir savaş yöntemi olduğu bilinmektedir. SİİRT’TEKİ OLAY BİZİ DERİNDE ÜZDÜ *Özellikle Siirt’teki dört kadının ölümünden sonra basın bu olay üzerinden PKK’yi kadın öldüren, sivil öldüren bir örgütmüş gibi göstermeye çalışılıyor. Ne yapılmak isteniyor? Kuşkusuz Siirt’teki dört genç kızın ölümü bizi de derinden üzmüştür. Gerçekten de geçen yılki dört yurtseverin yanlışlıkla katledilmesindeki duyduğumuz acı daha yüreğimizde acısını hissettirirken bu dört genç kızın ölümü gerçekten de bizi fazlasıyla zorlamıştır. Kuşkusuz aileleri kadar üzülmek mümkün değildir, ama bu dört genç kızın öldürülmesi hususunda hareketimizin yönetimi de, bütün gerillalar da, bütün arkadaşlarımız da fazlasıyla üzülmüşlerdir. Bunu ailelerin bilmesi gerekmektedir. Bu açıdan bu ailelerimize bir daha başsağlığı diliyoruz. Onların anılarının mutlaka Kürt halkının özgürlüğünün ve demokrasisinin sağlandığı, anlamlı bir barışla taçlandırma mücadelesini sürdüreceğimizi belirtmek istiyoruz. BİNLERCE SİVİL KATLEDİLDİ Kürdistan'da tabii ki şimdiye kadar binlerce sivil katledildi. 1990’lı yıllarda sokak ortalarında katledildiler, işkencelerde katledildiler, sehıldanlarda katledildiler. Bütün bu katletmeler de dört genç kızın ölümüne timsah gözyaşları döken basının gözleri önünde oldu. Siyasal İslamcı basın da o yıllarda bu faili meçhul cinayetleri meşrulaştırma çabası içindeydi. Biz o yıllardaki ve tüm mücadele tarihimizdeki şehitlerimizin anısına ve halkımızın çektiği acılara verilecek en anlamlı karşılık, özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükselterek, Kürt halkının özgürlüğünün ve demokrasisinin gerçekleşeceği adil bir barışı gerçekleştirmek olacaktır. İlk başta bu canını yitiren, yaşamını yitiren insanlarımız için bu sorumluluğu taşıdığımız, bu sorumluluğun gereklerini yerine getireceğimizi söylemekteyiz. Kuşkusuz gerillanın yanlışlıkla sebep olduğu ölümler hareketimiz tarafından soruşturulmaktadır. Gereken yaptırımlar uygulanmaktadır. Ama bu olaylar nedeniyle sorunluların mahkum edilmesi ölenleri geri getirmese bile, bu olaya sebep verenler açısından büyük bir ceza olmaktadır. Bu cezayı da acıyı da vicdanlarında sürekli hissedeceklerdir. Kuşkusuz hareketimiz bu tür olayların olmaması için gerekli tedbirleri alacaktır. BU ÖLÜMLERDE NE TÜRK BASINI NE DE HÜKÜMETİ ÜZÜLMEMİŞTİR Bu ölümlerden ne Türk basını ne de Türk hükümeti, bakanları, başbakanı ve bakanları üzülmüşlerdir. Kesinlikle sevinmişlerdir. Bu dört genç kızın ölümü üzerinden psikolojik savaşı arttırma fırsatı bulduklarından bu ölümleri bir psikolojik savaş malzemesi olarak kullanmaktadırlar. Yoksa ölümden üzüldüklerini söylemeleri, üzüntü manşetleri atmaları kesinlikle demagojidir, yalandır, psikolojik savaş aracıdır. Onların kesinlikle ciğeri yanmıyor. Ciğeri yanan halkımızdır, Özgürlük Hareketi’dir, ciğeri yanan Önderliğimizdir ve gerillalardır. Kürt Özgürlük Hareketi ve gerillalar halkımıza yüzyıllarca acı çektirildiği için bu acının öfkesiyle bu mücadeleyi yürütmektirler. Bu gerillalar bugün fedailik yapıyorlarsa, bunun için yaşamlarını, canlarını ortaya koymuşsa bunun nedeni ciğerlerinin yanmasıdır. Halkı için acı çekmeleridir, kadınların, çocukların, gençlerin bir bütün olarak halkın bu zulüm ve kölelik altında yaşamalarına tahammül etmemeleridir. Kürt halkının kültürel soykırıma uğratılmasına tahammül etmemeleridir. Kültürel soykırım basit bir soykırım mıdır? Kültürel soykırım insanlar üzerinde fiziki soykırımdan daha ağır sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi binlerce şehit vererek bu mücadeleyi yürütüyorsa bunu sağlatan bir acı vardır. Bu fedailer yaşamlarını keyfi ortaya koymuyorlar. Bu halkın acısını gençler olarak yüreklerinde ve omuzlarında hissettikleri için ve halka karşı sorumluluk duydukları için, bu zulme karşı öfkeleri derin olduğu için bu mücadele yürütülmektedir. SOLİN BEBEK DEĞİL MİYDİ? Kürt Özgürlük Hareketi defalarca ateşkes ilan etti. Yalvarırcasına, yakarırcasına Kürt sorununu demokratik temelde çözün dedi. Peki, neden çözülmedi? Eğer gerçekten barış isteselerdi bu sorunun çözümü için adım atmazlar mıydı? Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu tek taraflı ateşkeslerini doğru değerlendirmezler miydi? Bu ölümler karşısında gerçekten samimi olup olmadıklarını anlamak için daha önceki sivil ölümleri konusundaki yaklaşımların ne olduğunu görmek lazım. Daha önce öldürülen siviller konusunda sesini çıkarmayan, hatta haber değeri bile görmeyenlerin, görmezlikten gelenlerin, hatta ölen sivilleri suçlayanların şimdi kalkıp dört genç kızın ölümü üzerinden psikolojik savaşı sürdürmelerini kimse ciddiye almaz. Hele Kürt halkı bunu hiç ciddiye almaz. Solin bebek bebek değil miydi? Solin bebeğin annesi öldüğünde hamileydi. Dört çocuk uçak roketiyle parçalanarak katledildi. Bunlar için özür bile dilenmedi. Olabilir, yanlışlık yaptık deyip özür dileyebilirlerdi. Yanlışlık yaptık deyip özür dilemek de yetersizdir, çünkü olmaması gerekirdi, ama en azından sorumluluklarını kabul etmiş olurlardı. Bırakalım özür dilemeyi, kabul etmemişlerdir. Açıkça kabul etmeyiz ve yine öldürürüz demişlerdir. SİVİL ÖLÜMLERDE AKP DE BASIN DA SUÇLUDUR Kaldı ki sivil ölümleri konusunda Türk devleti de AKP de bu basın da çok suçludur. 2001 15 Ağustos’unda Güney Kürdistan'da kadın, çocuk, yaşlı 50 sivil öldürüldüğünde bu basın bu katliamı ne kadar verdi? Güney Kürdistan'da daha önce de Kandil’de olduğu gibi iki defa arabalara uçaklarla saldırdılar. Bu iki saldırıda da 20’ye yakın insan katledildi. Türk basının ve yetkililerinin ciğeri yandığını hiç duymadık. Özellikle de Tayyip Erdoğan’ın yanacak bir ciğeri yoktur. Kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yaparız diyen ve gerçekten de gerekeni yaparak birçok çocuğun ölümüne neden olan bir Başbakan'ın yanacak ciğeri mi olur? ESKİ İLE YENİ PROPAGANDA ARAÇLARI ARASINDAKİ FARK VEYA BENZERLİK *AKP hükümetinin propaganda enstrümanlarına dönüşen büyük medya gruplarının propaganda dilini geçmiş dönemlerle kıyaslarsanız, nasıl bir fark görebiliyorsunuz? Ya da diğer bir ifadeyle AKP hükümeti ile öncekilerin “propaganda” açısından farkını nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçmişte Türk devleti, klasik iktidar blokları Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı ordusuyla, polisiyle, özel timiyle, MİT’iyle, JİTEM’iyle kirli bir savaş yürütüyordu. Bu dönemde Türk devleti dışarıdan da aldığı destekle her türlü askeri ve siyasi saldırı yürüterek Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme kararı almıştır. Basın da bu tasfiye harekatını örtmek için, desteklemek için kendisine verilen görevleri yerine getiriyordu. Olayların nasıl yansıtılacağı, nasıl bir habercilik ve propaganda yapılacağı o dönemdeki kirli savaş karargahı tarafından Türk basınına iletiliyor, Türk basınındaki gazete ve televizyon yöneticileri de bu çerçevede yayınlarını sürdürüyorlardı. Polis ve askerin ağırlıklı olarak kullanıldığı bu kirli savaş başarısız olmuştur. Hatta kirli savaş Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kalınca Türk devletinin Kürtleri inkar ve imha siyaseti, kültürel soykırım konsepti zayıf düşmüştür. Bırakalım bu yöntemlerin Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmesini, Türk devletinin inkar ve imha siyasetinin, teşhir olmasına yol açmıştır. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi direnmeseydi, ayakta kalmasaydı bu saldırılar başarılı olacaktı. Bu saldırılar başarılı olduğu için de bunlar vatanı kurtaran, bölünmeyi engelleyen kahramanlar olarak Türkiye tarihine geçeceklerdi. Ama bu saldırılar karşısında Kürt Özgürlük Hareketi direnip de ezilmeyince, varlığını sürdürünce, Kürt Özgürlük Hareketi'nin varlığını sürdürmesi temelinde Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi de devam edince geçmişteki bu yöntemlerin başarısızlığı kanıtlanmıştır. Bu nedenle günümüzdeki savaş konsepti asker ve polisi kullanma yanında, yumuşak güç denilen sosyal, ekonomik, kültürel imkanları ve basını yoğun olarak kullanarak psikolojik savaşla Kürt halkının haklı özgürlük mücadelesini daraltmayı, etkisizleştirmeyi düşünen yeni bir stratejiyle yürütülmektedir. Bu stratejide amaç değişmemiştir. Amaç yine Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiyesi ve Kürtleri kültürel soykırıma uğratacak politikanın önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Her ne kadar Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır deseler de bu tür söylemleri de Kürt halkını kültürel soykırıma uğratıp Kürdistan'ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme politikalarını örtme amaçlıdır. BUGÜN SAVAŞIN AĞIRLIKLI BÖLÜMÜ BASIN ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR Politika amaç olarak değişmemiştir, ama yöntemlerde ve taktiklerde değişiklikler vardır. Dün basın bir nevi yürütülen politikanın destekçisiydi, şimdi ise savaşın ağırlıklı bölümü basın üzerinden psikolojik savaş olarak yürütülmektedir. Asker ve polis ise basın üzerinden sürdürülen bu savaşın gereklerine göre hareket etmektedir. Bu yönüyle basının geçmişteki durumdan çok farklı bir konumu vardır. Önceleri dördüncü kuvvet denilirdi; şimdi birinci kuvvet olarak tanımlanmaktadır. Gerçekten de şimdi Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürütülen savaşta birinci kuvvet rolünü oynamaktadır. Savaşın yönünü, doğrultusunu, içeriğini, ilkelerini, esasını neredeyse basın belirliyor. Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı toplumsal tabanı daraltma, Kürt Özgürlük Hareketi'ni parçalama, halkın kafasını bulandırma konusunda esas rolü basın yerine getirmektedir. Önce failli meçhul cinayetle öldürerek toplumsal tabanı daraltmak isterken bugün bu rolün en büyük parçasını basın üstlenmiş bulunmaktadır. Kuşkusuz faili meçhul cinayetler, halkın üzerinde polis terörü var, sivil öldürmeler yine var; siyasi soykırım operasyonları var. Bunlarla Kürt toplumu etkilenmeye, mücadeleden vazgeçirilmeye, iradesi kırılmaya çalışılıyor. Ama bu saldırıları en fazla da besleyen, destekleyen bir basın bulunmaktadır. Basın bu yönüyle geçmişten daha farklı bir biçimde bu özel savaşın, psikolojik savaşın ve kirli savaşın içindedir. Dün destekçisiydi, hatta kendine verilen talimatla yürüyordu, şimdi ise esas politika, savaşın doğrultusu burada çiziliyor. Herkesin rolü burada belirleniyor. Bu çerçevede de askerler, polisler ya da özel timler rolünü oynuyor. Basının geçmiş dönemden farkını bu çerçevede ortaya koymak gerekiyor. ARTIK MERKEZ BASIN, YANDAŞ BASIN AYRIMI KALMADI Artık merkez basın, yandaş basın ayırımı da kalmamıştır. Şu anda bütün basın hükümetin politikasının uygulanmasının temelini hazırlayan güç haline gelmiştir. Bu yönüyle basın gerçekten kraldan daha çok kralcı derler ya, böyle bir biçimde Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı savaş sürdürmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: geçmiş dönemde basın içinde belirli düzeyde farklı sesler vardı, ama bunlar andıçlarla bastırılıyordu. Gazete ve televizyon sahipleri üzerinde baskı kurularak birçok gazetecinin çalıştırılmaması isteniyordu. Bunlar o dönemde farklı seslerin olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün ise basın tamamen tek ses haline getirilmiştir. Birkaç tane aykırı ses dışında AKP politikalarına karşı çıkacak gazeteci kalmamıştır. Ergenekoncu denen bir iki gazete ve televizyon AKP hükümetine hala karşı çıkmaya çalışmaktadırlar. Onların karşı çıkışı da Kürtler üzerinde uygulanan özel savaş, kirli savaş politikalarıyla ilgili değildir. Hatta o konuda AKP'nin savaş yöntem ve taktiklerini kendilerine göre yetersiz bulmaktadırlar. Hala geçmiş dönemde Kürt Özgürlük Hareketi karşısında yenilmiş politikaların yürütülmesini istemektedirler. Ergenekon davasında yenildikleri için yargılanmaktadırlar. AKP de yandaşları da çeşitli çevreler de bunlara karşı siz yenilmişsiniz, yenilmiş politikaları dayatıyorsunuz, Kürtler karşısında başarısız kalmış politikaları dayatıyorsunuz, bizim başarıyla yürüttüğümüz politikalara engel olmayın diyerek onlara karşı mücadele yürütmektedirler. Yani aralarında bir iktidar mücadelesi vardır. Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiye edilmesi konusunda aralarında hiçbir fark yoktur. TÜRKİYE’DE ÖZGÜR BASININ YAŞAMA ŞANSI YOK Kuşkusuz geçmiştekinden daha yoğun düzeyde devlete ve hükümete bağlı bir basın gerçeği vardır. Basınlar giderek belirli tekellerin elinde, hükümetlerin elinde kullanılmaktadır. Öyle özgür basın gerçeği kesinlikle yoktur. Türkiye'de özgür ve demokratik basının yaşama şansı da kalmamıştır. Demokratik gazetecilerin de NTV’deki bazı gazetecilerin atılması gerçeğinde görüldüğü gibi derhal saf dışı edilecekleri açıktır. Bugün sözde demokrat, güya tarafsız görünen birçok gazetecinin, yazarın bu psikolojik savaşın parçası haline gelmesi, bu konuda sesini çıkarmamaları, hükümeti rahatsız etmeyecek yaklaşım içinde olmalarının nedeni gerçekten de hükümet ve devletin basın üzerinde baskı kurmasıdır. Özellikle de ekonomik imkanlarını kullanarak bunu yapmaktadırlar. RUŞEN ÇAKIR VE NTV Geçmişte belki öldürmeler, fiziki saldırılar biçiminde baskılar oluyordu, ama bugünkü baskı tamamen aforoz etme, saf dışı etme, silip süpürme saldırısı olduğu için çok onurlu olmayan, çok ilkeli olmayan gazeteciler tamamen teslim alınmaktadırlar. Bir Ruşen Çakır örneği var. Önceleri olay ve olguları daha özgürce değerlendirebiliyordu. Bu nedenle diğerleriyle birlikte NTV’den atıldılar. Ancak Ruşen Çakır yine kendine yer bulmak için hükümetin politikalarını destekleyen, hükümeti rahatsız etmeyen bir dil kullanmaya dikkat etmektedir. Zaman zaman sözde demokrat vicdanını, eski solcu vicdanını rahatlatmak için kimi farklı şeyler söylese de aslında aforoz edilmemek için düşüncelerini, duygularını ayarladığı, düşüncelerini ona göre kurduğunu insan rahatlıkla söyleyebilir. Bu sadece bir örnektir. Bunun gibi onlarca gazeteci ve yazarın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. ŞİMDİ BASIN AKP’YE AİTTİR BİR BASIN TEKELİ KURULDU, EN BÜYÜK TEKEL SİYASAL İSLAMCI BASINDIR Tabii bir önemli fark da gerçekleri tersyüz etme konusunda ustadır. Yani beyazı kara, karayı beyaz gösterme konusunda ustadırlar. Demokrat olmadığı halde kendilerini demokrat gösterme, hiçbir adım atılmadığı halde Kürt sorununda önemli adım atılmış gibi gösterme, basın konusunda gerçek anlamda özgürlük tamamen ortadan kaldırıldığı halde sanki basın özgürmüş gibi, istediğini konuşuyormuş gibi bir hava yaratma gerçekten bu basının eseridir, kandırmasıdır, aldatmasıdır. Bu bakımdan gerçeklerin bu kadar çiğnendiği, gerçeklerin bu kadar tersyüz edildiği, gerçeklere bu kadar saygısızca yaklaşıldığı, gerçeklerle bu kadar savaşın açıldığı başka bir hükümet dönemi ya da basın dönemi olmamıştır. HEM İDEOLOJİK OLARAK HEM DE ASKERİ OLARAK YENİLDİLER *Aşırı bir medya propagandası, manipülasyonlar ve korku psikolojisi Kürt mücadelesi karşısında bir üstünlük sağlamaya yeter mi? AKP hükümeti de Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kaldığı halde medya tarafından başarılı gibi gösterilmektedir. Halbuki hem ideolojik olarak hem askeri hem de siyasi olarak yenilmiştir. 2007’deki seçimden sonra Kürdistan'da baş aşağı gittiği açıktır. 2007’de ne kadar milletvekili vardı Kürdistan'da şimdi ne kadar vardır? Bunlar bilinmektedir. AKP tüm devlet imkanlarını kullanmasına rağmen BDP'nin 2007 seçimlerine göre milletvekili sayısı yüzde yetmiş artmıştır. Oyu da 2007 seçimlerine göre çok artmıştır. Oyu çok arttığı için 16 milletvekili fazla almıştır. Yoksa oy artmamış, ama milletvekili artmış gibi bir durum söz konusu değildir. Onlar kendilerine göre Kürt Özgürlük Hareketi'nin çok başarılı olduğu 2009’a göre kıyaslıyorlar. Kaldı ki 2009’a göre olsa bile yine artmıştır. Askeri olarak ise Zap’ta yenilmişlerdir. SANAL ZAFERLER İLAN EDİYORLAR Ne kadar psikolojik savaş yürütseler de ideolojik ve siyasi üstünlük tamamen Kürtlerin elindedir. İşte şimdi basın yoluyla bu gerçekler çarpıtılmaya çalışılmaktadır. Düşünebiliyor musunuz daha kara harekatı yoktur, hatta kara harekatı yapmaktan korkmaktadırlar, ama buna rağmen kara harekatı yapılacak, PKK marjinalleştirilecek, yenilecek ve ondan sonra Kürdistan'da yeni bir siyasi durum ortaya çıkacak gibi hayali senaryolar üretilmekte, sanal zaferler ilan edilmektedir. Sanal zaferler üzerinden de Türkiye'nin geleceği şekillendirilmektedir. Psikolojik savaşın bu düzeye vardırılması vardır. AŞIRI MEDYA PROPAGANDASI AKP’NİN ZAYIFLIĞI İLE İLGİLİ Bu aşırı medya propagandası ya da medyanın bu kadar AKP'ye sahiplenmesi aslında zayıflığıyla ilgilidir. Psikolojik savaş uzmanları bilirler ya da psikolojik savaşın bütün dünya tarihindeki, özellikle 20.yüzyıl tarihindeki uygulamalar göstermiştir ki bir güç yenildikçe psikolojik savaşını arttırır. Psikolojik savaş ne kadar derinse ne kadar kapsamlı yürütülüyorsa bunu yürüten tarafın hakikati, gerçeği, meşruiyeti zayıflamıştır, inandırıcılığı zayıflamıştır. Savaşı birçok alanda kaybetmiştir, ama psikolojik savaşla bu kaybetmeyi tersine çevirmeye çalışmaktadır. Dünyadaki gerçek budur. Çünkü askeri olarak, siyasi olarak başarılı olanlar psikolojik savaşa o kadar başvurmazlar, çünkü zaten başarılıdırlar. AKP hükümeti psikolojik savaşa ihtiyaç duyuyorsa bu aslında mevcut durumda ideolojik ve siyasi olarak kaybettiğinin göstergesidir. Gerçekten de son yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi büyük başarılar elde etmektedir. Bunu herkes kabul etmektedir. Psikolojik savaşla bu başarıları tersine çevirmek istemektedirler. PSİKOLOJİK SAVAŞIN ARTTIRILMASI PKK KARŞISINDA KEYBETME KORKUSUDUR AKP ve yandaşı basının psikolojik savaşı bu kadar arttırmasının nedeni, PKK karşısında yaşadığı kaybetme korkusudur. Çünkü kaybettiği anlaşılırsa pabucu dama atılacaktır. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme temelinde iktidar yapılmıştı. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme kapasitesinin olmadığı açığa çıkarsa, netleşirse o zaman AKP hükümetinin Türkiye devletini ele geçirmesi, başat güç olması mümkün değildir. Ama AKP hükümeti ve yandaşları ise 1930’ların CHP’si gibi Türkiye'yi ele geçirip tek partili bir yönetim yaratmak istiyorlar. Başka partiler olsa da bunları süs olarak kullanıp esas olarak 1930’ların CHP’si gibi Türkiye'nin bütün siyasal, sosyal, kültürel politikalarını belirleyen, hakim olan yegane güç olmak istiyorlar. İşte bunun önünde engel olarak PKK, Kürt Özgürlük Hareketi görüldüğü için bu kadar propaganda yapıyorlar, bu kadar manipülasyon yapıyorlar, bu kadar gerçekleri tersyüz ediyorlar. İşte son Batman olayında olduğu gibi kadın ve çocuklar polis tarafından vurulduğu halde kendilerine göre bazı görüntüleri montaj edip yayınlayarak, esas gerçeği ifade eden görüntüleri saklayarak ölenlerin üzerindeki kurşunları saklayarak olayı PKK üzerine, gerilla üzerine yığmaya çalışmaktadırlar. Bu aslında ne kadar sıkışık olduklarının göstergesidir. Son zamanlarda AKP yandaşı basının, belirli yazarların “PKK şöyle geriler, şöyle bitecek, şöyle üstünlük sağladık, dış politikada kuşattık, içeride kuşattık, asker ve siyasiler bir oldu, özel timler hazırlanıyor, profesyonel ordu oldu, artık PKK'nin sonu geldi” gibi değerlendirmelerle yaratmak istedikleri sanal üstünlük ancak yalancının mumu yatsıya kadar yanar deyiminde olduğu gibi kısa süreli etkiler yaratır. Gerçekler o kadar güçlüdür ki, bu tür psikolojik savaş ve sanal başarıların balonlarını kısa sürede söndürerek gerçek üstünlüğünü ortaya koyar. Nitekim Kürt Özgürlük Hareketi bugün askeri olarak da, siyasi olarak da ideolojik olarak da üstünlüğünü sürdürmektedir. Bugün sıkışık olan AKP hükümetidir. Bazıları diyor ya şu anda güya AKP hükümeti meşru savunmadaymış, öyle bir şey yok. AKP hükümeti haksız bir güçtür. Devlet haksız bir güçtür. Hala Kürt sorununda atılmış demokratik bir adım yoktur. Bunların hepsi demagojidir. Ama AKP'nin Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi ve direnişi karşısında gerçekten gerilediği, savunmada olduğu ve Kürt sorunu çözülmediği taktirde diğer iktidarlar nasıl ki siyaset sahnesinden çekildilerse AKP de Kürt sorununu demokratik temelde çözemezse siyaset sahnesinden çekilecektir. TÜRKİYE BİR ÖZEL SAVAŞ DEVLETİDİR *Kürt hareketine karşı propagandanın bu kadar çıplak yürütülmesi, AKP'nin her türlü uygulamalarının koşulsuz desteklenmesi, medya ve iktidar ilişkisinin gizlenmeye gerek duyulmayacak kadar açık hale gelmesi nasıl izah edilebilir? Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Türkiye bir özel savaş devletidir. Cumhuriyetten bu yana Kürtleri fiziki ve kültürel soykırımla yok edip Kürdistan'ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmek istemektedir. Bu stratejik bir hedeftir. Büyük Osmanlı imparatorluğu dağılmış, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. O imparatorluk kompleksiyle hiç değilse Misak-ı Milli denen sınırları tümden Türk vatanı haline getirelim, Türkleştirelim politikası benimsemiştir ve bu temelde de Türk devletinin bütün siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, askeri her türlü imkanları bu amaca seferber edilmiştir; bu amaç çerçevesinde planlanmıştır ve örgütlendirilmiştir. Aynı biçimde basın da, üniversiteler de bu özel savaş çerçevesinde şekillenmiştir. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. İslamcı basının da bunlardan farkı yoktur. Onlar da Türk devleti tarafından şekillendirilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları ortamında yetişen, özellikle son 30-40 yılda dış güçlerin desteğiyle de siyasal İslam’ı, solculara, demokrasi güçlerine, Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı kullanması ortamında şekillenen siyasal İslamcı basın da bu özel savaşın bir parçası haline gelmiştir. Kuşkusuz kendileri de Cumhuriyetin kuruluşundan sonra zarar görmüşlerdir. Bu yönüyle Cumhuriyetten dışlanmışlardır. Demokrasi sorununun bir parçası da İslamcı güçlere karşı devletin bu yaklaşımıdır. Ancak sosyalistlere ve Kürtlere karşı davranıldığı gibi bu çevrelere sert davranılmadığı bilinmektedir. Son zamanlarda görüldüğü gibi kendileri devletle uzlaşınca, devlet içine kabul edilince demokrasi sorunu bitmiş, ileri demokrasi gelmiştir, propagandası yapmaktadırlar. Bu onların devletle bütünleşmesini ifade etmektedir. Zaten kendileri de eski devlet yok, artık devlet üzerinde AKP'nin hakimiyeti vardır demektedirler. Yani artık siyasal İslam’ın, AKP'nin devletle bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Artık AKP devletin temel stratejilerini yürüten politik güç haline gelmiştir. Bu açıdan mevcut meydanın iktidarla bütünlük arz etmesi, devlet politikalarını desteklemesi çok anormal bir durum değildir. Yandaş basın da bu devletin ideolojik ve siyasi savunucusu konumdadır. Zaten diğer basın yayın geçmişten beri devletin emrindeydi. Türk devletinin özel savaş gerçeği basını dün de bugün de kendi istediği doğrultuda kullanmıştır. Kürt sorunu sürdüğü müddetçe de basının göreceli de olsa bir bağımsızlığının olmayacağını, tamamen devletin ve hükümetin politikalarına endeksli olarak Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiye edilmesi ve Kürtlerin siyasi soykırıma uğratılmasının aracı haline geleceklerini bilmek gerekir. Bu konuda Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin yanılmaması gerekir. Hiçbir psikolojik savaş, hiçbir özel savaş dili bu karakterlerini gizleyemez. Bazı sözde demokratların ve kendilerine Kürt aydını diyen birkaç kişinin AKP'nin bu özel savaş politikasını sanki bir gelişme oluyor gibi göstermeleri, onların ruhlarını satmalarıyla ilgilidir. Yoksa gerçekler kesinlikle böyle değildir. ARTIK SAFLAR NETLEŞMİŞTİR Propagandanın bu denli açık yürütülmesi esas olarak savaşın geldiği düzeyi gösterir. Artık saflar netleşmiştir. Zaten AKP hükümeti de aynı 2001 ikiz kulelerin vurulmasından sonra Bush’un “ya bizdensiniz ya da diğerlerinden” dediği gibi Türkiye'de de artık Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı o kadar sıkışmıştır ki orta bir yol bırakmamıştır. Ya bizdensiniz ya da karşı taraftansınız demektedirler. Bu açıdan da basın propagandayı bu kadar çıplak biçimde yürütmektedir. Bunun böyle görülmesi gerekir. Farklı biçimde basıncılık yapılmasını kabul etmiyorlar. Tamamen Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiyesini hedefliyorlar. Hedef bu olunca düşüncelerini ve değerlendirmelerini açık ev doğrudan hedefe yöneltiyorlar. Zaten politik arenada da farklı görüşler devreden çıkmıştır. Aslında MHP farklı gözükse de durum öyle değildir. AKP zaten MHP’lileşmiştir. Şu anda tek bir görüş var, o da AKP'nin benimsediği devlet politikasıdır. Askeri vesayetin ve klasik iktidar bloklarının gerilmesinden söz ediyorlar. AKP onların görevini devralınca onlara ihtiyaç kalmamıştır. Bu nedenle meclisteki tüm partiler söylemleri farklı olsa da aynı amaç doğrultusunda çalışmaktadırlar. O da Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edip kültürel soykırımı tamamlayacak siyasal sistemi güçlendirmektir. AKP yandaşı basın zaten ayrı değildir. Hatta ilk önce ideolojik alanda, basın alanında güç toplamışlardır. Ya da AKP'nin siyasal İslamcı politikaları belirli yönleriyle basın üzerinden üretilmiştir. Bu yönüyle medya-iktidar ilişkisi arasında bir ayırım olması düşünülemez; bütündürler. Mevcut basın, AKP iktidarının ideolojik organıdır. Siyasal İslamcı kesimlerin basınla ilişkisi böyledir. Belki klasik iktidar blokların basınla ilişkisi bu düzeyde değildi. Onlar daha çok askeri ve siyasi gücüyle basın hizmetlerine sokuyorlardı. Ama bugün devletin hakimi olan siyasal İslamcı güçlerin ve AKP'nin ideolojik organlarıdırlar, güçleridirler. Bu kadar açık hareket etmelerinin, açıkça savunmalarının bir nedeni de budur. Zaten siyasal İslamcı gazetelere ve televizyonlara bakıldığında bu açıkça görülebilir. 1990’lı yıllarda bile böyle bir durum yoktur. Bu gerçeği eski gazetecilerin hepsinin bilmesi gerekmektedir. Mehmet Ali Birand ya da bazı gazeteciler bilir. Onlara bazı şeyler dayatılmıştır, ama şimdi bir dayatma söz konusu değildir. Bu basın ideolojik organ haline gelmiştir, bu işi kendisinin görevi görmektedir. Merkez basın olarak ifade edilen basının üzerine ekonomik araçlarla gidilerek çökertilmiş ve teslim alınmıştır. Çoğu zaten gazetelerini satmak durumunda kalmıştır. El değiştirmeyen gazeteler de tamamen yandaş basının farklı bir türevi haline gelmişlerdir. Bugün Türk basının geldiği durumu böyle değerlendirmek gerekmektedir. YENİ ANAYASA YAPIMINI GÜNDEME GETİREN AKP DEĞİLDİR *Meclisin en önemli gündemi yeni anayasa olarak görülüyor. Nasıl bir anayasa olmasını bekliyorsunuz? Şu anda meclisin gündeminde yeni bir anayasa yapmanın olduğu açıktır. Ancak yeni anayasa yapımını gündeme getiren, gündeme sokan AKP değildir. Daha doğrusu AKP gündemine almak zorunda kalmıştır. Yeni anayasanın gündeme sokulmasını sağlayan, 1982 anayasasının ortaya çıkmasından bugüne bu anayasayı kabul etmeyen, bu anayasanın faşist, antidemokratik bir anayasa olduğunu ortaya koyan ve bu temelde de demokrasi mücadelesi vererek Türkiye'de yeni bir demokratik sistem kurulmasını isteyen başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere demokrasi güçleridir. 1982 anayasasına karşı da en büyük mücadeleyi Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Türkiye'deki demokrasi güçleri vermiştir. 1982 anayasasından şu anda hükümette olan siyasal İslamcılar çok rahatsız olmamışlardır. Hatta Fetullahçılar ve bugün AKP içinde yer alan birçok kesim sadece anayasayı desteklememiş, 12 Eylül’ün gelmesini bile Türkiye'nin kurtuluşu olarak görmüşlerdir. Kuşkusuz son zamanlarda farklı değerlendirmelerle 12 Eylül askeri darbesini eleştiriyor olsalar da bu 12 Eylül darbesinden en fazla solcular zarar görmüştür, Kürtler, Kürt Özgürlük Hareketi zarar görmüştür. En fazla faydalanan da bu İslamcı kesimler olmuştur. Bunun böyle olduğu açıktır. Ama Kürt Özgürlük Hareketi bütün baskılara rağmen direnmiş, teslim olmamış, 12 Eylül rejimine karşı tek mücadele eden güç olarak ayakta kalmıştır. Bu mücadele demokrasi güçlerinin de tümden ezilmesini engellemiş, 12 Eylül rejimini sürekli deşifre edip teşhir ederek meşruiyetini zayıflatmış, bu temelde mücadelenin gelişmesi ortamını güçlendirmiştir. DEĞİŞİKLİKLER KÜRTLERİN MÜCADELESİYLE OLDU Eğer Kürt Özgürlük Hareketi 12 Eylül’e karşı direnişe geçmeseydi, 12 Eylül başarılı bir askeri darbe olarak, başarılı bir siyasal sistem olarak bugün hala kutsanıyor olacaktı. Bugün mahkum edilenler hala kahraman olarak ortalarda dolaşıyor olacaklardı. 12 Eylül bu kadar tukaka olduysa, bu kadar eleştiriliyorsa, Türk ordusu en itibarlı durumdayken bugün pek çok general cezaevlerindeyse bunun nedeni Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürüttükleri savaştaki başarısızlıklarıdır. Eğer başarılı olmuş olsaydı bırakalım bir generali içeri atmayı, bir düğmesine bile dokunulamazdı. Ama Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin mücadelesi sonucu 12 Eylül anayasasının toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyen, hatta toplumsal ve siyasal sonuçlara yol açan bir nitelikte olduğu görülmüştür. Eğer bugün siyasal İslamcılar iktidardaysa, bugün sistemin en temel gücü haline gelmişlerse onlar da bunu Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesine borçludurlar. Eğer geçen yıl anayasada 30 maddelik değişiklik yapmışlarsa bunu bile Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesine borçludurlar. Çünkü yeni bir anayasa yapımını ve ihtiyacını Kürt özgürlük ve demokrasi güçleri ortaya çıkarmıştır. AKP hükümeti toplumda gelişen demokrasi özlemini ve yeni anayasa yapılması taleplerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemiştir. Geçen yıl böyle bir anayasa değişikliği referandumu ortaya koymuştur. Ama anayasa değişikliği öncesindeki propagandalar, söylenenler ve referandumun sonuçları 12 Eylül anayasasının meşruiyetini değişiklikleriyle birlikte tümden ortadan kaldırmıştır. Çünkü bu referandum öncesinde hayır diyenler de, yetmez ama evet diyenler de yeni anayasa istiyordu. AKP bile bu değişiklikleri yapıyoruz, ama yeni bir anayasa gerekiyor diyordu. Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri zaten bu 12 Eylül anayasasını kabul etmiyorlardı. Bu nedenle geçen yılki 12 Eylül referandumu aslında AKP'nin istediğinden farklı, tamamen değişiklikleriyle birlikte şekillenen yeni anayasanın da meşruiyetini ortadan kaldırmıştır. Bu yönüyle referandum hayırlı bir sonuca verile olmuştur. Özellikle de Kürtlerin bu anayasayı büyük oranda reddetmeleri zaten meşruiyetini tümden yitirmesine yol açmıştır. Bunun sonucu artık eski anayasayla, yamalanmış 12 Eylül anayasasıyla Türkiye'de siyasal, sosyal sistem kurmak ve yönetmek mümkün değildir. Sadece demokrasi güçleri ve Kürt halkı açısından değil, devlet açısından da artık mevcut anayasayla Türkiye'yi yönetmenin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Mevcut anayasayla hiçbir hükümet ve devlet kendisini meşru kılamamaktadır. Siyasetin konusu da esas olarak meşruiyet sağlamaktır. Devlet de kendisine yeni bir meşruiyet aramak için yıpranan otoritesini, sistemini, meşruiyetini yeniden onarmak için yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Bu açıdan yeni anayasa ihtiyacını kesinlikle ortaya çıkaran Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin özgürlük mücadelesidir. TÜRK DEVLETİNİN ANAYASA YAPMAKTAN ANLADIĞI FARKLIDIR Ancak Türk devletinin yeni anayasa yapmaktan anladığı farklıdır, Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin yeni anayasadan anladığı farklıdır. Devlet Kürt halkı ve demokrasi güçleri üzerindeki egemenliğini sürdürecek yeni bir meşruiyet zemini ararken, Kürt halkı ve demokrasi güçleriyse yeni anayasayla Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini istemektedirler. Bunların ikisi aynı şeyler değildir. Bu açıdan AKP de devlet de yeni anayasa yapılmasını istiyor, ne güzel denilemez. Kesinlikle yeni anayasa süreci aynı zamanda mücadelenin keskinleşeceği, şiddetleneceği bir süreçtir. Çünkü bu süreçte Kürt halkı ve demokrasi güçleri Kürt sorununun çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlayan bir anayasanın yapılmasını dayatacaklardır. Devlet ise Kürtler üzerinde siyasi egemenliğini ve kültürel soykırımını sürdürecek, demokrasi güçleri üzerindeki otoritesini ve egemenliğini pekiştirecek, halklar üzerindeki egemenliğini pekiştirecek bir yeni anayasa yapmak isteyecektir. Böylelikle bu yeni anayasa temelinde egemenliğini yeni koşullarda sürdürecektir. Dolayısıyla yeni anayasa yapımı süreci, esas olarak da demokrasi güçlerinin onlarca yıldır yürüttüğü mücadeleyle ortaya çıkardığı demokrasi özlemini karşılayan anayasa talebiyle, bu mücadele karşısında yıpranan devletin yeni bir anayasa yaparak kendisine meşruiyet kazandırma arayışı arasındaki mücadele biçiminde geçeceğini görmek gerekiyor. Bu bakımdan da son on yılların en şiddetli mücadelesi, ince, çok boyutlu ve çok yönlü mücadelesi bu süreçte olacaktır. Çünkü herkes yeni anayasanın kendi anladığı biçimde yapılmasını isteyecektir. Diğer yandan yeni anayasa yapım süreci aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki bir yeni sözleşme olabilecek bir fırsat da sunmaktadır. Eğer demokrasi güçleri, özgürlük güçleri iyi mücadele ederlerse gerçekten de devletle toplum arasında, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü temelinde bir uzlaşma da sağlanabilir. Ancak AKP böyle bir uzlaşmayı düşünmemektedir. Kendine göre yeni bir anayasa yapımını tasarlamış bulunmaktadır. Kuşkusuz düşündüğü bu anayasa belirli yönleriyle 12 Eylül anayasasından farklı olacaktır. 12 Eylül anayasasından farklı bazı özgürlük alanları ya da gevşemeler, yumuşamalar olacaktır. Çünkü Kürt halkının ve Özgürlük güçlerinin mücadelesi karşısında eski sistemle kendisini yürütememektedir. Eski sistemin zayıf meşruiyetiyle kaybetmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu nedenle de yeni meşruiyet arayışı sürecinde kimi yumuşamalarla Kürt halkını ve demokrasi güçlerini böyle bir anayasaya razı ederek egemenliğini sürdürmek istemektedir. Bu açıdan yeni anayasa yapım süreci çok zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir. Toplumu bilinçlendirerek toplumla birlikte yürütülmesi gereken bir mücadele sürecidir. Yoksa AKP ve Türk devleti şurada yumuşama yaptım, burada ilerleme var diyerek on yıllardır büyük bedeller verilerek yürütülen demokrasi mücadelesini ve yarattığı yeni anayasa özlemini kendi sistemini onarma doğrultusunda kullanacaktır. Daha doğrusu halkın demokrasi ve özgürlük özlemi devletin kendini restore etmesinin meşruiyet aracı haline getirilecektir. Yeni anayasa yapım süreci demokratik bir anayasa yapmak için fırsat sunarken, diğer taraftan da kimi yumuşamalarla kendi meşruiyet temelini yenileyip halklar üzerinde yeni bir baskıcı ve egemenlikçi siyasal sistem yaratılması gibi bir tehlikeyi de içinde taşımaktadır. Hatta mevcut durumda bu olasılığın gerçekleştirilmesi daha önde gözükmektedir. Bu gerçekliğin bu anayasa yapım sürecinde herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir. YENİ ANAYASADA KÜRTLER KENDİLERİNİ BULMALI Nasıl bir anayasa olması gerekir konusuna gelirsek, kesinlikle Kürt halkının varlığını tanıyan ve özgürlüğünü sağlayan bir anayasanın olması gerekmektedir. Yeni anayasa kesinlikle Kürtlerin de bütün diğer etnik ve dinsel azınlıkların da toplumların da varlığını, kimliğini, haklarını tanıyacak bir anayasa olmalıdır. Kürtler kendilerini bu anayasada bulmalıdırlar. Bu anayasa Kürtler üzerindeki inkar ve imha politikasını kaldırarak Kürtlerin varlığını ve temel demokratik haklarını kabul eden bir anayasa olmak durumundadır. Kürtlerin varlığını kabul etmeyen, özgürlüğünü kabul etmeyen bir anayasanın Kürtler tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer inkarcılık bırakılacaksa o zaman bir biçimde Kürtlerin ismi zikredilerek varlığının kabul edilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz yeni yapılacak anayasa sadece Kürtlerin değil, Türklerin değil, Türkiye'de yaşayan herkesin anayasası olacaktır. Ama bu herkesin anayasası aynı zamanda bütün kimliklerin varlığını ve haklarını kabul eden bir anayasa olmak zorundadır. Yoksa bazılarının dediği gibi anayasal vatandaşlık tesis edilecek, anayasa nötr ve kimliklere kör olacak, Kürtlerden söz edilmesine gerek yok denilmesi kesinlikle alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete demektir. Aslında Anayasal vatandaşlık bugün de vardır. Bugün de Türkiye'de herkes anayasa karşısında eşittir. Fakat bu anayasa Kürtlerin varlığını reddetmektedir, yok saymaktadır. Bu açıdan anayasal vatandaşlığı esas alan bir anayasa yeterlidir demek kesinlikle doğru değildir. Anayasal vatandaşlık olacaksa bu, bütün farklılıkları kabul eden bir anayasal vatandaşlık olmalıdır. Bu konuda anayasanın bütünü bütün kimliklere nötr olabilir, ama bir maddeyle de olsa Türkiye'de yaşayan bütün halkların ismi zikredilerek, bunların kendi kendini yönetme, kültürel özgürlük, anadilde eğitim de dahil bütün hakları yasalarla düzenlenir biçimde bir ifadeye kavuşması gerekmektedir. Kürtler ve diğer etnik ve dinsel azınlıklar söz konusu olduğunda hem bu farklılıkların varlığını kabul edecek hem kendi kendilerini yönetmelerini kabul edecek, hem de çok dilliliği ve anadilde eğitim yapılmasını anayasal güvenceye almak zorundadır. Eğer böyle bir anayasal güvence sağlanmazsa bu aslında inkarcılığın yeni biçimde sürdürülmesi anlamına gelir. Bazıları anayasada Kürtlerin ya da başka etnik ve dinsel toplulukların ismini zikretmeye gerek yok diyor. Eğer inkarcılık yoksa bazı temel farklı kimliklerin zikredilmesinde ne sakınca vardır? Şu açıktır ki Kürtler ve Aleviler konusunda inkarcılık, asimilasyon ve kültürel soykırım politikasından vazgeçilirse bu diğer tüm kimliklerin özgür ve demokratik temelde yaşama kavuşacakları anlamına gelir. Eğer inkarcılığı sürdürmüyorsanız, varlığını kabul ediyorsanız isimleri zikretmenin hiçbir sakıncası yoktur. Hatta demokratik ulusal birliğin gerçekleşmesinde çok önemli bir güven faktörü olur. İsimler koymayalım denilirse burada yine bir kuşku belirecektir, yine bir bit yeniği görülecektir, yine güven duyulmayacaktır. Yeni anayasa tabii ki özgürlükçü ve demokratik olmalıdır, demokratik ölçüleri esas almalıdır, düşünce özgürlüğünü esas almalıdır, insan haklarına saygılı olmalıdır, hak, adalet, eşitlik ilkelerini içermelidir. Ama bunları genel söylemek yetmez. Bugün Türkiye'de zaten sorun genel konuşmaktan ortaya çıkmaktadır. Farklılıkların varlığını kabul etmeyen bir demokrasiden söz ediliyor. Sorun, somut olan hakların taleplerinin kabul edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Kürtlerin, Süryanilerin, Çerkezlerin, azınlıkların varlığı reddediliyor. Genel bir özgürlük ve demokrasi söylemi içinde bunların hepsi yok sayılmaya çalışılıyor. Kürtsüz demokrasi, Arapsız demokrasi, Çerkezsiz demokrasi, Süryanisiz demokrasi! Kürt’ü, Arap’ı, Çerkez’i, Süryani’yi içermeyen bir demokrasi! Ama hakim millet de Türkler olduğu için bu genel demokrasi söylemi sonuçta Türklerin siyasi egemenliğini, kültürel egemenliğini sağlayan ve bu temelde diğer halkların varlığının yok edilmesine yol açan anayasa ve yasalar sistemine dönüşmektedir. Kuşkusuz Türkiye'nin bir bütün olarak demokratikleşmesini özünde ve lafzında taşımalıdır. Ama yeni anayasa ihtiyacını esas olarak da ortaya çıkaran Kürt sorunudur. Kürt sorunundaki inkar, imha ve asimilasyon politikaları esas olarak Türkiye'de yeni bir anayasa ve siyasal sistem ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Diğer yasaların antidemokratik olmasının nedeni de yine Kürt sorununun çözümsüzlüğüdür. Kürtler yararlanmasın diye anayasalar ve yasalar antidemokratik yapılıyor. Kürtler yararlanmasın diye tüm tüzükler ve yönetmelikler bile antidemokratik yapılıyor. Türkiye'de her şey Kürtlerin ulusal varlığının yok edilmesi, özgürlüğünün engellenmesi, bunun için de örgütlü bir toplum haline gelmesinin önüne geçmek için düzenlenmiştir. Bu yönüyle biz 1924 anayasasından sonraki Türk devletini Kürtler üzerinde özel savaş yürüten bir devlet olarak tanımlıyoruz. Bu özel savaşı da en çirkin yöntemlerle yürüten bir devlet olarak tanımlıyoruz. Türk devleti gerçekten esas olarak bütün anayasa ve yasalarını Kürtleri nasıl egemenlik altında tutarım, nasıl kültürel soykırıma uğratırım, Kürdistan'ı nasıl Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getiririm anlayışıyla yapmıştır. Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek dil zihniyetiyle bu devlet şekillenmiş, bugüne kadarki uygulamalarını hep bu yönde yapmıştır. Bu açıdan yeni anayasa mutlaka Kürt halkının varlığını, özgürlüğünü güvenceye almalıdır ki Türkiye açısından da demokratik bir anayasa olsun. Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü sağlamayan bir anayasa Türkiye için de demokratik bir anayasa olamaz. Böylece Kürtler üzerindeki siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikası son bulmamış olur. Bu da anayasanın bütününü özüyle, lafzıyla demokratik yapmaz. Eğer Türkiye'nin de gerçek anlamda demokratikleşmesi isteniyorsa, bu anayasa gerçekten demokratik bir anaysa olacaksa Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü tanımak durumundadır. KÜRTLERİN BİR HALK OLARAK VARLIĞI TANINMALI Yeni anayasanın Kürtlerin bir halk, bir toplum olarak varlığını tanınması gerekir. Öyle bireysel haklarla, alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete demekle olmaz. Birey toplumuyla vardır. Toplumu tanıyorsa bireyi vardır, toplumu tanımıyorsa Kürt bireyi de yoktur. O artık Türkleşmeye yönelmiş bir bireydir. Zaten bu nedenle hala cumhurbaşkanı da Başbakan da bütün bakanlar da resmi konuşmalarında Kürt kökenli vatandaşlarımız demektedirler. Kürt vatandaşlarımız bile diyemiyorlar. Ermeni asıllı, şu asıllı, bu asıllı diyorlar. Ama Türk asıllı yoktur, çünkü Türk’tür. Kürt asıllı olanların hepsi de gelecekte Türkleşmeye aday olan, ama aslı farklı olan kişilerdir. Bu açıdan bu zihniyetin tümüyle yeni anayasada ortadan kalkması lazım. Öyle Kürt kökenli, Arap kökenli değil, bizzat Kürt olan, Arap olan, Gürcü olan, Çerkez olan toplumlar vardır. Bu toplumların varlığı tanınacaktır. Varlığı da her şeyden önce onların siyasi iradelerini muhatap almakla ve öz yönetimlerini kabul etmekle tanınmış olur. Örgütlü toplum olmaları, kendi kendilerini yönetmeleri tanınacaktır. Kendi kendilerini yönetmelerini tanımak demokrasinin gereğidir. Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerini tanımak birilerine padişahlık, imparatorluk ve derebeylik vermek değildir. Derebeylik ayrı bir şeydir, günümüzde farklı etnik toplulukların kendi kendilerini yönetmeleri ayrı bir şeydir. Bunun ikisini karıştırmak ya bilgisizliktir ya da o toplumun haklarını reddetmek için yapılan demagojilerdir. Nitekim Kürtlerin haklarını reddetmek için birileri diyor ki PKK kendine güneydoğuda derebeylik istiyor, otorite istiyor. Sorunu böyle ele alınması, Kürtlerin demokratik taleplerini, demokratik toplum olarak kendi kendilerini yönetme haklarını reddetmesi anlamına gelmektedir. Bu açıdan yeni anayasa sadece Kürtlerin değil, bütün bölgelerin de kendi kendisini yönetmesi hakkını kabul etmesi gerekir. Artık öyle katı merkeziyetçilikle yönetim olamaz. Hele Kürdistan hiç yönetilemez. KÜRTLERİN KENDİLERİNİ YÖNETME HAKKI KABUL EDİLMELİ Kürdistan'da kesinlikle Kürt toplumunun kendi kendini yönetme hakkının kabul edilmesi gerekir. Bunun anayasada güvenceye alınması gerekir. Tabii ki kendi kendini yönetme, siyasi irade olma en temel haktır. Bu olmadığı müddetçe zaten demokrasi olmaz. Demokrasi günümüzde farklı toplulukların kendi kendini yönetme hakkını tanımadır. Yönetim erkinin topluma dağıtılmasıdır. Kuşkusuz merkezi hükümetin bütün alanlar adına yapacağı faaliyetler de vardır. Dış savunma, diplomasi ve her bölgenin maliyesi dışında genel bütçe bunların başında gelmektedir. Yine anayasada belirtilecek demokratik ilkelerin ve temel yönetim prensiplerinin her yerde belirli düzeyde uygulanması gerekecektir. Özerk bölgelerdeki bütün faaliyet alanları da genel anayasanın belirlediği ilkeller temelinde çalışmalar yürütür. Bu yönüyle genel tüm Türkiye için ilkeler bu anayasada belirlenir. Kuşkusuz Kürtlerin kendi kendini yönetmesinden söz ederken bunu sadece belediyelerin hizmet alanının genişletilmesi olarak anlamak yanlıştır. Yerel yönetim derken Kürt toplumunun kendi meclislerini kurması, kendi meclisleri içinde -merkezi hükümetin tüm yetki alanları dışındaki tüm alanları yönetecek- bir öz yönetimin ortaya çıkması gerekmektedir. Yoksa belediye hizmet alanının biraz genişletilmesi Kürt halkının kendi kendisini yönetmesi anlamına gelmez ve bu da Kürt sorununu çözmez. Bu konunun da herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir. Kürtlerin ulusal varlığının ve kendi kendini yönetmesinin tanınması olmazsa olmaz kabilindendir. Bu tanınmanın doğal sonucu olarak anadilde eğitim ve çok dillilik de kabul edilmek zorundadır. Çok dilliliğin kabul edilmediği bir yerde dil özgürlüğünden söz edilemez. Kürtler Kürdistan'da herhangi bir kamu binasına gittiklerinde ya da bir kamu faaliyeti yürüttüklerinde Kürtçe konuşabilirler, işlerini Kürtçe yürütebilirler. Ama merkezle yazışmalarını Türkçe yaparlar. Bunun dışında kendi bütün çalışmalarını Kürtçe yürütmeleri, o anadile sahip olmalarının doğal sonucudur. Hiçbir kimse, hiçbir siyasi güç artık günümüz dünyasında bir bireye şu dille konuşmayacaksın da bu dilli konuşacaksın biçiminde dayatma yapmamaktadır. Avrupa’da, dünyanın her yerinde çok dilli yaşam hakimdir. Herkes istediği dili kullanabilir. Sadece sokak ve köy isimleri değil, yaşamın her alanında kendi dilini kullanacak, yaşam çok dilli olacaktır. Mahkemede Kürtçe konuşamaz, devlet dairesinde Kürtçe konuşamaz, propagandasını yazılı yapamaz demek kesinlikle asimilasyon, inkar ve bir halkın kimliğini yok etme politikasının devamıdır. Türkiye'de devletçi zihniyetle yaklaşıldığı için toplumun demokrasi, özgürlük ve kendi kendini yönetme talebi hemen yeni devlet kurmakla itham ediliyor. Bunlar yanlış yaklaşımlardır. Daha doğrusu kendileri devletçi olarak düşündükleri için her kesin isteğini de hemen devlet kurma olarak suçlamaktadırlar. Bir kere Türkiye'de bu zihniyetin değişmesi gerekir. Ulus-devletlerin giderek aşıldığı, sınırların giderek geçirgen hale geldiği, belirsizleştiği bir dünyada artık ulus-devletlerin halklara özgürlük ve demokrasi getirmesi söz konusu olamaz. Ulus-devlet fetişizmi ve milliyetçilikle geçmişte halklar adına böyle bir kandırma yapılıyordu. Herhalde Kürt sorunu söz konusu olmasaydı Türkiye bugün bütün sınırlarını rahatlıkla açardı. Farklı siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerden rahatsız olmazdı. Sınırların kalkmasından hiçbir kaygı taşımazdı. Eğer bugün Türkiye hala sınırların kutsallığından ve ulus-devletten söz ediyorsa bunun nedeni Kürtlerin varlığındandır. Böyle bir kaygısı olmasaydı, Güney Kürtlerinin, Güneybatı Kürtlerinin, Doğu Kürtlerinin birbiriyle ilişki kurmasından kuşku duyulmasaydı, devlet kuracaklar biçiminde hiçbir tereddüt taşımadan her bölgeye kendi kendini yönetme hakkını tanıyabilirdi. Yerel yönetimlerin hizmetler konusundaki yetkilerini genişletme maddesi olan Avrupa yerel yönetimler ve özerklik şartını bile kabul etmemiştir. Niye? Kürtler yararlanır diye. Eğer Kürt ve Kürdistan söz konusu olmasaydı Türkiye Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına şerh koyar mıydı? Koymazdı. Bunu neden koyduğunu herkes bilmektedir. SADECE MECLİS’TEKİ TARTIŞMALARLA DEMOKRATİK ANAYASA YAPILAMAZ *Anayasa yapım süreci nasıl olmalıdır? Eğer yeni yapılmak istenen anayasa Kürtleri tatmin etmeyecek bir olursa BDP, demokrasi güçleri ve Kürt toplumu nasıl tutum takınabilir? Kuşkusuz anayasanın yapım tekniği de önemlidir. Bu açıdan sadece meclise dayalı değil; topluma, bütün toplumsal kesimlere dayalı bir anayasanın yapılması gerekmektedir. Bir kere Kürt halkının, BDP ve DTK, sivil toplum örgütleri, gençlik, kadın örgütleri dahil hepsinin nasıl bir anayasa istediği konusunda görüşlerini seslendirmesi gerekmektedir. Her yerde anayasa konferansları yapabilir, toplantılar yapabilir. Her şehir nasıl bir anayasa düşündüğünü, her bölge nasıl bir anayasa düşündüğünü ortaya koyabilir. Kadınlar koyabilir, gençler koyabilir, emekçiler koyar, Süryaniler koyar, Aleviler koyar. Bu yönüyle bütün etnik, dinsel ve farklı tüm sosyal kesimlerin nasıl anayasa istedikleri konusunun tabandan başlayan tartışmalarla şekillenmesi, ondan sonra da bunun anayasa yapacak meclise yansıtılması gerekir. Bunun sadece Kürdistan'da değil, Karadeniz’de, Ege’de, Marmara’da, Akdeniz’de, İçanadolu’da her bölgede yapılması gerekmektedir. Yoksa sadece meclisteki tartışmalara dayalı bir anayasa da demokratik bir anayasa olmaz. Kuşkusuz BDP'nin mecliste Kürt halkının anayasal haklarını, nasıl bir anayasa istediğini ve bu anayasanın hangi hak ve özgürlükleri içermesi gerektiğini açık ve net ortaya koyması gerekir. Öyle hiçbir kaygıya kapılmadan ortaya koyması gerekir. Türkiye'deki psikolojik savaşın, özel savaşın baskısı altına girmeden, kendine liberal demokrat diyen aydınların AKP hükümeti doğrultusunda yaptığı ideolojik saldırıları, psikolojik savaş baskılarını dikkate almadan, Kürt halkının gerçekten tam özgürlüğünü ve demokrasisini sağlayacak bir anayasa talep etmelidir. Bu yönüyle gerçekten Kürt sorununu çözen ve Türkiye'yi demokratikleştiren bir anayasa üzerinde durmalıdır. Bu açıdan kimliklere nötr olsun, anayasal vatandaşlık olsun diyerek alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete deyip bu genel söylemler içinde Kürt halkının varlığını açıkça tanımayan, varlının gereği olan öz yönetimini, çok dilliği, anadilde eğitimi ve bunun gibi temel demokratik haklarını tanımayan, güvenceye almayan bir anayasayı kabul etmeyeceğini ortaya koymalıdır. Çünkü bu gönül hatır işi değildir; bir halkın kaderini ilgilendirmektedir. Yüz yıllık bedel veren şehitlerin, zindanlarda çürüyen insanlarımızın, sakat kalan insanlarımızın ve bütün halkın özleminin yansıtılması gerekmektedir. Yoksa kimi liberal demokratların, kimi çevrelerin ya da dış güçlerin telkinleriyle ya da psikolojik savaş baskıları altında kalarak kendimizi ne kadar makul, ne kadar anlayışlı gösterme yaklaşımıyla Kürt halkının temel demokratik haklarından, özgürlüğünden ve varlığından taviz veremeyiz. Kimsenin de buna hakkı yoktur. Her demokratik siyasetçi ve yurtsever demokrat Kürt konuşurken Kürt halkının binlerce yıllık özlemini düşünecek, şehit ve gazi olan on binlerce, hatta yüz binlerce insanın özlemlerini düşünecek ve ona göre Kürt halkının taleplerini sağlam bir biçimde savunacaktır. Bir halkın davası söz konusudur. Bireylerin, kişilerin duygularının burada anlamı kalmamıştır. Herkesin kimin sözcüsü olduğunu bilmesi gerekmektedir. Biri şunu diyebilir, biri bunu diyebilir, ama bunlar Kürt haklının taleplerine ve özlemlerine uygun değilse dikkate alınmaz. Binlerce yıllık özlemin, yüz yıllık büyük direnişin, şahadetlerin, gazilerin, acı çeken halkımızın özlemleri ve taleplerinin sözcüsüdürler. Doğal olarak bu talepleri de açık ve net bir biçimde yansıtacaklardır. Kürtler üzerindeki siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı bitirmeyen, Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürle soykırımın bittiğini ilan etmeyen hiçbir yaklaşımı Kürtler kabul edemez. Tabii ki Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin temsilcisi olarak meclise giren BDP’liler de kabul etmez. SAYISAL OLARAK SORUNA BAKILAMAZ Kuşkusuz şu anda mecliste AKP'nin çoğunluğu var, CHP var, MHP var. Bunlar istemediği müddetçe Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü sağlayacak bir anayasa yapılamaz. Bu açıdan Kürt sorununun çözümünde onların da irade koyması gerekmektedir. Yoksa BDP ne kadar çalışsa da ne kadar çabalasa da sayısı bellidir. Bu açıdan hiç kimsenin sayı temelinde soruna bakmaması gerekmektedir. Türkiye demokratikleşecek mi, Kürt sorunu çözülecek mi, Türkiye istikrara kavuşacak mı? Yüz yıldır süren bu Kürt kavgası bitecek mi? Herkesin bu sorumlulukla hareket etmesi gerekir. Yoksa senin sayın az, istediğin kadar konuş, sen kendini dayatamazsın, benim dediğimi yapacaksın, sen bu meclisin %7’sini temsil ediyorsun, bu nedenle sayın kadar konuş denilemez. Biz böyle anlaşmışız, sen kabul et denilemez. Çünkü burada önemli olan Kürt halkının taleplerinin ve özlemlerinin karşılanmasıdır. Bunun dikkate alınması gerekiyor. Şu yanlıştır; Türkiye'nin %70’i Türklerdir, %30’u Kürtlerdir, o zaman bu %30, %70’in dediği her şeye uyacaktır denilemez. Önemli olan %30’u teşkil eden Kürtlerin talebinin kabul edilmesidir. Türkiye'deki meclis ne kadarını kabul ediyorsa Kürtlere o kadar hak verilir anlayışı bu savaşın sürmesini beraberinde getirir. Zaten Kürt sorununu da çıkaran bu anlayıştır. Silahı var, gücü var, imkanı var, sayısı da fazla o zaman siz benim dediğime boyun eğeceksiniz denilmiş ve bugüne kadar bu politika sürdürülmüştür. Bu nedenle de Kürtler bugüne kadar bu politikaya karşı direnmişlerdir. AKP’nin CHP’nin, MHP’nin birlikte, özellikle AKP ve CHP’nin birlikte hareket ederek kendilerine göre Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı sürdürecek yeni bir anayasa yapmak istedikleri netleşirse, bunun derhal Kürt halkına ve Kürt toplumuna açıklanması gerekir. Bunlar sayılarına dayanarak Kürtlerin haklarını kabul etmiyorlar, bu bakımdan Kürtler açısından bu anayasanın bir meşruiyetinin olmadığını, olmayacağını açıklamak, bu konuda hem meclisi uyarmak hem de Türkiye toplumuna, dünyaya bu konunun açıkça anlatılması gerekir. MHP, Türkiye açısından ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin bir aracı haline gelmiştir. Bu bakımdan MHP’nin söyledikleri o kadar önemli değildir. Eğer MHP dikkate alınırsa, MHP’nin hassasiyetlerine göre anayasa yapılırsa zaten hiçbir sorun çözülemez. Bundan öte AKP ve CHP’nin sorumluluk alarak, sayı fazlalığına bakmadan, Kürtlerin Türkiye'de sayısının az olduğuna bakmadan, MHP’nin ya da bazılarını tepkilerine bakmadan Kürt sorununu kesinlikle çözecek ve Türkiye'yi demokratikleştirecek bir anayasa yönünde tavır koymaları gerekir. Beklenen budur. AKP VE CHP’NİN DÜŞÜNDÜĞÜ ANAYASA Ancak biz şu andaki mevcut durumda AKP'nin demokratik bir anayasa yapma niyetinin de zihniyetinin de olmadığını biliyoruz. AKP anayasayı gündemleştirirken Kürt sorununu demokratik temelde çözme biçiminde bir anayasa yapacağını düşünmüyoruz. Bunun demokrasi güçleri tarafından da BDP tarafından da bilinmesi gerekir. Kürt halkıyla demokrasi güçlerinin mücadelesi geliştirilirse belki AKP ve CHP bu noktaya getirilebilir. Kürt sorununun çözümü temelinde Türkiye'yi demokratikleştirecek bir anayasa yapılabilir. Ama şu anda AKP'de de CHP’de de böyle bir irade yoktur. Bunun bilinmesi gerekiyor, buna karşı mücadele edilmesi gerekiyor, bunun sürekli teşhir edilmesi gerekiyor. AKP'nin ve CHP’nin düşündüğü anayasa şöyledir: anayasada vatandaşlık konusunda kimi yumuşamalar yapmak, genel geçer, biraz güya kimliklere nötr gibi sayılabilecek ya da öyle iddia edilecek bir vatandaşlık kavramı, bununla Kürtlerin varlığının tanınma sorununun çözüldüğü söylenecektir. Bunun yanında Kürt halkının siyasi iradesini ve kendi kendisini yönetmesini ifade etmeyen hizmet alanının genişletilmesi temelinde bazı değişiklikler yapacak ve seçmeli dersle de Kürt dili ve asimilasyon konusunun hal edildiği iddia edilecektir. Düşünülen çerçeve budur. Bunun Kürtler tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Bu, yeni koşullarda kültürel soykırımın sürdürülmesidir. Kürtler üzerinde egemenlik tekelinin, yani seni biz yöneteceğiz, senin iraden yoktur anlayışının sürdürülmesidir. Öte yandan kimliğin tanınması, kendi kendini yönetim ve anadilde eğitim birbirini tamamlayan temel özelliklerdir. Hiçbirisinin tek başına bir anlamı yoktur. Ne Kürtlerin kendi kendisini yönetmesinin tek başına bir anlamı vardır ne de tek başına anadilde eğitimin bir anlamı vardır. İkisinin birbirini tamamlaması gerekiyor. Demokratik özerklik olmadan anadilde eğitim, anadilde eğitim olmadan demokratik özerkliğin anlamı olmaz. Kendi kendini yönetme, anadilde eğitim, çok dillilik ve bunların toplamı olarak da bu kimliğin gerektirdiği tüm demokratik hakların ve özgürlüklerin tanınmasıyla Kürt sorunu çözülmüş olur. BDP ANAYASA YAPIM SÜRECİNDE AÇIK OLMALI Bu açıdan bu süreçte BDP'nin anayasa yapım sürecinde açık olması gerekiyor. Meclisteki bütün çalışmaları topluma yansıtması gerekiyor. Bütün görüşmeleri yansıtması gerekiyor. Şeffaf olması gerekiyor. Anayasa çalışmaları konusunda demokrasi güçlerinin, Kürtlerin bilgi sahibi olması gerekiyor. Bütün herkese bilgi vermek gerekiyor. Bütün sivil toplum örgütlerine, Kürdistan'daki farklı siyasal güçlere, herkese Blok’un anayasa çalışmalarının yansıtılması gerekiyor. Bunu demokrasinin gereği olarak görmek gerekiyor. Anayasa yapımı kapalı kapılar ardında ve gizli yapılacak bir konu değildir. Kesinlikle görüşmeler, müzakereler bile yapılıyorsa bunların hepsinin yansıtılması gerekiyor. Ne olup bittiğinin yansıtılması gerekir ki Kürtler tutumlarını ortaya koysunlar, sürece toplum olarak müdahale edebilsinler. Demokratik iradeleriyle, demokratik eylemleriyle müdahale edebilsinler. Kürtlerin kabul etmeyeceği bir anayasa yapım süreci yaşanılacağı anlaşılmaktadır. AKP ve CHP’nin yaklaşımı budur. Bu açıdan BDP'nin Kürtleri ve toplumu bu konuda sürekli bilgilendirmesi gerekir ki, AKP'nin ve CHP’nin anlayışını değiştirme mücadelesi verilsin. Kuşkusuz BDP gerçek anlamda bir demokratik anayasanın ortaya çıkması için çaba içinde olacaktır. Ama AKP ile CHP’nin kendi düşüncelerinde ısrar ettiği görülürse bunu da halka taşıyarak böyle bir anayasanın kendileri tarafından kabul edilmeyeceğini, meşru olmayacağını da kamuoyuna açıklamaları gerekir. Şu açıktır ki, istedikleri kadar uğraşsınlar Kürtler tarafından, Kürt toplumu tarafından kabul edilmeyen, meşruiyeti olmayan hiçbir anayasanın değeri yoktur. Çünkü mevcut anayasayı değiştirme ihtiyacı esas olarak da Kürt sorununun çözümsüzlüğünden dolayı ortaya çıkmıştır. Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü tanıyan bir anayasa ihtiyacı olduğu için bugün yeni bir anayasa yapımı gündemdedir. O halde yeni anayasa bu konuları mutlaka çözmek durumdadır. Bu konuları çözmeyen bir anayasa yeni olmaz, bu konuları çözmeyen bir anayasanın meşruiyeti de olmaz. Meşru olarak tanınmaz. Daha ilk günden yok hükmünde olur, batıl olur. Bunun da herkes tarafından bilinmesi gerekir.
f9091ec2d5e5
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
118 ülkeye ihracat yapan Türk mutfak sektörü gücünü ve kalitesini dünyaya ispatladı Otel, restoran, kafe, pastane, gastronomi ve mutfak ekipmanları alanında Avrasya’nın en büyük fuarı olan “Hostech by Tusid”, binin üzerinde sektör öncüsü markayı CNR EXPO Yeşilköy'de buluşturdu. TİM Başkanvekili Tahsin Öztiryaki, “118 ülkeye ihracat yapan Türk mutfak sektörü, gücünü ve kalitesini dünyaya ispatladı.” TUSİD Yönetim Kurulu Başkanı Ergun Bilge, “Hostech by Tusid’i binin üzerinde markanın katılımı ile gerçekleştiriyoruz. İtalya ile rekabet halinde olan Türk endüstriyel mutfak sektörü çevre ülkelerde de üstünlüğü ele geçirdi.” CNR Holding Genel Koordinatörü Cem Şenel, “Fuarımızda, Almanya, İtalya, Fransa, İngiltere, Hindistan, İsrail, Polonya, İran, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Ukrayna, Rusya ve Yunanistan'ın da aralarında bulunduğu 60 ülkeden binlerce sektör profesyonelini ağırlayacağız.” Otel, restoran, gastronomi ve mutfak ekipmanları alanında Avrasya’nın en büyük fuarı olan “Hostech by Tusid - 22. Uluslararası Otel, Restoran, Kafe, Pastane Ekipmanları ve Teknolojileri Fuarı”, CNR EXPO Yeşilköy’de başladı. CNR Holding kuruluşlarından İstanbul Fuarcılık tarafından Endüstriyel Mutfak, Çamaşırhane Servis ve İkram Ekipmanları Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TUSİD) desteğinde organize edilen fuarın açılışı, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanvekili Tahsin Öztiryaki, TUSİD Yönetim Kurulu Başkanı Ergun Bilge ve CNR Holding Genel Koordinatörü Cem Şenel’in katılımı ile yapıldı. Sektörde yüzde 90 yerlilik oranı Dünyanın en doğusundan en batısına, en kuzeyinden en güneyine kadar her bölgede varolan otel ve restoran zincirlerinin mutfaklarını Türklerin yaptığını belirten TİM Başkanvekili ve Öztiryakiler Yönetim Kurulu Üyesi Tahsin Öztiryaki, “118 ülkeye ihracat yapan Türk mutfak sektörü gücünü ve kalitesini dünyaya ispatlamış oldu” dedi. Öztiryaki, Türkiye’de otel ve restoran zincirlerinin oluştuğunu ve sektörde yaklaşık yüzde 90 yerlilik oranının yakalandığını ifade ederek, şöyle konuştu: “Dünyada 200 milyar dolar pazar büyüklüğü olan mutfak sektöründen Türkiye yüzde 2,5 oranında pay alıyor. Turizm sektörüne büyük katkılar sunan Türk mutfak sektörünün ihracatı 4 milyar dolardır. Türk mutfak sektörü Ar-Ge, tasarım ve inovasyonu da sektöre katarak, Avrupa’da kısa bir sürede ikinciliğe yükseldi. Sektör otel, restoran ve kafelerin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak konuma geldi.” Tahsin Öztiryaki, Türk mutfak sektöründe her geçen gün Avrupa sıralamasına giren önemli markalar ortaya çıktığına dikkat çekerek fuarın sektörün önünü daha da açacağını söyledi. Öztiryaki, CNR Holding’e sektöre sunduğu katkılardan dolayı da teşekkür etti. Türk mutfak sektörü İtalya ile rekabet halinde TUSİD Yönetim Kurulu Başkanı Ergun Bilge, “Hostech by Tusid’i binin üzerinde markanın katılımı ile gerçekleştiriyoruz. Türkiye’de sanayisi oluşan endüstriyel mutfak sektörü İtalya ile rekabet haline girdi ve onlara mal satar hale geldi. Türkiye çevre ülkelerde de endüstriyel mutfak sektöründe üstünlüğü ele geçirdi” diye konuştu. 900 kişilik vip alım heyeti CNR Holding Satış Genel Koordinatörü Cem Şenel “Fuarımızda, Almanya, İtalya, Fransa, İngiltere, Hindistan, İsrail, Polonya, İran, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Ukrayna, Rusya ve Yunanistan'ın da aralarında bulunduğu 60 ülkeden gelecek binlerce sektör profesyonelini ağırlayacağız” dedi. Hostech by Tusid’in 80 bin metrekare alanda düzenlendiğini belirten Şenel, fuara TUSİD ve CNR iş birliğinde 900 kişilik vip alım grubu getirdiklerine dikkat çekti. Binlerce ürün çeşidi sergileniyor “Hostech by Tusid’de otel ve mutfak ekipmanlarının yanında restoran, pastane ve kafe ve catering şirketlerinin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak ürünler yer alıyor. Fuarda; perdeden halıya, televizyondan klimaya, çaydanlıktan fincana, dekor ürünlerinden duvar kâğıdına, peyzaj ve bahçe mobilyalarından, SPA malzemeleri ve havuz ekipmanlarına kadar sektöre ilişkin binlerce ürün çeşidi sergileniyor. Hostech by Tusid, sektöre yenilik ve farklılık kazandıracak çok sayıda etkinliğe de ev sahipliği yapıyor. Yeni teknolojilerin yanı sıra en prestijli otellerin şefleri fuarda şovlarını sergiliyor.
8bfc14ed3f87
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Ülkemizde bir klasiktir bayram gelir, gelmeden önce tüm çalışanlar haldır haldır takvimleri karıştırmaya başlar. -Bu sene bayram tatilleri haftanın hangi gününe geliyor acaba- sonra o güne göre planlar yapılır, gün yaklaşır hazırlıklar başlar. Biletler, rezervasyonlar, valiz hazırlığı, alış veriş derken gün gelir çatar. Huzurlu bir tatilin başlamasına artık hiçbir neden kalmamıştır. Buraya kadar ne kadar güzel değilmi? Havayolu ile çıkan mutlaka rötara takılır. Bu beklenen bir şeydir. Olması da doğaldır. Ya karayoluna ne demeli ? Bu da beklenen bir şeydir elbette ama bazı kuyrukların nedeni yola fazla çıkan araçlardan kaynaklanmıyor ki. Uzun uzun araç kuyruklarını görmeye başlayınca pişmanlık da yavaşça kendini hissettirmeye başlar. Çünkü iş bilmez yöneticilerimizin hatalarını tüm tatil boyunca insanlarımız çeker. Anlamadığım şey bu kadar zormudur bu tür planlamaları yapmak, sonra da bu işi taşeron firmalara veren yöneticilerimizin bunları denetlemesi ? Eğer sen yol yapım ve tadilat planlaması yapıyorsan takvimi önüne alıp tatil günlerimizin hangi güne geldiğine dikkat etmezmisin. Ya da bu işi taşerona havale ederken, bu günlerin önlemini alacak çalışmalar istemezmisin. Adam yolu tek şeride düşürmüş ve nedensiz bir şekilde kapatıp tatiline gitmiş. En sinir bozucu tarafı ise bir tek çalışan da yok. Çünkü onlarda ailelerinin yanına tatile gitmişler. Geriye doğru bakıyorsunuz kilometrelerce araba kuyruğu oluşmuş. İçinde hastası olan, çocuğu olan aileleri görüyorsunuz perişan olmuşlar. Ambulans’lara bakıyorsunuz yolda ilerleyemez halde çırpınıyorlar. Bir de kendini başkalarından uyanık zanneden emniyet şeridi magandaları tüm şeridi kapatmışlar. Her şey arap saçına dönmüş, çık çıkabilirsen. Neden ? Sorumsuz insanların yanlış işi yanlış kişilere havale etmesinden, eksik planlama yapmasından kaynaklanan problemi siz vatandaş olarak çekmek zorunda kalıyorsunuz. O işi havale ederken bayram öncesi o yolu tek şeride düşürmemesi gerektiğini bilmiyorsa taşeron ona sen söyleyeceksin. Eğer buna rağmen yapmıyorsa cezasını keseceksin. Bunu da beceremiyorsanız o zaman görevinizi layıkıyla yapmıyorsunuz anlamına gelir bu da yanlış koltukta oturduğunuzu gösterir. Çünkü insanımız her şeye katlanmaya alışık ama bari bu özel günlerde eziyet etmeyelim. Her şeyi çok çabuk unutan bir millet olduğumuz için bayram sonrası çekilen tüm ızdırabı, çileyi hemen unutacağız. Yakın bir zamanda tekrar yeni bir bayram tatilimiz geliyor. Bu sorumsuz insanlar yine o zaman sahneye çıkacak ve yine her şeyi berbat edecek, bizler yine iki saatlik yolu altı saatte geleceğiz. Hepimiz o anı yaşarken tekrar tekrar sinirleneceğiz. Ama o işi yapanlar yine doğru bir şeyler yaptıklarını düşünerek koltuklarında gerine gerine oturmaya devam edecekler. Ben de tekrar buna benzer yazılar yazmaya devam edicem. Sonuç ??? Sıfıra sıfır elde var sıfır. Oktay ERDEM
400ae64ceb47
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Meryem'in mutfağından tarifler; Bizzat benim mutfağımdan,Benim objektifimden lezzetlerdir... Mutfağa dair her şey burada... Biz bize tarifler ve mutlu paylaşımlar için doğru yerdesiniz... Hoşgeldiniz :) 19 Mart 2015 Perşembe YERLİ SALAMON DA DENİLEN ALABALIK :) M E R H A B A L A R Farklı balıklar alıp yemek, bizde artık bir huy oldu. Önceleri ''en iyi şey bildiğin şey'' dir der, farklı balıkları almaya çekinirdim. Şimdi fiyatı cazip gelen balıkları sırayla alıp pişiriyorum... Sizde değişik tatlara açık olun en önemlisi de çocuklarınız her tada alışsın, sonradan alıştırmak çoook zor olur ''bir anne tavsiyesi '' YERLİ SALAMON DA DENİLEN ALABALIK Temizletip kılçıklarını aldırırsınız.Ama yine de kılcıkları oluyor.Yıkadıktan sonra mısır unuyla normal unu karıştırır tuzu da ekler balıkları bir güzel unlarsınız.sıvı yağda güzelce kızrtırsınız. Yanına da bir balık salatası of of deymeyin keyfime AFİYET SAĞLIK OLSUN
1d4cbbf23b77
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Sınıfsal bir tavır olarak Hackerlık: Her sistem kendi faresini üretir; ya da meşhur deyimle, “Roma’yı yapan yollar, yıkan da yollardır.” Ne kadar incelikle düşünülmüş olursa olsun, ne kadar aşılmaz güvenlik duvarlarıyla çevrilmiş olursa olsun, bir sistemi üreten insansa eğer, onu bozacak olan da yine insandır. Hatta doğanın ortaya koyduğu karmaşık sistemlere bile sızan, var olan sistemleri bozup yeni sistemler üreten; olmaz denileni de olduran insandır, olmazı yıkan da… Tek ya da önceden belirlenmiş bir doğrultuda, akış halindeki bir veriye dışarıdan müdahale etmek; gizli kapaklı işlerin döndüğü bir yapının içine bakmak; kamudan gizlenen bir bilgiyi kamu yararına ifşa etmek; herhangi bir şey bedava sunulabilecek bir hizmetken sırf büyük şirketlerin çıkarları gereği ücretli verilen bir hizmete dönüştüğü için bu hizmeti anonimleştirmek; fakat bütün bu eylemleri yaparken insanın temel dürtüsünün ağırlığını sürekli omuzlarında hissetmek; yani merak! Merak duygusu denilebilir ki Hackerlığı güdüleyen temel motivasyon; ancak bu merakın sonucunda ulaşılana bencilce çıkarlar çerçevesinde yaklaşılabileceği gibi, bir özgürleştirme, kamunun yararına sunma, hatta ve hatta anarşizan bir tavır olarak sistemin çarklarına dinamitleri yerleştirip patlatmak da mümkün. McKenzie Wark, ikinciyi öğütleyenlerden. Hatta ateşli bir tavırla, konuya etik açıdan yaklaşarak Hackerlığın kültürel, entelektüel sözcülüğünü de üstleniyor. İster hırsız olun, ister yol kesen eşkıya, ister Donkişot, isterseniz de Robin Hood; ve belki de Arsen Lüpen, Fantoma vs. Her işin bir adabı vardır. Zenginden alıp yoksula vermek ya da en azından yoksula ilişmeyip sadece zengini söğüşlemek; bu eski zaman korsanlarının takındığı tavırla dağdan inip yol kesen eşkıyaların bazılarının takındığı mert tavır arasında bir yerlerde günümüz Hackerlarının takındığı tavrı da görebiliriz. “Bir Hacker Manifestosu” kitabında bu tavrın sözcülüğünü üstlenmiş gibi görünen McKenzie Wark, ısrarla sistemin ne kadar bencil çıkarların etrafında döndüğünü açığa çıkarmaya çalışırken, öte yandan da bunu bozacak olan iradenin sahip olması gereken ahlaki değerleri vurgular. Bütün dünyada kötü bilinen, sicili suç raporlarıyla dolu bu damgalı işi savunmak kolay değil tabii. Birçoğumuzun bilgisayarı şu ya da bu şekilde tüm virüs programlarının koruma engeline rağmen virüs yemiş, takla olmuştur zamanın birinde. Hatta ve hatta yine birçoğumuz çok değerli çalışmalarımızı, bilgilerimizi kaybetmişizdir sırf yediğimiz virüs yüzünden. Bunları üretenlerin de Hacker olarak tanımlandığı bir camiada elbette ki McKenzie Wark’ın işi zor. “Hacklemek farklı olmaktır” diyor Wark, yine aynı kitabında. Farklı ve meraklı olmak. Fakat farklılığın, farklı olma vurgusunun yanında, “… tam olarak kim olduğumuzu bilmiyoruz.” diye alttan da alarak Hackerlığın köklerini, amaçlarını ve ilgi alanlarını sorgulayıp bir manifestoya dönüştürüyor söylemlerini. Wark, gerçek Hackerlarla kişisel çıkarlar peşinde koşan, virüs yazan, veri hırsızlığı yapan sahtekârların arasına belirgin bir çizgi ya da ayrışma olarak bilgiyi anonimleştirmeyi öne sürüyor gerçek Hacker tavrını siyasallaştırmaya çalışırken. Altıkırkbeş Yayın’ın manifestolar serisine taze eklenmiş bir kitap “Bir Hacker Manifestosu”. Ancak anlaşılması gerçekten zor bir manifesto. Bunun nedeni de gerek yazarın kendi sözcükleriyle yeni bir söylem oluşturma arayışında ve gerekse de diğer birçok sosyal sınıf gibi, Marksist bir yaklaşımla, Hackerları da sosyal bir sınıfa dahil etme arayışında aranabilir diye düşünüyorum. İşçi sınıfının Marksizm’den referansla nasıl bir söylem biçimi varsa, Hackerların da aynı referanstan bir söylem biçimi olmalıdır. Wark söylüyor tabii bunları. Hackerlığı siyasallaştırma çalışırken tıpkı Marksistlerin işçi sınıfına yükledikleri misyon gibi Wark da Hackerlerın olması gereken misyonunu şöyle özetliyor: “Hackerlar dünyaya yeni şeylerin gelmesine imkân yaratırlar. Her zaman büyük şeyler ve hatta iyi şeyler bile değil, ama yeni şeyler.” Ve ekliyor: “Ürettiğimize sahip değiliz-o bize sahip.” Ya da “zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok”. Dünyayı daha iyi, yaşanılabilir kılmak; hiç olmadı bunun çabası içinde olmak; kişisel çıkarların baskısı altında kötü niyetlerinin esiri olmamak. Çıkar peşinde koşmamak. Sistemin örüldüğü çelik halatları bir fare sabrıyla kemirmek. Karanlığın ortasına bir havai fişek gibi sızmak. Son noktada, yine Wark’ın deyimiyle “Devlet ilk ve son olarak içinden bir içe dönüş fışkıran bir zarf, geçirgen bir zar, bir deri”yse eğer, bu deriyi, zarı yırtmak içine bakmak o içe dönüşü dışa döndürmek için çaba göstermektir gerçek Hackerlık. Wark’ın “Bir Hacker Manifestosu” kitabı Hackerlığı farklı bir açıdan görmek isteyenlere önerilir. A Hacker Manifesto is the Big Picture of not only where we are in the ‘information age,’ but where we’re going as well. Adopting the [epigrammatic] style of Guy Debord’s Society of the Spectacle, as well as updating its ideas, Ken Wark establishes so-called ‘knowledge workers’ as an unrecognized social class: ‘the hacker class.’ Wark also updates Marx and Engels, Deleuze and Guattari, Nietzsche, and a host of others…Far from just being the story of ‘us versus them’ class struggles, Ken Wark’s book is far more complex: It tackles many issues, historical, emergent, and emerging. ingilizce / english !!! indir / download: not: kitabın türkçesi 6.45 yayınları tarafından basılmış…
2a52c5fc7390
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
yaşayan tiyatro iyi günler bu gece ne oynuyor acaba bu akşam iki gösterim var saat yedide insan insandır ve on buçukta bağlantı iki yer ayırtabilir miyim tabi oyundan bir saat öncesine kadar onları sizin için saklarız üç buçuk ve dört buçukluk yerler var üç buçukluk üç buçukluk iki yer adınız neydi ilk isminiz üç buçukluk iki yer m lederman için ah hangi oyuna yedidekine insan insandır değil mi evet insan insandırın yedideki gösterimine üç buçukluk iki yer ve bunları sizin için altıya kadar saklıyoruz eğer o zamana kadar buraya gelemezseniz telefon edip rezervasyonu kesinleştirin aksi halde iptal etmek zorunda ah telefon edebilir miyim teşekkür ederim teşekkür ederim bir devrime ne dersiniz living theatre, julian beck ve judith malina tarafından 1940’ların sonunda oluşturulmuş, brecht’in yabancılaşma tiyatrosu ve artaud’nun vahşet tiyatrosu’ndan beslenen bir politik tiyatro kumpanyasıdır. 60’ların radikal hareketleri içerisinde yer almış, beat sahnesiyle kesişmiş ve gerek sahnede gerek sokakta kapitalizm, militarizm ve politik iktidarı sorgulayan oyunlar sahnelemiştir. kumpanya oyuncuları defalarca kovuşturmaya uğramışlar ve nihayetinde abd yi terk ederek italya’da bir tiyatro komünü oluşturmuşlardır. avrupa’daki çeşitli küreselleşme karşıtı zirvelerde oyunlar sahnelemiş, gerilla tiyatroculuk anlayışıyla sokak sahneleri kurmuşlardır. kumpanya oyuncuları pek çok ülkede gerilla sokak tiyatrosu oluşumları içerisinde yer alarak atölyeler ve eylemler düzenlemiştir. julian beck, 1985’te mide kanserinden ölmüş ancak hayat arkadaşı, sahne arkadaşı ve yoldaşı judith malina tiyatroyu bugüne dek sürdürmüştür. kumpanya 2006’da abd’ye dönme kararı almıştır ve halen new york’ta politik tiyatro faaliyetlerini sürdürmektedir. kumpanyanın web adresi: bu video living theatre’ın tarihini ve tiyatro perspektifini yansıtan bir belgeseldir. videonun piyasada dvd kopyaları yok. bu kayıt vhs’den dönüştürüldüğü için görüntü kalitesi biraz düşük ancak gene de living theatre hakkında önemli bir döküman olarak seyredilmeyi ve arşivlerde yer almayı hak ediyor. the living theatre of julian beck and judith malina inspired the off – broadway movement in the ’40s and ’50s and the radical theatre movement of the ’60s and ’70s, picking up the torch from artaud. this tale of social and aesthetic breakthrough weaves excerpts from their most controversial productions with on – tour interviews with beck and malina, who define their life – long commitment to revolutionary art, in which politics and theatre are inseparable. it is the story of political action expressed through experimental theater and is forthose archival purposes of theater history and lessons from the movement. the original vhs is out of print.just a few copies of the vhs exist but they are difficult to find. more info in living theatre’ s web page: İNGİLİZCE / ENGLISH !!! indir / download:
6f33dc1f493b
[ "fineweb2", "hplt2" ]
sea shepherd conservation society (deniz çobanı koruma derneği), greenpeace’in kurucularından biri kaptan paul watson’un 1977 yılında kurduğu dernek… faaliyetlerini denizlerde ve okyanuslarda yürüten kuruluşun, neptune’s navy (neptün’ün donanması) olarak adlandırdığı rv farley mowat, mv steve irwin ve rv sirenian adında üç gemisi vardır. dernek bunların yanı sıra daha küçük teknelere de sahiptir. sea shepherd, antarktika’daki nesli tükenmekte olan balinaları avlamak için harekete geçen japon balıkçılarıyla mücadele etmektedir. dernek, balina avcılığı konusunda şiddete başvurmadan direniş sergilemeyi yeğleyen greenpeace’e nazaran, uluslararası balina avcılığı hukukunu çiğneyen gemilerin kasıtlı olarak batırılmasını ya da sabote edilmesini onaylar ve reformist tavırlarından dolayı greenpeace ile çalışmaz. paul watson’un hayatına ve sea shepherd’ın mücadelesine bakmadan önce,internationala’dan alıntıladığımız,paul watson’la ekotaj,elf ve alf hakkında yapılan röportajı okumakta bir fayda var: “paul watson / sea shepherd gemisinin kaptanı alf ve elf terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi? Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm suçlamaları genelde çok keyfidir. Terörizm konusunda nesnel bir yargı merci bulunmadığını söyleyebiliriz. Aslında, 11 Eylül sonrası ABD’sinde bu yafta medyada öylesine gelişigüzel kullanılmıştır ki kelimenin gücünü kaybetmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bu sözcük giderek İngilizce’de en çok, en düşüncesizce, umursamadan ve sorumsuzca kullanılan sözcük haline geliyor. Terörizm, askeri ya da muharip olmayan taktiklerden ve stratejilerden beslenen bütün şiddet eylemleridir şeklinde bir tanımla açıklanabilir. Peki, içi masum yolcularla dolu iki uçağı kaçırıp Dünya Ticaret Merkezi’ne bilerek çarpmak bir terörizm eylemi midir? Elbette öyledir. Peki Yemen’de ABD’ye yönelik saldırı bir terörizm eylemi miydi? Burada cevabımız “hayır” olmalı. Sadece savaşçılar söz konusuydu. Hedef ise askeri bir hedefti. Bu, şiddet içeren bir eylemdi; ancak bir terörist saldırı değildi. Buna benzer şekilde, Pearl Harbor’a yönelik Japon saldırısı bir askeri saldırı olup bir terör eylemi değildi. Bunun tersine, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’yi atom bombasıyla vurması ise terörist saldırılardı; çünkü buradaki hedefler sivil insanlardı. Bir uçağın kaçırılıp Pentagon’a düşürülmesi bir terör eylemi miydi? Evet, çünkü hedef tartışmasız bir şekilde askeri bir hedeftiyse bile, kaçırılan uçakta masum siviller bulunuyordu. Bu şekilde tanımlanan terörizmin son zamanlarda icat edilen bir medya tanımı olmadığını bilmemiz gerek. Terörizm tarihin ilk zamanlarından beri insan kültürlerini meşgul eden bir konu olageldi. Elbette, tarihi kaydedenler açısından bu eylemlerin daima terörizm olarak görülmediğini bilmek lazım. Örneğin; Amerika Yerlileri ve ABD hükümetleri arasındaki sorunlarda, Kızılderili köylerinin yakılmasına muhabere denmiştir, oysa Little Big Horn Muhaberesi ise ABD tarihine bir katliam olarak geçmiştir, oysa burada çarpışan taraflar sivil değildi. Nikaragua’da kontralara terörist gözüyle bakılıyordu; ama Reagan yönetimine göre onlar özgürlük savaşçılarıydılar. İngiliz hükümeti Boston Tea Party’yi meşru bir eylem olarak görmüyordu, George Washington’ın adamlarına hain ve terörist gözüyle bakılıyordu. Nathan Hale terörizm iddiasıyla asıldı, ve eğer yakalansaydı Washington’ın da akıbeti aynı olacaktı. Hedefin ne olduğunu ortaya koyarak eylemin terörist bir saldırı mı yoksa askeri bir saldırı mı olduğunu anlamak zor değildir. Sivillere yönelik askeri, politik, dini ve kriminal gruplar tarafından uygulanan şiddet içeren eylemler terörist saldırıdır. Ama iş bu kadar basit değildir. Örneğin, terörizmin genelde kabul gören tanımlarından birisi şudur: terörizm; elinde düşük teknolojiye sahip ya da teknoloji içermeyen silahlar bulunan insanların ileri teknoloji silah sistemlerini kontrol eden hükümetlere yönelik eylemleridir. Mesela bir tanka molotif kokteyli atarsanız siz bir teröristsiniz. Ama 100 milyon $ değerindeki uçaklardan bir okul servisine napalm bombası atarsanız o zaman siz olsa olsa askeri bir hedefi vuruyorsunuzdur. Bütün mesele, donanımın fiyatıdır. Bu yazıyı yazarken, televizyonda iki haber gördüm. Haberlerden birisi çevreci “teröristlerin” bir mink çiftliğinden 10 bin minki serbest bıraktığını yazıyordu. Kimse yaralanmamıştı. Mülke zarar verilmemişti ve 10 bin hayvan anal yoldan elektrik verilme yoluyla öldürülmekten kurtarılmıştı. Bu haberden önceki haberde ise Hamas’a yönelik bir İsrail “saldırısı”nın olayla alakası olmayan 6 insanı nasıl öldürdüğü anlatılıyordu. Terörizm ne zaman terörizm olmaktan çıkar? Cevap şu: terörizm; hükümetler, kurumlar ya da dinler tarafından onaylandığında ya da medya öyle olmasına karar verdiği zaman terörizm olmaktan çıkar. Hükümetler, dinler ve kurumlar daha dominant ve güçlü oldukça, statükoyu korumak ya da sosyal ve politik değişim amacıyla terörün kullanılması daha da meşrulaşır. Adolf Hitler’in demokratik yöntemle seçilmiş bir lider olduğunu ve 30lı yıllarda Almanların ya da yabancıların Onun hükümetine yönelik muhalefetinin yasak olduğunu unutuyoruz. Yahudilerin toplama kamplarına götürülmesine karşı çıkmak suçtu, ve Nazilere suikast düzenleyenler aslında meşru bir devletin yasalarını çiğniyorlardı, bu yüzden de terörizmle suçlanabilirlerdi. Yahudilerin toplama kamplarına götürülmelerine karşı çıkmak yasaya aykırı idiyse bile, ahlaki anlamda bu doğru bir şeydi, ve bazen yasalara meşru müdafaa ya da devletin yasal tiranlığından kurtulmak amacıyla insanlar karşı çıkmadan müdahale edilmesi gerekiyordu. Günümüzde çevre ve hayvan hakları hareketlerinde gördüğümüz şey de budur. İnsanlar hayatı devletin yasal tiranlığından korumak için yasalara karşı çıkmak zorunda bırakılıyor. Peki bu durum, yasaya karşı çıkan diğer hareketlerden ya da bireylerden hangi anlamda farklı? Mesela; kürtaj yasasına karşı çıkan eylemciler doğmamış bebekleri hükümetin politikalarından korumak için yasayı çiğniyorlar. Aslında temel ilkeler açısından bir fark söz konusu değil; ama şiddetin dereceleri anlamında farklar var. Hristiyan kürtaj karşıtları kasıtlı olarak doktorları öldürüp sivilleri bombaladılar. Hayvan hakları eylemcileri ve çevreciler tek bir cinayet işlemedi ya da cinayeti hedefleyen bir eylemde bulunmadılar. Kürtaj karşıtları doktorların katil olduğunu ve ölmeyi hak ettiklerini öne sürüyorlar. Bu argümanın kendini hayat hakkını savunanlar olarak tanımlayan bir gruptan gelmesi saçma. Bu hakkı savunanların çoğunun ölüm cezasını savunduğunu da biliyoruz. Bir keresinde balina avcılığını engellemem sebebiyle radyoya bomba ihbarı yapılmış ve benden de radyoyu terk etmem istenmişti. Buradaki ikiyüzlülük hem şaşırtıcı hem de düşündürücü. Ancak, hayvan hakları eylemcileri ve çevrecileri kürtaj karşıtlarının felsefeleriyle ters düşse bile eylemleri ve taktikleriyle ters düşemezler, bu ikiyüzlülük olur. Ancak kürtaj karşıtlarının eylemlerini şiddet ve cinayet olmaları anlamında kınayabilirler. Bir terörist, eğer terör eylemleri onu devlet adamı kademesine çıkarıyorsa da terörist değildir. Michael Collins, İrlanda İngiltere’den bağımsızlığını kazandığı andan itibaren artık bir terörist değildi. İrlandalılar terörizmi İngiltere’ye karşı bir silah olarak kullandı, ve terörizm yüzünden askeri hedeflerin hayata geçirmeyi başardılar. Terör taktikleri olmasaydı bugün İrlanda bağımsız bir devlet olmayacaktı. Terörizmin meşrulaştırılmasına verilebilecek en iyi örnek, savaş sonrası İngiltere tarafından yönetilen Filistin’dir. Burada bir sürü Yahudi terörist grup bulunuyordu, en ünlüsü de Stern Gang’di. Bu grup Avraham Stern tarafından İngiltere karşıtı Irgun grubundan ayrılarak kurulmuştu. Stern Gang’in operasyon komutanı İzak Şamir’di. İzak Şamir Likud Partisi’nden dışişleri bakanı olarak göreve gelmiştir. Bu da başbakanlığa yükselmesinde bir başka adımdı. Başbakan Menachem Begin, İzak Şamir’i dışişleri bakanlığına getirdiğinde onun 2 suikatten sorumlu birisi olduğunu biliyordu. İzak Şamir 1944’te Ortadoğu’da İngiliz temsilci Lord Moyne’u ve BM’in Filistin konusunda arabulucu olması göreviyle yolladığı Folke Bernadotte’u suikast sonucu öldürmüştü. Ama bu, Başbakan Menachem Begin için şaşırtıcı ya da sürpriz bir durum değildi, zira kendisi de Yahudi terörist grubu Irgun’un bir zamanlar bir üyesiydi. 1946’da King David Hotel’deki İngiliz idare merkezine bombayı yerleştiren de Menachem Begin’di. Bu bomba sonucunda 90 kişi ölmüştü, 45 kişi yaralanmıştı. Ve bu adama 32 sene sonra 1978’de resmen Nobel ödülü verildi. İsrail’in bağımsızlığından sonra Başbakan David Ben-Guiron hem Irgun’u hem de Stern Gang’i yasakladı, ancak teröristlerin adalet karşısında hesap vermesi gibi bir durum hiç söz konusu edilmedi. Tam tersine, sokaklara suikastçilerin isimleri verildi. Hatta Menachem Begin, Avraham Stern’in resminin bulunduğu pullar da bastırdı. Bugün, Filistin terörizmine karşı çıkan İsrail, kendi devletinin kurulmasını da bombalar ve suikastler yoluyla uyguladıkları terör eylemlerine borçlu olduğunu unutmuşa benziyor. Hükümetler vatandaşlarının fikirlerinin ve eylemlerinin çerçevesini belirlerler. Timothy McVeigh Oklahoma City’deki bombalama eyleminde ölen çocukları nasıl olup da ” savaş zaiyatı” diye nitelediği sorulduğunda bunun devletten öğrendiği bir kavram olduğunu söylemişti: “Körfez Savaşı’nda öldürdüğümüz çocukların savaş zaiyatı olduğu söylendi bize, Waco’da öldürdüğümüz çocukların savaş zaiyatı olduğu söylendi bize. Ne farkı var?” Neden şiddetin sorunların çözümü için gerekli olduğu sorulduğunda McVeigh bunu da devletin öğrettiğini, devletin bütün problemleri şiddet yoluyla çözdüğünü söyledi. Buna McVeigh’in sorunu da dahildi, kendisi şiddete karşı çıkıyormuş numarası yapan bir devlet tarafından öldürüldü. Devlet McVeigh’in taktiklerine karşı çıkmıyordu; sadece hedef konusundaki seçimleriydi karşı çıktıkları. Şiddet dolu bir toplumda insanların şiddet içeren çözümler aramasına şaşırmamak zorundayız. Medya kültürümüz şiddeti yücelten ve şiddetin sonuç verdiğinin altını çizen filmler, dergiler, kitaplar ve müzik aracılığıyla her bir kuşağı eğitiyor. Ve şiddet , onu uygulayanlar ve destekleyenler tarafından meşrulaştırılırken buna karşı çıkanlar tarafından da kınanıyor. Diğer bir deyişle, bütün insanlar felsefesini kabul ettikleri şiddeti desteklerken felsefesini kabul etmedikleri şiddete de karşı çıkıyorlar. Toplumsal değişim şiddet dolu bir girişimdir ve daima da böyle olmuştur. İnsanlık tarihinde şiddetten uzak bir şekilde başarılmış toplumsal veya politik bir devrim yaşanmamıştır. Şimdi hemen Gandi şiddet kullanmamış bir örnek olarak öne sürülecektir. Ne yazık ki onun mücadelesi şiddetten uzak değildi. Gandi şiddetten uzak durmayı İngilizlere karşı bir strateji olarak kullandı. Bu onların Aşil topuğuydu. Gandi taktikleri Stalin’e ya da Hitler’e karşı asla işe yaramazdı. Zaten İngilizlerle de çok işe yaramadı. Hint Devrimi bir çok cepheden meydana gelmiş bir mücadeleydi. Şiddet dolu direnişler yaşandı, mesela Subhas Chandra Bose ve İngiliz racasına karşı organize silahlı direnişini burada sayabiliriz. Gandi’nin takipçileri öldürüldü. Gandi’ye de suikastte bulunuldu. ABD’deki Sivil haklar hareketi de Dr. Martin Luther King gibi özgürlük savaşçılarının şehitlikleri sayesinde elde edilmiştir. King ve ona inananlar genelde şiddet içermeyen taktikleri sebebiyle takdir edilmeliyse de elde edilen başarılar gene de şiddet kullanmanın bir sonucudur. Hükümetin statükoyu değiştirmesi için hayatlar feda edildi. ALF ve ELF eylemcileri de bugüne dek varolan diğer sosyal ve politik hareketlerin taktiklerine ve stratejilerine öykünüyor, ama tek bir fark var-henüz kimseyi öldürmediler. Ancak hem çevreciler hem de hayvan hakları eylemcileri öldürüldü ve medya da onların ölümüne terörizm gözüyle bakmaya hiç istekli değil. 1985’te Fransa hükümetinin ajanları Yeni Zelanda’da Rainbow Warrior gemisini batırıp bir fotoğrafçıyı öldürdüler. Hiçbir devletin lideri bu saldırıya terörizm demedi. Ancak Sea Shepherd Conversation Society yasaya aykırı olarak hiç kimseye zarar vermeden balina avına müdahale edince bu eyleme medyada hemen ekoterörist eylem adı verildi, hem de yasal hiçbir suçlama yapılmamasına rağmen. Balıkçılık şirketleri medya ya da hükümetlerin zerre kadar tepkisi olmaksızın bir çok türü ortadan kaldırıyor, ama Earth Island Institute tuna boykotu ya da yunusların korunması amacıyla eylem çağrısı yapınca ekonomik eko-terörizmi savunmakla suçlanıyorlar. Eko-teröristler gerçekten var. Exxon Alaska’da eko-terörizm yaptı. Union Carbide, Bhopal’da, Hindistan’da eko-terörizm yaptı. Ormanları katleden endüstriler her gün eko-terörizm işliyor. Bu şirketlerin isimleri terörist kurumlarla alakalı hiçbir federal listede bulunmayacak; çünkü onların parası var ve para da Mark Twain’in bir zamanlar “Orospuların Parlamentosu” dediği Washington, DC’de düdüğü çaldıran yegane şeydir. ALF ve ELF gibi gruplar nereye gidiyor? Cevabı şöyle: eylemciler nereye kadar götürmek isterse oraya. Bu gruplar hiçbir kurumun ya da devletin güdümünde değiller. Merkezi bir otorite söz konusu değil. Bunların önceden tahmin edilmesi mümkün değil, ve bu yüzden pratik anlamda da durdurulmaları imkansız. Bu gruplar, hiçbir şekilde yasal önlem almayan ve bu yüzden eylemcilerin öfkelerine gaz veren zalim bir kültüre yönelik tepkilerin yansımasından başka bir şey değil. Hareket içerisinde insanlar hapse atılıp taciz edileceklerdir, ama bunun önüne geçilmesi mümkün değil; çünkü anaakım kurumların yer altı kurumlarının eylemlerini bastırmak için yapabilecekleri hiç bir şey yok. Aslında bütün dünya şu anda görünmez direniş gruplarıyla savaş halinde olan kurumlarla dolu, bu grupların birçoğu birbiriyle sorun yaşıyor. Bazıları iyi bazıları ise kötü, bakana göre değişir. Üyelerin ve eylemcilerin gözünde hepsi iyi. Tabii 6,5 milyar egonun yarıştığı bir dünyada bundan doğal ne olabilir? Nüfus arttıkça bütün bu kaotik meselelerle başa çıkmak için daha baskıcı kanunlar ortaya çıkacaktır. Şu anda hayvan hakları ve çevre hareketlerinin önündeki en büyük mesele her iki hareketin de global hükümetler, medya ve finans kurumları tarafından marjinalleştirildiği bir sistem içerisinde nasıl hayatta kalacağıdır. İnsan doğası denen şey gereği hareketler daha baskıcı koşullara uyum sağlayacaktır, ve bunu becermenin en güvenli yolu hücre yapılanmaları aracılığıyla yer altına inmektir. Aslında, yer altı direnişini ortaya çıkaran şey bu baskının kendisidir, baskı çoğaldıkça direniş hareketlerinin becerisi artar. Bu konuda verilebilecek en iyi örnek, Almanya ve Avusturya’da son derece ölümcül bir Nazi rejiminin varlığına rağmen yer altı direnişinin asla çözülmemiş olmasıdır. Fransız direnişi Fransız vatandaşlarının %2’si kadarından oluşuyordu; ama Almanlara karşı “terörist” eylemlere giriştiler ve bir çok kayba rağmen Nazilerin yenilmesi için yardım ettiler. Fransızların çoğu bu ekstrem gruplar onların uğruna savaşıp öldükleri için hiç bir şey yapmadı. Ekstrem bir eyleme karşılık ekstrem bir cevaptı bu- yani Fransa’nın işgaline. İsrail’in Stern Gang ve Igrun’un eylemleri olmasa bugün var olmayacağı gibi hayvan hakları ve çevre hareketleri de ALF ve ELF olmasa bir şey başaramazlar. Sivil Haklar Hareketi Martin Luther King, Jr. Yanında Kara Panterler’e de sahipti. Hindistan Devrimi’nde Gandi vardı ama Bose da vardı. Hayvan hakları hareketinde Peter Singer var; ama Rod Coronado da var. Hareketler, çeşitlilik olmasa eksik kalırlar. Aslında, hareketler ancak bu çeşitlilik sayesinde ayakta kalabilirler, bu çeşitlilik eylem spektrumu içerisinde her grubun bir diğer gruba tolerans göstermesini gerektiriyor. Ana akım grupların kaynaklarını heba edip ALF ve ELF gibi gruplara saldırması sadece zaman kaybı. Ana akım grupların gizli eylem gruplarını ya da eylemci bireyleri engelleme içni yapabileceği hiçbir şey yok. Bu eylemlere gönülden katılmamak tek çözümdür. Gizli bir grubun bir eylemini haklı çıkarmak için zorlandığında ana akım grupların yapabileceği şey, problemin ya da tehditin boyutu çok uç noktalarda olduğu için kişilerin ya da grupların da bu meseleye işaret etmek için aşırı önlemlere başvurmak zorunda kalmasından dolayı üzüldüklerini söylemektir. İşin aslı şu ki isteseniz de istemeseniz de ELF ve ALF çevre ve hayvan hakları varoldukça var olmaya devam edecek. Her iki grup da merkezilikten uzak, çeşitlilik anlamında yaygın, bilinmez ve önceden kestirilmesi imkansız gruplar olup üyelikleri o kadar belirsiz ve geçirgendir ki her iki grubu da ortadan kaldırmak imkansızdır. Aslında, gerçek anlamda var değillerdir. ELF ve ALF gölgelerden meydana gelmiş merkezi bir odağı olmayan gruplardır. Bir eylemciyi tutuklayın eylemciden elde edilecek bilgi en fazla küçük bir hücre grubuyla alakalı olacaktır, çünkü başka hiçbir grupla alakaları yoktur. ELF ve ALF üç harften meydana gelmiş iki grup gibi, bazen bir duvara kırmızı boyayla adı yazılan, bazen bir bildiride adı basılan bazen de kalabalıkta haykırılan iki isimden ibarettir. Bir hareket insanların kalplerinde ve akıllarında bir fikri yerleştirmeye çalışır. Fikirler su gibi akarlar, bariyerlerden ve engellerin üzerinden akarlar, en az direniş görülen yerlere doğru akarlar, en sert şekilde çarpar, göletlerde sakinleşir ve sonra da uygun ortamda buharlaşıp ortadan kaybolurlar. Bir tsunami dalgası gibi, ne olduğu tamamen anlaşılmadan su ortadan kaybolur. Arkada ise yıkımın bütün izleri kalır. Kurumlar gizli eylemleri engellemek için çabalayabilirler, ama fikirler, hareketler fikirlere odaklanıp şaşırtıcı sonuçlar elde etmediği sürece hiçbir iz bırakamazlar. Nelson Mandela’nın salıverilmesi 1960larda, 70lerde ve 80lerde hız kazanan bir fikirdi, ama en sonunda ırk ayrımcılığının sırtında bir tsunami gibi vurduğunda her şeyi alt üst etti ve ardından da her şeyi sildi süpürdü. 1970lerde hiç kimse Nelson Mandela’nın Güney Afrika’nın başkanı olacağını düşünemezdi. Bu imkansızdı. Ama imkansız olan, gerçek oldu; çünkü hem gizli hem de ana akım bir hareket, hem şiddete başvuran hem de şiddetten uzak bir hareket ama daha önemlisi artık zamanı gelmiş bir hareket sayesinde imkansız gerçek oldu. İnsanlık doğa kanunları içerisinde her şeyle ve herkesle uyum içerisinde yaşayabilir mi? İnsanlık diğer türlerin toptan yok olmasına bir son verecek mi? Şu anda kulağa imkansız geliyor; ama bu, zamanı henüz gelmemiş bir fikir. Ama nehir akıyor, ve hızlanıyor da; bir gün bu dünyanın insan olmayan sakinleri hak ettikleri mucizeyle karşılaşabilirler- yani Homo Sapiens türünün yarattığı korku olmaksızın bu dünyada yaşayabilme mucizesiyle. Ana akım hareketler ELF ve ALF’i kabul etmeli ve ana akım eylemlerine devam etmeli. Gelecekte gizli taktiklerin arttığı görülecek, ALF ve ELF saldırıları artacak. Dikkat çekilmesi gereken büyük bir öfke ve hayal kırıklığı havuzu var, hareketler daha çok ceza gördükçe bu öfke ve hayal kırıklığı daha da güçlenecek. ELF ve ALF’i durdurmanın tek bir yolu var. Basit, gerçekten basit. Toplumun yapması gereken tek şeyi diğer insanlara, diğer türlere ve ekosistemlere karşı uygulanan şiddete son vermektir. Bu grupların var oluş sebepleri ortadan kaldırılmalıdır…hem zaten bu hareketlerin talep ettiği nedir ? Zulme, yıkıma, ölüme son verip bütün türlerin huzur içerisinde yaşayabilmesi. Kötü bir amaç değil gerçekten. Neden bu amaca karşı çıkılsın ki? Bu amaca ulaşıldığında ELF ve ALF ortaya çıktıkları gibi gizemli bir şekilde ortadan kaybolacaklar- tarihin sisleri içerisine gölgeler olarak karışacaklar.” “established in 1977, sea shepherd conservation society (sscs) is an international non-profit, marine wildlife conservation organization. our mission is to end the destruction of habitat and slaughter of wildlife in the world’s oceans in order to conserve and protect ecosystems and species. sea shepherd uses innovative direct-action tactics to investigate, document, and take action when necessary to expose and confront illegal activities on the high seas. by safeguarding the biodiversity of our delicately-balanced ocean ecosystems, sea shepherd works to ensure their survival for future generations.” for further information you can visit: ingilizce / english !!! indir / download:
20916b6e4d4a
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Ahmet Taşgetiren Star gazetesinde yayımlanan yazısında FETÖ operasyonları ile oluşan mağduriyetleri değerlendirdi. Taşgetiren yazısında, "Şöyle söyleyeyim: “FETÖ ile iltisaklı” diye tasfiyeye uğrayan insanların çok önemli bir kısmı aynı zamanda “AK Parti ile iltisaklı.” Anası - babası oy vermiştir Ak Parti’ye, hısımı - akrabası oy vermiştir ve emin olun o ailede tasfiyeye uğrayan bir veya birkaç kişi, aile gündemine girer. Ak Partili milletvekilleri, il-ilçe yöneticileri “mağduriylet”e dokunmaya korkuyor. Bu da onları kendi tabanlarının gündeminden koparıyor. " dedi. İşte o yazı: Acaba Ak Parti Meclis grubu içinde FETÖ’cü var mı? FETÖ ile hesaplaşma başladığından bu yana bu soru soruluyor. “İstifalar olacak ve Ak Parti Meclis’te çoğunluğu kaybedecek” söylemi de kulislerde dolaştı, zaman zaman medyada yer buldu. Şimdi operasyon var, arındırma var ve arındırmanın “siyasi ayağı olacak mı?” sorusu çerçevesinde Ak Parti Meclis grubu, hatta bakanlar gündeme getiriliyor. Hesaplaşma başladığı sırada bazı isimler ortaya çıktı ve onlar istifa ettiler. Sonrası gelmedi, ama şüphe de ortadan kalkmadı. Var mı, ben bilmiyorum. Ama şu var: Ak Parti’de bu yapı ile ilişkisi olmayan olmamıştır, dense hata oranı çok düşük olur. En son sayın Cumhurbaşkanı Amerika’da Türk dernekleri temsilcileri ile konuşurken “Bunlara araziler verdik,ve olağanüstü hal olmasaydı onları geri alamazdık” dedi. “Ne istedilerse verildi” onlara ve verenler de 14 yıldan beri hem merkezde hem yerel yönetimlerin kahir ekseriyetinde iktidarda olan Ak Parti kadroları idi. Hani bana bir belediye gösterin ki, onlara bir şey vermemiş olsun, dense gösterilecek belediye yoktur. Herkes bir safhada uyandı -uyandı ise- ve ilişkilerini yeniden belirledi. Ancak bu eski “iltisaklar” şimdi Ak Parti kadroları üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Çünkü FETÖ yapılanmasının “kendini gizleme” ilkesi sebebiyle oluşan kuşku, bütün “eski iltisaklar”ın bir şekilde devam edeceği endişesini beraberinde getiriyor ve “Acaba mı?” sorusu gündemden düşmüyor. Acaba halen var mı? Acaba bağlılık devam ediyor mu? Acaba onlara “Siz sessizce durun, görev zamanınız gelmedi” dendi mi? Bu şüpheyi kime karşı yöneltseniz o kişiyi yakabilirsiniz. Bu kuşkunun şu anda Ak Parti kadroları üzerinde tahmin edildiğinden çok etki yaptığını düşünüyorum. Bu kuşkuya hedef olmamak, bu damga ile bağlantılı olarak gündeme gelmemek şu sıralar Ak Parti kadrolarının en hassas olduğu konudur, denebilir. Peki bunun yan etkileri ne? Bir “Mağduriyet” gündemi var. Yüzbinleri içine alan çok geniş bir operasyon söz konusu ve bu kadar insana dokununca işin içine mağduriyetin girmemesi imkansız. Bu gerçeği operasyonu yürüten Hükümet de kabul ediyor. Tabii ki bize de ulaşıyor “mağdurum” yakınmaları... Bizzat tanıdığım insanlar var arasında bunların, o yapı ile hiç ilgisi yok, başka cemaatler bünyesinde bulunmuşlar, sahte ihbarlar olmuş, bizzat FETÖ’cülerin “mağdur çoğalsın” diye ihbar furyasına katıldığı bilgileri var, ki bu hükümetçe ve Cumhurbaşkanınca da önemseniyor, “at izi - it izi” söylemi, “sapla saman” söylemi, “kuru-yaş” söylemi bunun için çıktı, yani en azından araştırılıp yanlışların önlenmesi gibi bir mağduriyet gündemi var. Beni arayanları ilk başlarda, illerde mağduriyet merkezleri açılıncaya kadar Ak Parti milletvekillerine ve ilde - ilçede parti yöneticilerine yönlendirdim. Yapacağım bir şey yoktu çünkü. Sonuç ne oldu? Milletvekillerinin ve ilde - ilçedeki parti yöneticilerinin şikayetleri dinlemekten kaçındıkları haberleri geldi. Bunları yadırgamadım. Çünkü bu konu ile ilgili birkaç yazı yazdığım için kabirdeki annem dahil sövülmedik bir yerim kalmadı benim de. Medyada en hafif ifadesiyle çamura batmış kalemlerin hadsiz sövgülerine hedef oldum. Düşünebiliyor musunuz, “Hayatımda CHP’ye oy vermedim” diyen insanların seslendirdiği mağduriyet gündemini Sayın Başbsakan’a “CHP Genel Başkanı” getiriyor. Geçen tesadüfen Halk TV’ye rastladım, gündem mağduriyet idi. “Operasyonu yapan Ak Parti, mağdurlarına sahip çıkan CHP” denklemi, bence hoş bir denklem değil. Şöyle söyleyeyim: “FETÖ ile iltisaklı” diye tasfiyeye uğrayan insanların çok önemli bir kısmı aynı zamanda “AK Parti ile iltisaklı.” Anası - babası oy vermiştir Ak Parti’ye, hısımı - akrabası oy vermiştir ve emin olun o ailede tasfiyeye uğrayan bir veya birkaç kişi, aile gündemine girer. Ak Partili milletvekilleri, il-ilçe yöneticileri “mağduriylet”e dokunmaya korkuyor. Bu da onları kendi tabanlarının gündeminden koparıyor. Bunun bizatihi Ak Parti için çok önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum.
c5b97a5dc698
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Kardiyak Hastalık Riski Genetik Testi, bir hastanın hangi kalp hastalıklarına daha yüksek risk ile yakalanmaya meyilli olduğunun tespit edilmesine yardımcı olur. Bu test ile hastadan alınan bir miktar tükürük kullanılarak hastanın kalp ile ilgili çeşitli hastalıkların (HDL, LDL, kolesterol seviyeleri, vb) oluşmasını etkileyen genetik işaretleri analiz edilir. Doktorlar bu testin sonuçlarını da göz önünde bulundurarak hastalarına daha optimal bir tedavi uygulayabilirler ve hatta belirli durumlarda kalp hastalıklarının oluşmasını önlemek amacıyla çeşitli hayat tarzı ve beslenme değişiklikleri tavsiyesinde bulunabilirler.
220eaeff70c6
[ "fineweb2", "hplt2" ]
HP PLOTTER VE GENİŞ FORMAT ÇÖZÜMLERİ FEYZA BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ VE MAKİNA SANAYİ ' den!.. FEYZA BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ VE MAKİNA SANAYİ.‘ den 2.El Plotter ve 2.El Makina satışlarımızda genel hedefimiz,müşterilerimizin memnuniyetidir,Copycenter,mimar,mühendis, doğalgaz,inşaat ve elektrik projeleri üreten firmalara ve dijital baskı olarak imitasyon, portreler,kanvas,tablo baskıları yapan firmalara yönelik genel ihtiyaçlarını giderecek. Makinaları Revizyonlu olarak müşterilerimize Sunmaktayız. FEYZA BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ VE MAKİNA SANAYİ‘ den alacağınız.2.el plotter’lar Bütün bakımları firmamız tarafından yapılmıştır.
55e7e692e05b
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Bulgaristan Türklerine Açık Mektup! Aslında Balkan Türklerine hitaben yazmak istemiyorum ve uzun bir süredir de bunu başarıyorum. Ancak şimdi bazı şeyleri yazarak paylaşmak zorunda kaldım. İnsan hafızası çok çabuk unutuyor. Onun için yaşananları devamlı canlı tutmak gerekiyor. Belki biliyorsunuz belki farkında değilsiniz ama komşumuz Bulgaristan'da Kurban Bayramının ikinci gününe denk gelen 05 Ekim 2014 Pazar günü erken genel seçimler yapılacak. Malumunuz Bulgaristan aynı zamanda önemli bir Türk nüfusunda vatanı durumunda. Bu sebeple seçimler,ister Bulgaristanlı istersen başka bir coğrafyanın Türk'ü ol; kendisini Türk hisseden herkesi ilgilendiriyor. Ben de bir Türk olduğum için Bulgaristan seçimlerini izliyor ve Bulgaristan Türklerinin bu seçimden başarı ile çıkmasını istiyorum. Ancak uzun zamandır Bulgaristan Türklerinin siyasal birlikteliğine kast edenler var. İstiyorlar ki tıpkı Makedonya ve Kosova'da olduğu gibi; Türkler siyaseten ayrışsın, oyları bölünsün, milletvekili,belediye başkanı,belediye meclis üyesi ve muhtar seçemesin... Tabii ki, Türklerin zaman zaman hükümet ortağı da olması bu çevrelerin hiç işine gelmiyor. Kim bunlar: derin Bulgaristan, Avrupa Birliği(AB), Türkiye'deki Türk düşmanları, ABD, İngiltere, İsrail, Slavların ebedi hamisi Rusya ve saymakla bitiremeyeceğiz kadar devlet ve kuruluş. Bu dev güçlerin karşısında ise çok garip kalan Bulgaristan Türkleri açlığa, işsizliğe, baskıya, asimilasyona, ihanete ve aklınıza gelebilecek her türlü belaya karşı Türk kalmak, Türkçe konuşmak ve Türk gibi yaşamak için büyük bir savaş veriyorlar. Hem de yalnız sayılabilecek bir şekilde... Biz de hasbel kader bu insanlarımızı destekliyor ve gücümüz nispetinde onları yalnız bırakmamaya çalışıyoruz. Ancak son iki seçimde Bulgaristan Türklerine düşman olup Türklerin siyasi birlikteliğini bozmak için mücadele edenler ilginç stratejiler izlemeye başladılar. Bende bunları açık etmek için var gücümle çalışıyorum. Bu kesim şimdi,Türklerin siyasi birlikteliğini sağladığı Hak ve Özgürlükler Hareketi / DPS'ni desteklediğim için beni yerden yere vuruyor. Onlara buradan da bir kez daha söylüyorum ki; ben HÖH / DPS'yi değil Bulgaristan Türklerini destekliyorum. Onların kurumsal siyasi yapısı HÖH / DPS olduğu içinde bu partiye destek veriyorum... Peki ya ne yapacaktım? Türklerin oyları bölünsün, meclise giremesinler, iktidar ortağı olamasınlar diye mi çalışacaktım? Bunu hangi nedenle olursa olsun yapmak Bulgaristan Türklerine ihanet olur ki; Allah korusun ben Türk'üm ve Türk'e ihanetim asla söz konusu olamaz. Ne yazık ki; bizi HÖH / DPS'ye destek vermekle suçlayanlar, kanımıza bozuk ve ajanların yalakası diyenler sadece seçimden seçime ortaya çıkmakta iş normal zamanlarda Bulgaristan Türklerinin hakkını aramaya ve Balkanlarla ilgilenmeye gelince fareler gibi deliklere saklanmaktadırlar. Soruyorum bunlara; biz zorunlu göçün 20.yılında yollarda yürürken siz nerede idiniz? Bulgar bakanlara adeta tarihin en ağır manifestosunu okurken nerelerde gizleniyordunuz? Göçün 25.yılını hatırlarken kimler Bulgarlarla aramız bozulmasın diye ekranlardan kaçıyordu? Türkiye'de Türk düşmanlığı yapanlarla ortaklaşa HÖH / DPS'ye operasyon yapmaya kalkanlar kimlerdi? HÖH / DPS'nin karşısında önceki seçimde bir partiyi olmadı bu seçimde Türk karşıtı GERB'in temsilciliğini üstlenenleri tanıyormusunuz? Aldıkları paraya göre düdük çalanları hepimiz biliyoruz. Bursa'da kimlerin benzin istasyonları var? Arabamın kontağı 5000 ABD dolarına Sofya'ya çalışır diyenleri tanıyormusunuz? Başında veya yöneticisi bulunduğum stk'lar adına ve haberimiz olmadan malum yerlerden para alanları biliyormusunuz? Ben Türkçe konuşun, toplantılarınıza Bulgar şarkıcı getirmeyin, Bulgarca müzik söylemeyin, çalgayı yaşamınızdan atın deyince beni protesto eden Bulgarlara, yalakalık ve yalamalık yapanları unuttunuzmu? Kimlerin pasaportları yıllarca "Zorko" gibi isimleri taşıdı veya taşıyor? Bulgaristan Türklerinin hakkını arıyorum diye AKP iktidarından fırça yiyince, bana tavır alan koca başkanları baş tacı yaptınızmı? Mayıs 2013 seçimlerinde Bulgar dostu AKP iktidarının gücü ile Bulgaristan Türklerini vali,kaymakam,milletvekilive belediye başkanları ile tehtid edenler kimlerdi?Türkiye'de anayasa değiştirilirken ve Türk hükümranlığı sona erdirilmek istenirken TBMM'de anayasa uzlaşma komisyonu karşısında yalnız bıraktığınız bizler değilmiyiz? Ben Bulgaristan'ı kaybettiğimiz Balkan Savaşları ve 93 Harbi'ni anlatmak için şehir şehir dolaşırken köstek olanları daha unutmadık. Şimdi kalkmış Bulgaristan Türklerini ve Türklüğü savunuyorlarmışta bizde ajanları destekliyormuşuz! Hadi oradan düzenbaz yalancılar... Bırakın bunları!.. Ben HÖH / DPS'ye en ağır eleştiriler yönelten ve bir çok eksiklikler bulan bir kişiyim. Ama bu benim Türklerin Bulgaristan'daki birlikteliğini bozmam için yeterli bir neden değil. Hem buna hakkım da yok haddim de değil. Hem de Türk vicdanım buna izin vermez... Zaten eğer iyiniyetli iseniz sizin de anlamadığınız nokta bu...Eğer hainseniz tabii ki, papağan gibi aynı şeyleri tekrar edip habersiz insanları zehirlemeye devam edeceksiniz. Buradan bütün Bulgaristan Türklerine sesleniyorum: ben herkesi tanır her şeyi de bilirim. Tevazu yapmamada hiç gerek yok. Samimi iseniz size dinlerim ama menfaat peşinde Bulgaristan Türklerini harcamaya kalkarsanız karşınıza dikilirim. Onun için siz siz olun asla siyasal birlikteliğinizi bozmayın. Bunun da adresi HÖH / DPS'dir. Aksini düşünseydim merak etmeyin onlara karşıda mücadele bayrağını açardım. Beni tanıyanlar bunu rahatlıkla yapacağımı gayet iyi bilir... Dayanın,sabredin,ısrar edin siz kazanacaksınız. Sizin partiniz HÖH /DPS'dir. Sorunlarınıza birlikte davranarak,orada çözüm bulacaksınız. Hem eminimki, Bulgaristan Türkleri; içlerinden Bulgaristan'ıyönetecek ve Bulgaristan'da yaşayan bütün halklara huzur ve refah getirecek Atatürk gibi şahsiyetlere benzer insanlar çıkaracaktır. Yeter ki, bir arada mücadele etmeye devam edin. Sizlerden 05 Ekim Pazar günü bayram gibi müjdeli haberler bekliyorum... Hedefiniz 50 milletvekili olsun! 27 Eylül 2014 Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi ozcanpehlivanoglu@yahoo.com adresine gönderebilirsiniz.
34a3978efcc5
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Petrol Ürünleri Dağıtım Sektörü ve POAŞ (Söz Sırası Gençlerde) Ham petrol ve petrol ürünleri, doğrudan tüketiciler tarafından tüketildikleri ve ikamesi zor olan “ara ürünler” olarak kullanıldıklarından dolayı stratejik nitelikli ürünlerdir. Petrol ürünleri pazarlama zinciri; rafineri, dağıtım, ana dağıtım şirketi-bayi ve nihai tüketiciler biçimindedir. Rafinerilerde üretilen veya ithal edilen petrol ürünleri; benzin, gazyağı, jet yakıtı, fuel-oil, kalorifer yakıtı, motorin gibi akaryakıt grubunun pazarlanması, ana dağıtım kuruluşları ve bayilik teşkilatları aracılığıyla yapılmaktadır. 1-TÜRKİYE’DE PETROL ÜRÜNLERİ DAĞITIM SEKTÖRÜ Türkiye’de 1940 yılına kadar petrol ürünleri(akaryakıt ürünleri) yerli ve yabancı özel şirketler tarafından pazarlanmıştır.(Sekoni, Stenau, Raman, Naft-Sendikat, Shell gibi) 1941 yılından itibaren kurulan Petrol Ofisi A.Ş.(POAŞ) , Opet, Turkuaz, Pet-line, Tu-ta, Selyak, Aytemiz, Bölünmez Petrolcülük A.Ş. gibi yerli, Shell, BP yabancı, Total-Elf, Turcas ise ortak sermayeli şirketlerdir. a.Sektörün yapısı Yıllara Göre Akaryakıt Dağıtım Şirketleri Sayısı Kaynak: PİGM 2000 yılında toplam 14 ana dağıtım şirketi faaliyet yürütmekte iken sektörün serbestleştirilmesi ile birlikte bu sayı, 50’nin üzerine çıkmıştır. Ancak faal durumda 21 ana dağıtım şirketinden söz edilebilir. Petrol ürünlerine olan talep sürekli arttığından depolama tesislerinin bölgesel ve sektörel talebi karşılayacak ve güvenli stok düzeylerini sağlayacak kapasitede kurulması gerekmektedir. Şirketlerin Depolama Kapasitesindeki Payları Türkiye, toplam 5.024 bin m³ petrol ürünleri depolama kapasitesine sahiptir. Bunun 2.688 bin m³’ü Tüpraş’a, 2336 bin m³’ü özel dağıtım şirketlerine aittir. Tüpraş, Türkiye’deki toplam depolama kapasitesinin %50,2’sine sahiptir. Bunu %15 oranı ile PAOŞ, %8 ile Total-Elf, %5 ile Total ve diğerleri izlemektedir. Petrol sektörü faaliyetlerini düzenleyen 1954 tarih ve 6326 sayılı Petrol Yasası’na göre; Ana dağıtım şirketleri satışa sunacakları akaryakıt ürünlerinin %60’ını yurtiçinde yerleşik rafinerilerden almak zorundadır. Ancak 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5015 sayılı Petrol Piyasası Yasası’na göre zorunluluk şartı kalmış olup, ithalat ve ihracat serbest hale gelmiştir. Tüpraş Ürün Satışlarının Dağıtım Şirketlerine Göre Dağılımı Kaynak:Tüpraş (2000) Petrol Piyasası Yasası’nın yürürlüğe girmesinden önceki dönemde Tüpraş’ın petrol ürünleri satışlarında, POAŞ %42,5’lik payla birinci sırada yer almaktadır. Bunu BP, Shell, Opet, Turcas, Total, Aytemiz ve küçük oranlarda da diğer şirketler izlemiştir. Akaryakıt ürünleri tüketicilere, ana dağıtım şirketlerinin bayilikleri ve doğrudan olmak üzere iki yolla ulaştırılmaktadır. Ana dağıtım şirketlerinin markasını taşıyan 10 bin istasyon yanında hiçbir markaya sahip olmayan “beyaz bayraklı istasyon” sayısı ise 2 bin dolayındadır. POAŞ 3504 tane istasyonu ile %29,2 paya sahiptir. Bunu BP, Turcas, Shell, Opet ve diğerleri izlemektedir. Türkiye’de istasyon yatırımını bayiler yapmaktadır. AB ülkelerinde olduğu gibi ana dağıtım şirketine bağlı olması gereken bayi, istasyonun arsasını bularak ruhsatını aldıktan sonra dağıtım şirketinden kredi alarak yatırım yapmaktadır. Ancak bayi sözleşmeli çalıştığı şirket yerine, başka bir dağıtım şirketinden petrol ürünü alarak bağlı olduğu şirketi zarara sokabilmektedir. Yeni düzenleme ile bu durum engellenmektedir. Ayrıca, ana dağıtım şirketleri doğrudan istasyon kurabilmektedir. Diğer yandan, rafinerilerde ham petrol distilasyonu sırasında ara ünitelerde en hafif fraksiyon ürünü olarak üretilen sıvılaştırılmış Petrol Gazı (LPG), Türkiye’de 1960’lardan itibaren mutfaklarda kullanılmaktadır. LPG, sübvansiyon uygulanan tek petrol ürünüdür. Son yıllarda sanayide enerji üretimi, ısınma ve benzinli araçlarda otogaz olarak yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Ülkemizde %75’i ithal edilmektedir. 45 tane şirket tarafından tüketiciye sunulmaktadır. Aygaz, %33 oranı ile pazarda ilk sırada yer almaktadır. Bunu Tüpgaz, Mogaz ve diğerleri izlemektedir. b.Pazar Büyüklüğü 2004 yılında Türkiye’de akaryakıt ve LPG Pazar hacmi, 27.8 milyar dolar(37.3 katrilyon TL) değerine ulaşmıştır. Bu değer, 2004 yılı bütçesinin %26,48’ni oluşturmaktadır. Petrol ürünleri sektöründen toplam 16,5 milyar dolar (21,3 katrilyon TL) vergi geliri sağlanmıştır. 2004 yılı toplam vergi gelirlerinin %24,59’u petrol ürünleri satışından sağlanan vergilerden elde edilmiştir. c.Ürün Tüketimi ve Pazar Gelişimi Yıllara Göre Akaryakıt Ürün Tüketimi 2000 yılında 49 milyon m³ olan benzin tüketimi, her yıl düşerek 2004 yılında 37 milyon m³ olmuştur. Motorin tüketimi ise, tersine her yıl artarak 2004 yılında 12.8 milyon tona yükselmiştir. Akaryakıt Ürünlerinin Pazar Payı 2004 yılında akaryakıt ürünleri pazarında motorin, %60 pay ile ilk sırada, fuel oil-6 ikinci sırada, %10 ile 95 oktan kurşunsuz benzin, %4 ile süper benzin ve kalorifer yakıtı, %1 ile ise 98 oktan kurşunsuz benzin izlemektedir. Akaryakıt Ana Dağıtım Şirketlerinin Pazar Payları İlk altı dağıtım şirketi akaryakıt ürünleri pazarının toplam, %90,8’ine, diğerleri ise ancak %9,2’sine sahiptir.Türkiye madeni yağ pazar hacmi; 450 bin ton miktara ulaşmıştır. d.Sektörün Yapısal Sorunları Kaçak akaryakıt kullanımı; ülkemize kaçak akaryakıt dört yolla girmektedir. - Karayolu sınır geçişinden oluşan Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde yoğunlaşan akaryakıt, - Özellikle Mersin, Antalya bölgesinden denizyolu ile kaçak giren akaryakıt, - Çeşitli deniz ulaşım araçlarının kullandığı kaçak akaryakıt, - Kalyak, bazyağı ve solvent ile yapılan karışımlar Ülkemiz, kaçak akaryakıt girişi ile her yıl doğrudan 2-2,5 milyar dolar değerinde vergi kaybına uğramaktadır. Bu durumdan, dolaylı olarak tüketici ve standart dışı yakıt kullanan araçlar da zarar görmektedir. Ayrıca kaçak akaryakıt, sektörde haksız rekabete yol açmaktadır. Yüksek Vergi Oranları Akaryakıt Fiyat Bileşimi (%) Akaryakıt ürünlerinden 95 oktan benzin’in fiyat yapısı %57,2 ÖTV, %18,5 rafineri, %13,6’sı KDV ve %9’u dağıtımdan oluşmaktadır. Motorin fiyatında ise %59’u ÖTV ve KDV’den oluşmaktadır. Fiyat oluşumunda ÖTV ve KDV toplamı %71 ile %60 arasındadır. Ülkelere Göre Akaryakıt Ürününden Alınan Vergiler Türkiye’de benzinden alınan vergi miktarı açısından AB ülkeleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Motorinden alınan vergi miktarı ise İngiltere ve Hollanda’dan sonra gelmektedir. AB ülkelerinde minimum vergi miktarı ürünlere göre; K.Benzinden alınan vergi 359 Euro/lt, motorinden ise 302 €/1000 lt’dir. Türkiye’de akaryakıt ürünlerinden alınan vergi oranının oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Standartlar ve Uyum Sorunu AB Çevre Mevzuatına göre, 01.01.2005 tarihinden itibaren 10 ppm kükürt içeren motorin üretimine ve satışına izin verilirken, 01.01.2009 tarihinden itibaren ise motorindeki kükürt miktarının, 10 ppm düzeyinde olması zorunlu olmaktadır. Türkiye’de de çevre mevzuatına göre, 01.01.2006 tarihine kadar kurşunsuz benzin üretimi ve satışı zorunlu hale gelmektedir. Petrol Piyasası Yasası Petrol Piyasası Yasası’na göre; - Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, piyasa faaliyetlerinin düzenlenmesi, lisanslandırma, denetim/kontrol ve faaliyetleri durdurma yetkilerine sahiptir. - Akaryakıt ve madeni yağ şirketleri, rafineriler, depolama, ihrakiye, dağıtıcılar, bayiler ve serbest kullanıcılar, faaliyetlerini yürütmek için lisans almak zorundadırlar. - Fiyatlar, en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa koşullarına göre oluşmaktadır. Lisans sahipleri tavan fiyatı belirlemektedirler. - Rafineri, dağıtıcı ve ihrakiye lisansına sahip olanlar, ham petrol ve akaryakıt ithalatı yapabilmektedirler. - Ana dağıtım şirketi ve bayi arasında tek elden sözleşme yapılacaktır. Bayiler, sadece bağlı oldukları dağıtım şirketinin ürünlerini pazarlamak zorundadır. - Günlük ortalama kullanım içindeki net ithalatın 90 günlük karşılığı kadar “Ulusal Petrol Stoğu” bulundurulacaktır. Dağıtıcılar, 20 gün, serbest tüketiciler 15 gün ve rafineriler geriye kalan 55 günlük miktar kadar stok bulundurmak durumundadır. - Yurtiçinde piyasaya sürülecek akaryakıta ve rafinerilerde, ithalat yapılan gümrüklerdeki petrol ürünlerine “Ulusal Marker” yükümlülüğü getirilmektedir. II. PETROL OFİSİ A.Ş. (POAŞ) 1940 yılına kadar Türkiye’de petrol ürünleri ticareti; Sekoni, Vakum, Stenau, Ramana, Shell ve Naft-Sendikat şirketlerinininin kontrolü altındadır. Bu tarihten sonra, Naft-Sendikat, Sovyetler Birliği’nin politika değişikliğine bağlı olarak faaliyetini durdurmuştur. Tesisleri ise Türk Ticaret Bankası ve İstanbul Belediyesi’nin ortak şirketi olan Petrol Limited Şirketi tarafından satın alınmıştır. 1.POAŞ’ın Kuruluşu ve Yasal Konumundaki Gelişmeler Petrol Ofisi, 18.01.1940 tarih ve 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu’nun 6. maddesi ve 5. fıkrasındaki yer alan “Halk ve milli müdafaa ihtiyaçlarını temine, matuf bilumum ticari ve sınai mamulleri ifa etmek ve hükümet tarafından bu konudaki selahiyetler dairesinde verilecek diğer işleri görmek üzere İcra Vekilleri Heyeti Kararıyla hükmü şahsiyete haiz müesseseler ihdas olunabilir” hükmüne dayalı olarak 18.12.1941 yılında 2,5 milyon TL sermaye ile kurulmuştur. Daha sonra Petrol Limited şirketini satın almıştır. Askeri ikmal ve NATO Tesisleri (ANT) Hizmetleri NATO alt yapı programı gereği, Türkiye’de inşa edilmiş bulunan akaryakıt boru hatları, depolama tesisleri, pompa istasyonları, hava meydanları ve petrol, yakıt ve yağlayıcıları (POL) tesislerinin; işletme, bakım ve korunması Bakanlar Kurulu Kararı ile Petrol Ofisi’ne verilmiştir. Petrol Ofisi’nin buradaki görevi TSK ve NATO’ya kâr amacı gütmeden ikmal ve bakım hizmeti sunmaktır. POAŞ, kendisine verilen bu görevi yerine getirmek, barışta ve savaşta TSK ve NATO kuvvetlerinin akaryakıt gereksinimini karşılamak üzere ANT İşletme Başkanlığı’nı kurmuştur. ANT içinde yürütülen işler; askeri petrol ürünlerinin ikmali, NATO’ya ait petrol boru hatları ve diğer NATO tesislerinin bakım ve işletmesi, askeri havalimanlarındaki akaryakıt tesislerinin bakım ve işletmesini kapsamaktadır. Ayrıca MSB’nin sivil akaryakıt ürünü ihtiyacı da cari satış fiyatları üzerinden POAŞ tarafından karşılanmakta idi. ANT hizmetleri, POAŞ ve MSB arasında her yıl imzalanan protokoller çerçevesinde yürütülmektedir. ANT, Türkiye çapında işletme müdürlükleri olarak örgütlenmiştir. Bunlar; Malatya-ANT Doğu Bölge Müdürlüğü, Eskişehir ANT Batı Bölge Müdürlüğü’dür. Burada hem askeri hem de sivil amaçlı kullanılan tesisler bulunmaktadır. POAŞ’ın İzmit rafinerisinden ürün taşımacılığında kullandığı NATO Batı Boru Hattı, NATO’nun mülkiyetindedir. POAŞ; NATO Petrol Boru Hattını ve dolayısıyla İzmit Rafinerisini doğrudan Atatürk Havaalanındaki Jet-A1 depolama tesislerine ve Haramidere’den gelen bir boru hattını, NATO boru hattına bağlayan iki yan boru hattına sahiptir. Ayrıca POAŞ, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na ait 15 sivil deponun kullanım hakkına sahiptir. Bütün bu üniteler ise, NATO’nun mülkiyetindeki petrol boru hatları üzerinde bulunmaktadır. Kısaca boru hatları, askeri ve sivil amaçlı olarak birlikte kullanılmaktadır. POAŞ’ın özelleştirilmesinden sonra 05.04.2001 tarih ve 4636 sayılı “Milli Savunma Başkanlığı Akaryakıt İkmal ve NATO ve Pol Tesisleri İşletme Başkanlığı’nın Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’a dayalı olarak ANT, POAŞ’tan ayrılarak, MSB’na bağlı bir kamu tüzel kişiliği haline gelmiştir. ANT’de, 1236’sı Petrol-İş üyesi işçi ve 1053’ü sözleşmeli personel olmak üzere toplam 2289 çalışan bulunmakta idi. POAŞ’tan ayrıldıktan sonra buradaki sendikal örgütlülük, Petrol-İş Sendikası’ndan Harb-İş Sendikası’na geçmiştir. - POAŞ, 1983 yılında özelleştirmeye hazırlanmak amacıyla Anonim Şirket statüsüne geçirilmiştir. - 05.09.1990 yılında özelleştirme kapsamına alınmıştır. - 09.04.1999 tarih ve 99/22 sayılı ÖYK Kararı ile özelleştirme programına alınmıştır. - 21.04.2000 tarih ve 2000/37 sayılı ÖYK kararı ile, %51’lik kamu payının “blok satış” yöntemiyle Türkiye İş Bankası-Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş. Ortak Girişim Grubu’na, 1.260 milyon dolar bedelle devredilmesine karar verilmiştir. - 21.07.2000 tarihinde imzalanan satış sözleşmesi ile POAŞ’ın, %51 oranındaki B grubu hisseleri, İş-Doğan Petrol Yatırımları A.Ş.’ye devredilmiştir. - POAŞ’ın Ana Sözleşmesine göre C grubu hisse imtiyazlı hisse (Altın hisse) olup, C grubuna ana sözleşmesinin 14. maddesinde tanınan imtiyazlı haklar, şirket sermayesindeki kamu payının %50’nin altına düşmesinden itibaren yürürlüğe girmiştir. C Grubu Hisseye tanınan imtiyazlı haklar; - Şirketin faaliyetlerinin tasfiyesi veya önemli ölçüde sınırlandırılması, - Rafine edilmiş petrol ürünlerinin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki satışını sekteye uğratacak veya sağlıklı bir şekilde yürütülmesini engelleyecek düzenlemeler yapılması, - İdarenin kabul edebileceği alternatif düzenleme yapılıncaya kadar, ANT aracılığıyla MSB’na ve NATO’ya verilen hizmetlere son verilmesi, - Ana sözleşmede veya hisselere tanınan haklarda herhangi bir değişiklik yapılması, C grubundan seçilen üyenin olumlu oy kullanmasına bağlıdır. 2.POAŞ’ın Faaliyetleri POAŞ’ın ana görevi; rafinerilerden aldığı akaryakıtı ve ürettiği madeni yağ ile gresi taşımak ve pazarlamaktır. Satışlar, resmi kurumlara ve sözleşmeli müşterilere doğrudan, diğer tüketicilere ise bayiler aracılığıyla yapılmaktadır. POAŞ’ın rafinerilerden satın aldığı akaryakıt, bölge ve depolara deniz yolu, demiryolu, karayolu ve boru hatlarıyla taşınmaktadır. POAŞ, kendi ünitelerine taşımanın yanı sıra kendi bayilerine de doğrudan dağıtım için Tüpraş rafinerilerinden ürün satın almaktadır. Şirket, toplam kapasitesi 20.500 Dwt olan 3 gemiye sahiptir. b.İkmal Hizmetleri POAŞ, İstanbul ve Antalya hava limanları ağırlıklı olmak üzere 26 hava ikmal ünitesine hizmet vermektedir. Jet-A1 satışlarında %80 pazar payı ile hakim konumdadır. Şirket doğrudan ya da liman bayileri aracılığıyla yerli ve yabancı bandralı gemilerin yakıt ihtiyacını karşılamaktadır. Madeni yağ ve gres üreten POAŞ’ın 100 bin ton/yıl kapasiteli İzmit Madeni Yağ Tesisleri, Türkiye’nin madeni yağ ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamaktadır. Aynı zamanda İzmit’te 10 bin ton/yıl kapasiteli Gres Üretim Tesislerine ve İzmir/Aliağa’daki 60 bin ton/yıl kapasiteli Madeni Yağ Harmanlama Tesislerine sahip olan POAŞ, toplam 70 bin ton kapasite ile Türkiye’nin en büyük kuruluşu konumundadır. 2004 yılında 107,8 bin ton madeni yağ satışı gerçekleştirmiştir. POAŞ, petrol ürünleri dağıtım ve pazarlaması yapan bir kuruluş olduğundan, yatırımları da bu fonksiyonların yürütülmesine ilişkin tamamlama ve tevsii yatırımları niteliğindedir. Özelleştirme öncesi dönemde; gerek yatırımların niteliğinde gerekse coğrafi bölge açısından hiçbir ayırım yapılmadan, ihtiyaçlar doğrultusunda yatırım yapılmakta iken özelleştirme sonrasında, yatırımların niteliğinde ve coğrafi olarak gelişmiş ve kârlılığı yüksek batı bölgelerinin seçilmesi açısından önemli değişiklikler olmuştur. Hemen hemen hepsi gelişmiş bölgelerde olmak üzere, 14 adet akaryakıt depolama tesisi için %100 yatırım indiriminden yararlanılarak teşvik alınmıştır. 20 kent merkezindeki 400 istasyon mekansal olarak yenilenmiştir. e.Dağıtım ve Pazarlama Özelleştirme Öncesi ve Sonrasındaki Bayi Sayıları ve Payı Türkiye’de ana dağıtım şirketleri içinde POAŞ’ın toplam bayi sayısındaki payı, özelleştirme öncesindeki dönemde %61 iken özelleştirme sonrasında bu pay, %33.4’e düşmüştür. POAŞ, kamu mülkiyetinde faaliyetlerini yürütürken Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu illerinde, %81 pazar payına sahip idi. Özel dağıtım şirketlerinin bu illerdeki payı ancak %19 dolayında idi. Söz konusu kırsal alanın petrol ürünlerine ucuz ve kolay ulaşabilmesi için, bu bölgelerdeki bayi/istasyonların sınırlandırılması ya da kapatılmaması şartı Ana Sözleşmede altın hisse ile düzenlenmiş olmasına karşın, çoğunluğu bu bölgelerden olmak üzere 1259 bayi kapatılmıştır. (Özelleştirmeden sonraki ilk yılda) Petrol Ürünleri Pazar Paylarındaki Gelişmeler POAŞ’ın özelleştirme öncesinde; beyaz ürünlerin satışlarındaki pazar payı %42 iken özelleştirme sonrasında %34’e, siyah ürünlerin pazar payı, %74’den %37’ye, madeni yağ satışındaki pazar payı ise, %36’dan %32’ye düşmüştür. 2004 yılında POAŞ, 6.4 milyon ton beyaz ürün, 1,7 milyon ton siyah ürün ve 107,8 bin ton madeni yağ satışı gerçekleştirmiştir. Jet yakıtı pazar payı ise, %70,5 olmuştur. Yurtiçi satışların yanı sıra, Irak Savaşı sonrasında Irak’a 70 milyon dolar değerinde akaryakıt satışı yapılmıştır. Ayrıca 24 ülkeye toplam 7300 ton madeni yağ ihraç edilmiştir. Özetle POAŞ’ın özelleştirme öncesinde %51 olan akaryakıt pazar payı, daralarak %33,4’e düşmüştür. Kamu Mülkiyetinde İken İstihdam Durumu Kaynak: POAŞ(2000) POAŞ’ta, 1986 yılına kadar memur ve işçi statüsünün ağırlıklı olduğu istihdam bileşimi, 1986 yılından sonra özelleştirmeye hazırlamak için memur statüsünde çalışanlar, sözleşmeli personel olarak istihdam edilmeye başlanmıştır. Bunlar örgütlenme, toplu pazarlık ve grev haklarından yararlanmayan kapsam dışı personel konumundadır. Özelleştirme kararının alındığı 21.04.2000 tarihinde toplam çalışan sayısı 4809 iken hükümet devir işleminin yapılığı 21.07.2000 tarihine kadar geçen 3 aylık dönemde emeklilik ve diğer kamu kuruluşlarına yerleştirmeler yoluyla 3838 kişiye düşmüştür. Böylece ÖİB, POAŞ’ın yeni sahiplerinin istihdamı azaltma politikalarına zemin hazırlamıştır. Özelleştirme sonrasında POAŞ’ta istihdam politikası; işten atma, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma olarak belirlenmiştir. İstihdam Yapısındaki Değişim Durum(2004) Kaynak: POAŞ(2000,2004) POAŞ’ın devir işleminin yapıldığı 21.07.2000 tarihinde toplam 3838 olan çalışan sayısı, 2744 kişinin işten çıkarılmasıyla 1094 olmuştur. Kapsam içi personelde %78, kapsam dışı personelde, %63 ve toplam çalışan sayısında ise %71 daralma olmuştur. Aynı zamanda toplam çalışanlar içinde sendikalı işçi oranı, %55.05 iken %42.05 oranına düşmüş, kapsam dışı personel oranı ise, %44.95’den %57.95 oranına yükselmiştir. Kapsam dışı istihdam biçimi genişletilerek, bilinçli bir sendikasızlaştırma yapılarak taşeronlaştırma yaygınlaşmıştır. Sendikal yapının yok edilerek çökertilmesi anlamına gelen bu saldırı, PAOŞ’ın özelleştirme sonrasındaki faaliyet raporlarında, performans artırma başarısı olarak sunulmaktadır. 9.Mali Durum Özet Gelir tablosu POAŞ, kamu mülkiyetinde olduğu son yıl, yani 2000 yılında 2 milyar dolar ciro, 104 milyon dolar net kâr gerçekleştirerek devlete, 61 milyon dolar vergi ödemesi yapmıştır. 2004 yılında 8,1 milyar dolar ciro, 186 milyon dolar net dönem kârı gerçekleştirmesine karşın, 1.2 milyar dolar zararda olan şirketle birleştirildiğinden, zarar eden bir şirket haline gelmiştir. 104 milyon dolar olan vergi yükümlülüğünü yerine getirmeyerek devleti gelir kaybına uğratmıştır. Şirketin bugün, 779 milyon dolar finansal borcu bulunmaktadır. POAŞ’ın Özelleştirilmesi ve Yargı Süreci POAŞ’ın, %51 kamu payının blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi için 1999 yılında ÖİB’ce gerçekleştirilen ihalede, ÖYK’nın 21.04.2004 tarih ve 37 no’lu kararıyla; Şirket hisselerinin %51’nin, T.İş Bankası-Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş. Ortak Girişim Grubunun kurmuş olduğu İş Doğan Petrol Yatırım A.Ş.’ne, 1 milyar 260 milyon dolar bedelle vadeli devredilmesine karar verilmiştir. Bu karara dayanılarak İş Doğan Petrol Yatırımları A.Ş. ile ÖİB arasında, 21.07.2000 tarihinde hisse satış sözleşmesi imzalanmış ve satış bedelinin tamamı, peşin olarak tahsil edilmiştir. Bu satış işlemiyle birlikte POAŞ’daki kamu payı %42,3’e düşmüştür. 18 Mart 2002 tarihinde şirketin toplam sermayesinin, %16,5’ne tekabül eden 8.250 milyar TL nominal değerli A grubu hissesinin halka arz edilmesine karar verilmiştir. Satış fiyatı da 30 bin TL olarak belirlenmiştir. Halka arz sonrasında kamu payı %25,8’e düşmüş ve önceden halka arz edilen, %6,7’lik kısımla birlikte şirketin halka açıklık oranı, %23,2’ye çıkmıştır. 15.04.2002 tarih ve 25 sayılı ÖYK kararı ile, “ÖYK’nın 15.07.1998 tarih ve 47 sayılı imtiyazlı hisseye tanınan hakları yeniden düzenleyen kararı ile düzenlenen C grubu hisseye ilişkin olarak, 1 adet 1000 TL nominal değerli nama yazılı imtiyazlı hisseye tanınan hakların sona erdirilmesine, bu hissenin hamiline yazılı hale dönüştürülerek A grubu hisselere ilave edilmesine” karar verilmiştir. İmtiyazlı hissenin kaldırılması doğrultusunda ÖİB tarafından, ÖYK’ya herhangi bir karar taslağı sunulmamış olup, söz konusu karar ÖYK tarafından re’sen alınmıştır. Oysa 4046 sayılı Yasaya göre ÖİB’nin, ÖYK’ya bu konuda bir karar taslağı sunmasından sonra ÖYK’nın bunu onaylaması gerekmektedir. Böylece uygulama organı olan ÖİB, devreden çıkarılmıştır. Söz konusu ÖYK kararı, siyası bir karar niteliğine dönüşmüştür. Diğer taraftan 1998 yılında, imtiyazlı hisse ihdas eden 98/47 sayılı karar uyarınca, imtiyazlı hissenin “şirketteki kamu payının %50’nin altına düşmesinden itibaren 5 yıl süre ile geçerli olması dolayısıyla POAŞ’daki kamu payının, %51’in altına düştüğü 21.07.2000 tarihli satış sözleşmesinden itibaren 21.07.2005 tarihine kadar geçerli olması gerekirken, bu uygulama ile altın hisse, ancak 2 yıl süre ile yürürlükte kalmıştır. Oysa bu ihaleye katılan yatırımcılar, altın hissenin 5 yıl süre ile geçerli olacağı varsayımı ile teklif vermişlerdir. Yani ihalede, altın hissenin getirmiş olduğu sınırlamalar veri kabul edilerek fiyatlar oluşmuştur. Altın hissenin, 3 yıl önce ÖYK’ca resen kaldırılması başlangıçta ihalede getirilen şartların daha sonra değiştirilmesi anlamındadır. Bu uygulama, başlangıçtaki şartları veri kabul ederek fiyat teklifinde bulunan firmalar aleyhine de haksız rekabete neden olmuştur. İş-Doğan Petrol Yatırımları A.Ş., Mart 2002 tarihinde gerçekleştirilen halka arz uygulaması ve altın hissenin kaldırılmasından sonra, 25.04.2002 tarihli yazısı ile ÖİB’ye başvurarak, kamuda bulunan %25.8 oranındaki A grubu hissenin tamamını satın almayı talep etmiştir. 16.07.2002 tarih ve 41 no’lu ÖYK kararı ile; - Bu hisselerin satış fiyatının, Mart 2002 tarihindeki halka arzdaki 30 bin TL üzerinden yapılmasına, - İlk ödemenin %30 peşin olarak hisselerin tesliminde(116.3 Trilyon TL), kalan ödemelerin ise peşin olarak aynı tarihlerde olmak üzere, 3 yılda %20, %30 ve %20 olarak yapılmasına - kalan tutara aynı zamanda TÜFE artışı üzerine, artışın %5’i oranında ilave yapılarak bulunan oranda faiz uygulanmasına, - ödenmeyen tutarlar için teminat olarak, borca karşılık gelen nominal hisse tutarının %10 fazlası oranında hissenin teminat olarak alınmasına karar verilmiştir. Hisse satış sözleşmesi ile toplam satış bedelinin ; - %30’nun karşılığı olan 116.253 milyar TL Ağustos 2002’de ödenmiş, - %20’nin karşılığı olan 77.502 milyar TL’nin Ağustos 2003 yılında - %30’nun karşılığı olan 116.253 milyar TL Ağustos 2004’de - %20’sinin karşılığı olan 77.503 milyar TL2nin Ağustos 2005 yılında peşin ödemenin yapıldığı gün itibariyle ödeneceği, - vadeye bağlanan tutara %5 oranında ilave faiz uygulanacağı, - kalan tutarın teminat olarak, karşılığı ödenmeyen hisselerin nominal değerinin %10 fazlasına karşılık gelen - Birinci taksit tutarının ödenmesine kadar 9.946 milyar TL - İkinci taksit tutarının ödenmesine kadar 7.104 milyar TL - Üçüncü taksit tutarının ödenmesine kadar 2.842 milyar TL nominal bedelli hisse senedi üzerine idare lehine rehin konacağı taksitlerden herhangi birinin ödenmemesi halinde rehine konu tüm hisselerin, alacağın tamamının tahsilini teminen ÖİB tarafından satılabileceği hükme bağlanmıştır. 16.07.2002 tarih ve 41 nolu ÖYK Kararı doğrultusunda; 31.07.2002 tarihinde imzalanan hisse satış sözleşmesi ile, %25,8 oranındaki 12.917.056 milyon TL nominal değerli POAŞ hissesi, 08.08.2002 tarihinde İMKB Toptan Satışlar Pazarında 387,5 trilyon TL bedel karşılığında İş Doğan Petrol Yatırımları A.Ş.’ye satılmıştır. Birinci taksit tutarı olan 116,3 trilyon TL, satış tarihinde tahsil edilmiştir. Vadeye bağlanan 271.3 Trilyon TL ile faizlerin teminatı olarak, 9.946.133.236 adet POAŞ hisse senedi üzerine ÖİB lehine rehin edilmiştir. Satış sözleşmesinde taksitlerden herhangi birinin ödenmemesi durumunda, rehnedilen tüm hisselerin, ÖİB alacağının tamamının tahsili için İMKB’de satış dahil, dilenen şekilde satılabileceği hükme bağlanmıştır. Burada 23.08.2003 tarih ve 24149 sayılı resmi Gazete de yayımlanan “Özelleştirme Uygulamalarında Değer Tesbiti ve İhale Yönetmeliği’nin “Teminat olarak Kabul Edilebilecek Değerler” başlıklı 16. maddesinde teminat olarak kabul edilebilecek değerler; Tedavüldeki Türk lirası idarece belirlenecek döviz cinsi, idarece şartları belirlenecek bankalardan alınacak teminat mektupları ve devlet tahvilleri, hazine bonoları olarak sayılmıştır. Bu satış da, yönetmeliğin ilgili amir hükmüne aykırı olarak, hisse senedi rehninin teminat olarak kabulüyle usulsüz bir işlem yapılmıştır. Ayrıca şirket hisselerinin rehin kabul edilmesi, şirketin performansına ve ekonomik gelişmelere bağlı olarak, alacağın riskli hale gelmesine neden olmuştur. Nitekim, 05.06.2003 tarihi itibariyle ÖİB’nin faiz hariç ana para alacağı 271,2 Trilyon TL iken, rehin edilmiş hisselerin değeri İMKB kapanış değerlerine göre, 261,5 Trilyon TL ve 30.06.2003 tarihi itibariyle de 236,3 Trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. 24.12.2002 tarihli Borsa Bülteni’nde yayınlanan SPK’nın 24.12.2002 tarihli kararı ile, POAŞ’ın İş Doğan Yatırımları A.Ş. ile birleşmesine ÖİB’nin alacağı için gerekli teminatın sağlanması koşulu ile izin verilmiştir. ÖİB, tarafından 07.01.2003 tarih ve 153 sayılı yazı ile 10 gün içinde 31.07.2002 tarihli POAŞ’ın satışından doğan alacağın faizi ile birlikte tamamını kapsayacak şekilde banka teminat mektubu getirilmesinin istenmesine rağmen şirket, herhangi bir işlem yapmadan birleşmeyi gerçekleştirmiştir. POAŞ hisse senetlerinin İş-Doğan A.Ş.’ye devri ile devlet, risk, zarar ve yüksek miktarda vergi kaybına uğramıştır. Örneğin, idarenin alacağı 271,2 Trilyon TL iken, 18.11.2002 tarihi itibariyle POAŞ hisselerinin kapanış fiyatından ÖİB’nin teminata konu olan hisse senetlerinin değeri, 268,5 Trilyon TL olarak gerçekleşmiş, devlet zarara uğramış, ayrıca birleşme sonunda zarar gösterildiğinden devlet vergiden mahrum olmuştur. 22.11.2002 tarihinde başlayan ve 09.12.2002 tarihinde küçük yatırımcılara yapılan çağrı kapsamında 7.460 pay sahibi hisse senetlerini satmıştır.(6.850 TL’den) Böylece halka açıklık oranı %3.65’e düşerken, İş Doğan’ın payı %99.35’e yükselmiştir. Buna karşılık Ağustos 2003 tarihinde, ödenmesi gereken %20’nin karşılığı olan 77.502 milyar TL zamanında ödenmemiştir. Üstelik İş-Doğan A.Ş., ÖİB’den borçlarının yeniden yapılandırılmasını talep etmiştir. Ağustos 2003 tarihinde bitmesi gereken borçlar 2007 yılına kadar uzatılmıştır. Ayrıca, 03.09.2003 tarihli ÖYK’nın erteleme kararı, borç ödeme tarihi olan Ağustos 2003’den sonra alınmıştır. Devletin kasasına girmesi gereken toplam 271,3 Trilyon TL, ana para ve TÜFE artışı üzerinden %5 oranında ilave faizden oluşan devlet alacağı zamanında ödenmeyerek ve son derece karlı olan şirket, toplam borcu 1,2 milyar dolar olan bir şirketle birleştirilmesi sonucunda POAŞ, 140 trilyon TL zarara uğratılarak devlete vergi veremez duruma getirilmiştir. Ancak Petrol-İş tarafından, POAŞ taksitlerini ödemeye yönelik 2003/50 sayılı ve bu karara dayanak olan 16.07.2002 tarih ve 41 sayılı ÖYK kararlarının yürütülmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açılan davada, Ankara 10. İdare Mahkemesinin 28.01.2004 tarihli kararı ile POAŞ alacaklarının ertelenmesine ilişkin 2003/50 sayılı ÖYK kararlarının yürütülmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. ÖİB’nin itirazı ise Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 17.03.2004 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Böylece 31.07.2002 tarihli hisse satış sözleşmesi uyarınca, 08.08.2003 tarihinde ödenmesi gereken toplam 155.651 milyar TL’den yeni ödeme plan gereği ödenen 72.035 milyar TL mahsup edildikten sonra kalan 83.615 milyar TL, 26.04.2004 tarihinde fon hesabına yatırılmıştır. -08.08.2004 vadeli 11.6253 Milyar TL, faiziyle birlikte 135.779 milyar TL olarak ödenmiş ve 25.328,4 milyar TL nominal bedelle POAŞ hisse senedi üzerindeki rehin kaldırılmıştır. III. SONUÇ 1941 yılında kamu girişimciliğiyle kurulan ve ilk ulusal petrol ürünleri dağıtım şirketi olan POAŞ, 60 yıllık kamu kuruluşu olmanın sağladığı geniş bir pazarlama ağına sahiptir. POAŞ, özelleştirildikten sonra da tamamen kamusal birikimle sağlanan bu olanaktan yararlanmaktadır ve şirketin en önemli müşterileri hala kamu kuruluşlarıdır. Kamu mülkiyetinde yurdun her köşesine uzanan 5259 bayiye sahip iken özelleştirme sonrasında, kârlılığı düşük ama kamu yararı doğrultusunda hizmetlerin yürütülmesi, kırsal alanın gereksinimi ve istihdam yaratılmasına yönelik oluşturulan bayiler, tasfiye edilerek kapatılmıştır. POAŞ, Türkiye’de 24 ticari havalimanında yerli ve yabancılara, Jet-A1 yakıtı ve kısmen uçak benzini ikmali yapmaktadır. Hava alanlarında kurulu depolama kapasitesinin, %80 oranına sahiptir. Havacılık sektöründeki pazar payı ise, %70,5 oranındadır. Özellikle THY tarafından alınan alımlarda POAŞ, hakim durumdadır. Diğer yakıtlara göre kârlılık oranı yüksek olan ve diğer dağıtım şirketlerinin havalimanlarında yaygın tesislere sahip olmaması, THY’nin POAŞ’ı tercih etmesinde etkili olmaktadır. Ayrı bu hakim durum, rekabeti sınırlandırma etkisi yaratmaktadır. Kontrol ve denetim işlevini gören imtiyazlı hissenin, 5 yıl geçerlilik süresi beklenilmeden kaldırılması ile hukuk ihlali yapılmış bu sermaye grubuna imtiyaz sağlanmıştır. POAŞ’ta özelleştirme sonrasında, iş güvencesiz, sendikal haklara sahip olmayan kapsam dışı personel ve taşeron işçi çalıştırılması asıl istihdam biçimi haline gelmiştir. Petrol ürünleri satışı gelirinin sahip olduğu büyük iş hacmi, İş Bankası üzerinden işlem görmektedir. Bu nedenle söz konusu banka, sektörün para transferini kontrol etmektedir. Özetle, POAŞ’ın özelleştirme öyküsü göstermiştir ki, özelleştirme, kamu kesiminden özel kesime RANT transferinin ideolojik aracı olmaktadır. Kaynak: http://www.petrol-is.org.tr/Web_Arastirma/Ozellestirme/Turkiye/POAS.aspx 11 Ocak 2007 Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi erkanergi@mynet.com adresine gönderebilirsiniz.
b18d9a3c628d
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
HİDROLİK VE DARDA Günümüzde hidrolik gücü endüstrinin her alanında kullanılmaktadır. Beton delme ve kesme sektörü'de bu güçten yararlanarak, Beton kütlelerin kontrollü bir biçimde çatlatılması, yöntemi ile birçok avantaj elde etmiştir. Atılması istenen beton ve ya betonarme gövdelerin karot delme işini takiben elde edilen boşluğun, içerisinde hidrolik tahrik itme gücü yaratan başlıklar yardımı ile beton kütlelerin birbirinden ayrılması yöntemidir. Tekbir çatlatma makinesi saat bazında 50 adet 11.kg elektro kırıcının yaptığı işe bedeldir. KAYA-BETON-TAŞ ÇATLATMA Hafriyat çalışmalarında, Mermer ocaklarında, Taş ocaklarında, kontrollü bina yıkım işlerinde alternatif uygulamalarla düşük maliyetli uygulamalar yapılabilmektedir. Beton ve Kayalarda yapılacak uygulama için karot veya delici matkap ile açılan deliklere ÇATLATMA TOZU döküldükten sonra, Genleşme basıncı zamanla doğru orantılı olarak artarak, birinci ana çatlaklar oluşturur, çatlaklar devam ederek çatlama genişliği artar Genleşme basıncı tarafından oluşan mekanizmayı görsel olarak görebilirsiniz. Çatlatma tozunun çalışması birinci çatlaklardan sonrada devam ederek yeni çatlakların da oluşması sağlar. Genellikle bir delikten 2 ila 4 adet (kenar dirençleri yok ise) çatlak oluşur Birinci çatlak serbest yüzeye ulaştığında ana parçayı iten basınç, Delimin yapıldığı derinlikte ikinci çatlaklar oluşturarak işlem tamamlanmış olur. İkinci çatlaklar alt taraftaki serbest yüzeye ulaşmış olur ki bu mekanizma tüm delikler arasında bileşim kurarak uygulama yapılmış olur. Zaman ve malzeme tasarrufunun maliyetlerinizi nasıl düşürdüğünü göreceksiniz. Yüksek maliyetli ve riskli uygulamalarda alternatif çözüm ortağınızı arayın. * Patlayıcı kullanılması mümkün değil ise * Her türlü beton kütle kırmak istiyorsanız * Mermer numunesi alınması gerektiğinde * Sit alanlarında faaliyet göstermek istiyorsak * Martöpikör ile uğraşıp zaman kaybı istemiyorsak * Patlayıcı ruhsatı çıkartmak zor ve maliyetli diyorsanız. * Ekskavatör çalışıp makinanızın yıpranmasını istemiyorsanız * Toksit etkisi Yok, Toprak vs. Sıçraması Yok * Patlama Yok, Ses Yok, Toz Titreşim Yok, Kimyasal Risk Yok KULLANILDIĞI YERLER: * Bina temel kaldırılması * Yeraltı otopark inşaatları * Tabliyeler, Sualtı betonları * Baraj inşaatları, Alt geçitler * Kiriş, Kolon, Köprü ayakları * Yol inşaatları, Tünel yapımı * Yeraltı kanalizasyon inşaatları * Temel pabuçları, Kütle betonları * Mermer ocakları, Granit Ocakları * Metro inşaatları, Marina inşaatları * Traverten ocakları, Kireçtaşı ocakları
ed31868ba5ee
[ "fineweb2", "hplt2" ]
HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk ve Ağrı Belediye Başkanı Sırrı Sakık önceki gün İstanbul'da ilginç bir buluşmaya katıldı. Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Tüy tarafından karşılanan heyet, Hilton Oteli'nde kalırken akşam yemeği için Ulus'taki Sunset Restaurant'a gittiler. Dörtlüye burada, Şişli eski Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün de katıldığı öğrenildi. İstanbul'a program dışı gelen Demirtaş, Türk ve Sakık'ın Mustafa Sarıgül ile geç saatlere kadar sohbet ettikleri görüldü. Selahattin Demirtaş, Ahmet Türk ve Sırrı Sakık ile Mustafa Sarıgül'ün genel seçimler için işbirliği yapmak için bir araya geldiği konuşuluyor.
3a5d4cd72b75
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Temizliğinize ve düzene önem veriyorsanız ancak iş yaşamınız, yaşam koşullarınız ve hayat standartlarınız temizliği kendinizin değil profesyonel ekiplerin yapmasına olanak sağlıyor ise yapmanız gereken tek şey bu alanda hizmet veren profesyonel ve en donanımlı firmayı bulmak olacaktır. Evleriniz de, villalarınız da, ofisiniz de, otelleriniz de ve en önemlisi hijyenin hat safa da önemli olduğu havuz ve merdiven temizliği gibi alanlarda sizlere profesyonel hizmet verebilecek firmalar ile irtibata geçerek hizmet alabilirsiniz. Ev, ofis ve villa temizliği profesyonel hijyen sağlayarak yaşam alanlarınızın kalitesini artıran gemi ve yat temizliği ile tatilinizi ve özel olarak geçirdiğiniz vaktin kalitesini artıran Antalya temizlik şirketleri ve bunların arasında öne çıkan Marina temizlik şirketi sahip olduğu donanımlı ekipmanları ve profesyonel ekibiyle hak ettiğiniz özen ile titizliği sizlere sunmaktadır. Temizlik yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemlisi temizlik işlemini gerçekleştiren profesyonel kişilerin tercih ettikleri temizlik ürünleri ve temizlik gereçleridir. Temizlik gereçleri temizliğin yapılacağı alana uygun olarak seçilmeli, temizlik ürünleri ise cihazlarınıza, mobilyalarınıza, fayanslara ve derz aralarına zarar vermeyecek içerikte kullanılmalı, eşyalarınızın ve yüzey alanlarınızın deformasyona uğraması engellenmelidir. Tavandan tabana kusursuz ve derinlemesine temizlik sağlanırken alanlara uygun olan temizleyiciler ve cihazlar tercih edilmelidir. Antalya temizlik firmaları ve buna bağlı olarak tercih edeceğiniz Marina temizlik şirketleri profesyonellikten haz edenler ve aynı zamanda kaliteyi uygun fiyata sağlamak isteyenler için muhteşem bir seçim olacaktır. Firmamız birçok semtte dallara ayrılarak sizlere çok daha kolay ulaşmak da sizlere ulaşarak kaliteli hizmeti bir araya getirmekte ve kendinden emin olarak sergilediği tutumu ve vermiş olduğu hizmetleriyle ferah alanları sizlere sağlayacaktır. Sizler her işte olduğu gibi temizlik işinde de işinin ehli ve uzmanı olan kişilerden destek almalı ve en güzel şekilde temizlik işlemleri gerçekleştirmelisiniz. Etiketler: antalya temizlik şirketleri, antalya temizlik firmaları, temizlik şirketi, antalya ofis temizliği, antalya ev temizliği
5ec2a9e56506
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bizler tüm varlığımızla sağlığın her şeyden önce geldiğine inanıyoruz. Dolayısıyla çalışma prensibimiz çok kazanmaktan ziyade, alanımız olan işitme sağlığı konusunda mümkün olduğunca fazla hizmet ve değer sunmaktır. Bu hususta bir çok firmanın aksine bizim işimiz cihazı satana kadar değil, sattıktan sonra başlar. Bizler kullanıcılarımıza uygun fiyat amacıyla niteliksiz bir cihaz vermektense, kendimizden ve karımızdan ödün vererek, yine uygun fiyata yüksek performanslı cihazlar vermeyi kendimize ilke edindik. Sonraki aşamada ise her 3 ayda bir parça değişimi gerekmeyen durumlarda bakım ve kontrollerimizi ücretsiz hale getirdik ki, hem cihazınızın performansını koruyup ömrünü uzatalım, hem de sizlerle daima iletişim içinde olalım. Merkezimize gelirken tüm bu hususları değerlendirmenizi önemle rica eder, sağlıklı ve mutlu günler dileriz.
d87515b77815
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bambaşka Organizasyon 27 Şubat 2015 tarihinde faaliyete geçirdiğimiz Sarmaşık Ajans alt kuruluşu olan Bambaşka Organizasyon, deneyimli personel ve kaliteli ekipmanları ile Organizasyonlarda ekipman kiralama, malzeme kiralama , düğün organizasyonu, kına organizasyonu, konser organizasyonu, tanıtım organizasyonları , kokteyl organizasyonlarında müşterilerine en uygun hizmeti sağlamayı hedeflemektedir. Masa kiralama, sandalye kiralama, şişme oyun parkı kiralama, sokak satıcısı kiralama, sahne kiralama, ses sistemi kiralama, podyum kiralama gibi farklı ürünlerde bulunmaktadır. Organizasyon alanlarında ihtiyacınız bulunan ekipmanları firmamızdan kolayca temin edebilirsiniz. Organizasyon sektöründe en önemli listelerde zirvede oynamak, seçkin firmalar arasına girerek müşterilerin beklentilerini tam anlamıyla karşılamak, çözüm ortaklarının birinci derecede tercih etme amacı ile Sarmaşık Ajans ekibinin işe gönlünü vererek çalışması şirketin değerini her zaman arttırarak devam ettirmektedir. Açık fikirlerimiz ile beraber dünyadaki gelişmeleri en yakından takip sağlayarak sektörde lider konuma gelen organizasyonları bünyemize kazandırmaya, iş ahlakımızı üstün tutarak, çizgimizi hiç bozmadan her zaman çok çalışarak organizasyon işlerinde her zaman en üstün olmayı hedefliyoruz. Prensip olarak kendimize “Müşteri Her Zaman Haklıdır” ilkesi ile yolumuza bakarak müşterilerimizin isteklerini tam anlamıyla yapıp; yaratıcı, kaliteli ve ekonomik çözümler sunan kurumsal organizasyon firmamıza danışarak her dilediğinizi bulabilirsiniz. Sandalye Kiralama Fiyatları, Masa Kiralama Fiyatları ve diğer ürünlerin fiyatları web sitemizde bulunmaktadır. Online bir şekilde rezervasyon işlemi sağlayabilirsiniz.
262f5b79e6d4
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Şehremini petek temizliği firması olarak peteğinizi yerinden sökmeden petek temizliği yapmaktayız. Aynı gün içerisinde Çözüm Tesisat olarak Fatih ilçesine hizmet vermekteyiz. Şehremini Petek Temizliği Yapan Ustalar Fatih Şehremini petek temizleme ısıtma derece farklılıklarını azaltma amacındadır. İlaç yani kimyasallar ile bunu başarabiliriz. Petek temizliği işlemleri senenin herhangi bir zamanında yapılabilir. Genelde peteği ısıtma ihtiyacı hissetmeden hemen önce aramanızı önerebiliriz. Akabinde peteklere su doldurulur ve test edilir. Geçen sene biraz soğuk bir Kış geçirmişseniz fark muazzam düzeylerde ve sorunsuz olacaktır. Birkaç ay sonra veya Kış mevsiminin en soğuk olduğu zamanlarda bir daha aynı işlemi yapmanıza gerek yoktur. Randıman sizleri iki sene boyunca idare edecektir.Şehremini petek temizliği kapalı devre sistemleri için periyodik olarak bakımlarını, iç kirliliklerini ayrıma da yardımcı olur. Bu sistemlerin içlerine hangi tip su geldiğini bilemezsiniz ve kazan dairesinin olduğu su deposunu inceleme fırsatı bulursanız kontrol etmenizi öneririz. Genelde bu depo zaten kirli ise temiz suyun oraya boşaltılması sorunu ilerletici boyutlarda durmaktadır. Öncelikle bu deponun temizlenmesi gerekiyor ki içinde toz ve çamur parçası varsa veya yosunlu su ise oradaki bileşimlerin petek içlerine dolmasına izin vermeyelim. Bu şekilde pek bir imkanınız yoksa o halde geriye kalan tek seçenek sizin dairenize özel bakımın yapılmasıdır. Şehremini petek temizliği kombi derecelerinde aşırı artış yapmanıza gerek kalmayacak çözümler sunar. Kimyasal ilaç ile petek temizliği hizmetlerimiz tam anlamı ile masrafı da fazla olmadan devam ediyor ve geçmiş senelere kıyasla artık biraz daha ısınmanız gerektiğinin farkındaysanız bizleri acilen arayınız.
01a1164f4811
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Prof. Dr. Hasan Yazıcı İ.Ü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tam gün çalışma Nedenini veya nedenlerini gerçekten de tam kavrayamadığım bir kararlılıkla hekimlerin kamu kuruluşlarında tam gün çalışmalarını öngören bir düzenleme gündemde… Yetkililerce arka arkaya yapılan açıklamalar söz konusu kararlılığın açık kanıtı ancak uygulamanın tam nasıl yapılacağı konusunda galiba bir ortak görüş yok. Olsaydı açıklanırdı diye düşünmek istiyorum. Düşünmek istemediğim ise, ki böyle söylentiler yaygın, kimi en üst düzey yöneticimizin, başından geçmiş bazı kötü deneyimler sonucu, hekimlere çok kızdığı ve böyle bir yasanın temelinde esasında bu öç hissinin yattığı… Yine düşünmek istemiyorum ama bir yandan da şimdiye kadar gördüğüm asker / sivil hemen her yönetimin biz hekimlerle bir alıp veremediğinin olduğu… Ve nihayet bugünlerde geçirilmesi düşünülen diğer bir yasa ile de 65 yaşını aşkın hekimlerin kamuyla sözleşmeli hastanelerde çalışamamaları planlanıyor. Ne dersiniz şu paragöz, kendini bilmez hekimleri 2 yılda bir 6 ay süreyle de Aşkale’ye hava değişimine göndersek mi? Yazıma böyle biraz da ciddiyetten uzak bir yaklaşımla başlamamı hoş görün. Ancak görebildiğim kadarıyla nasıl son referandum konusunda başta yargı olmak üzere gerek iktidar ve gerekse de muhalefet kitaptaki her yanlışı büyük başarı ve titizlikle yapabilmeyi becerdiler sağlık alanında da şu tam gün uygulamasının benzer bir karmaşaya yol açacağından endişe duyuyorum. Yanlışlar: 1. Ülkemizin ana sağlık sorunu kamuda çalışan hekimlerimizin tam gün çalışıp çalışmamaları değildir. Ana sorun sağlığa ayrılan para kaynağının oldukça az olmasıdır. Esas bu nedenden aksayan sağlık hizmetlerini çok sayıda hekimle karşılamaya çalışmak yanlıştır. Hekimlik sağlık hizmetlerinin ancak bir parçasıdır. Bireyin çevresine tam uyum içinde yaşamını sürdürebilmesi diye tanımladığımız sağlığın korunmasında hekimlik ve hatta genel tıp hizmetlerinin katkısı doğal olarak önemlidir ancak en az onlar kadar önemli çeşitli başka öğeler de vardır. Örneğin karayollarında hız sınırlarının ve emniyet kemerlerinin titizlikle denetlenmesi, toplum sağlığına, diyelim meme kanserine erken tanı koymaktan, çok daha önemli bir olumlu girdi sağlar. Temiz içme suyu, yeterli beslenme, uygun mesken, sağlık merkezlerine kolay ulaşım ve sigara dumansız bir ortamı sağlamakta en başta devlete ondan sonra da hekimlerden fazla, mühendislere, çevrecilere, yatırımcı tüccara ve endüstriciye iş düşer. Bütün bu çok önemli ve hatta yaşamsal sağlık hizmetlerinde hekimlerin (tıbbın) katkısı sınırlıdır. Sağlık ve hekimlik (tıp) hizmetleri arasındaki önemli ayrımı böyle açıkladıktan sonra vurgulamak istediğim özellkle totaliter rejimlerin popülizm uğruna bu ayrımı kasıtlı olarak göz ardı edip tüm sağlık hizmetlerini hekimlerin üzerine yıkmak tarihi kurnazlığıdır. Buna belki de en güzel örnek Mao rejiminin ünlü çıplak ayaklı hekimleridir. Gerek 27 Mayıs ve özellikle 12 Eylül asker darbelerini izleyen totaliter rejimlerde bizde de bu yönde uygulamalar oldu. ‘Sağlık ocağında EKG cihazına ne gerek var doktor dediğin dinleme aletiyle de infarktüs tanısı koyar’ diyen sağlık bakanlarını çok iyi hatırlıyorum. Bu bağlamda toplumdan saklanan önemli bir gerçek uygar toplumlardaki tıp hizmetlerine ulaşabilmenin ülkemizde tıp hizmetlerine ayrılan güncel parayla hemen olanak dışı bulunduğu ve aradaki uçurumun da gittikçe açıldığıdır. İyi bildiğim nesnel bir örnek vereyim. Bir iltihaplı romatizma veya Behçet hastasının yıllık tedavi bedeli arasında Avrupa ülkeleri ile ülkemiz arasında anlamlı bir fark yoktur. Ancak bu bedel kişi başına düşen milli gelire oranlandığında benzer hastalıklara yakalanmış büyük bir grup vatandaşımızın neden ve nasıl uygar ülkelere koşut bir tıbbi tedavi göremedikleri ortaya çıkar. Aynı şey böbrek yetmezliği için de doğrudur, kaynaklar olduğunda yaşam umudu her geçen gün artan lösemi ve kanser tedavisinde de… Kamu hastanelerinde tam gün çalışıp çalışmamanın ise bu kaynakların yaratılmasıyla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. 2. Bunlar yanında kamu hastanelerinde tam gün çalışmanın – özellikle bu kurumlar üniversite hastaneleri gibi eğitim kurumları olduğunda- gerçekten olımlu birçok yönü olduğu da gerçektir. Kurum dışında da çalışabilmenin eğitimi, araştırmayı, hasta bakımını ve parasal girdiyi kötü etkileyebileceği söylenebilir. Olayın bir ahlak boyutu da vardır. Muayenehanesi olan üniversite hocası veya bir şefin, bir yerde, kamu görevini kişisel para kazanmasına araç olarak kullanabileceği öne sürülebilir. Bütün bu görüşlere hak da verilebilir. Ama bir de gerçek vardır: 30 yıldır bir üniversite hastanesinde çalışıyorum ve bu süre içinde tam gün çalışanlarla yarım gün çalışan hocalar arasında hasta bakımı, eğitim ve araştırma etkinlikleri arasında anlamlı hiçbir fark olmadığını tereddütsüz söyliyebilirim. İşin ahlak boyutuna gelince güncel koşullarda tam gün uygulamasının ilk sonucu, korkarım, kaçak çalışmayı kurumsallaştırması olacaktır. Bakın tam gün çalışma gerçekten çok arzu edilir bir aşamadır. Burada unutulmayacak olan olayın bir aşama olmasıdır. Unutmayalım tam gün çalışma, genelde çalışmanın bir niteliğidir. Ancak erişilmek istenen, ilk aşamada, “çalışmadır”. Ülkemizde gördüğüm daha büyük sorun doğru, düzgün ve ahlaklı “çalışma” nın olmamasıdır. Tam günü sonra gelir. Politikacıların çok daha iyi bildikleri bir örnek vereyim. Demokrasi kuşkusuz insanoğlunun bugüne dek düşünebildiği en ideal yönetim biçimidir. Ancak her çeşit yalanın ulasal kültürün hemen en vazgeçilemez öğesi, yargıçlarının cüzdanlarıyla vicdanları arasında sıkıştıkları doğal karşılanabilen ve vatandaşlarının da büyük bölümünün vergi yüzsüzü olduğu bir ülkede demokrasinin en ideal yönetim biçimi olması lafta kalır. Onyıllardır bir yandan salt kepini havaya atıp üzerine şatafatlı giysiler giymekle üniversite yaratıldığını sanmak gafletinde bir görüşün ürünü, her türlü mesleki rekabetten umacı gibi kaçan, Batı’nın ürettiğini, hem de göndermesiz, öğrencisine aktarmayı marifet sayan öğreticiler tam gün çalışmış, yarım gün çalışmış ne fark eder? Özetle tam gün çalışma, ki candan destekliyorun, arzu edilen bir çalışma sistemidir. Ancak, aynen demokrasi gibi, doğru işleyebilmesi için ondan evvel başka temel uyarlamalara gerek vardır. 3. Batı’nın, geçmişini, oraya nasıl geldiğini incelemeden, bugününü doğrudan taklit etmek Tanzimat’tan bu yana büyük bir kararlılıkla içine düşmeye doyamadığıız bir çukurdur. Halbuki bugün daima geçmişte kalır. Önemli olan “bugüne gelinmesine neden olmuş” dinamikleri anlayabilmektir. Örneğin günümüzde ABD tıp fakültelerinde profesör olarak çalışan öğretim elemanlarının büyük kısmı gerçekten tam gün çalışır. Ancak bu tam güncüler yanında çok sayıda yarı zaman hekim de, çeşitli unvanlar altında (clinical professor, adjunct, instructor vb.) eğitime, hasta bakımına ve araştırmaya katkıda bulunur. Olayın tarih içinde gelişimine baktığımızda şunları görürüz: 19. yy sonu ve 20. yy başlarında ABD’de, bir yerde bugün bizim de yapmaya çalıştığımız gibi, düzünelerce tıp fakültesi açılmıştır. Ancak 1920 başlarında ülke aydınları, o yılların Avrupa’sını ve özellikle Almanya’yı daha iyi tanımaya başlanış bunun sonucu başta Johns Hopkins olmak üzere akademik standartları gününe göre çok yüksek yeni fakülteler açılmış, eski tıp fakülteleri de, yine düzineler mertebesinde kapanmıştır. Bu yeni açılan tıp fakültelerinde bundan 25 - 30 yıl evveline kadar hasta bakımı, eğitim ve araştırma programlarının baskın hakimi klinikçiler (clinician-scientist) olmuş, temel bilimciler ikinci planda kalmıştır. Modern tıpta halen uygulanan birçok, bilgi, buluş ve yöntemin böyle yönetilmiş kurumlarca insanlık hizmetine sunulduğunu unutmamak gerekir. Son yıllarda özellikle moleküler biyolojinin gelişmesi, tüm uygar dünyada olduğu gibi ABD tıp fakültelerinde de eğitim ve araştırma ağırlığını klinikçilerden çok, temel bilimcilere kaydırmaya başlamış ve giderek bu grup eğitici tıp fakültelerinin müfredatını belirler olmuştur. Bu değişimin temel nedeni hasta bakımı veya öğrenci eğitimini düzeltmek değil, uygar ülkelerin çok da doğru olarak yaşamsal gördüğü, araştırmaların daha verimli yapılabilmesi içindir. Bu hiçbir zaman, yukarıda da değindiğim üzere, yarı zaman çalışanların eğitim, hasta bakımı ve araştırma dışına atılması anlamına gelmez. Bütün bunlar yanında başta ABD olmak üzere İngiltere ve Kanada gibi diğer gelişmiş ülkeler daha yakın bir geçmişte tıp fakültelerini ağırlıklı olarak temel bilimcilere bırakmanın, ne garip ki, değil hasta bakımı özellikle bilimsel araştırmaların gelişmesi için dahi pek de arzu edilir bir şey olmadığını görmüşler ve bunun sonucu tekrar clinician / sicientist yetiştirme yolunda girişimlere başlamışlardır. Bütün bu dediklerimin kanıtlarına inernette herhangi bir arama motöründen rahatlıkla erişilebilir. Şimdi ülkemize dönelim. Görebildiğim kadarıyla ülkemizde tam gün çalışmaya geçmekte esas mantık, Batı’da olduğu gibi araştırmaya ve araştırıcı yetiştirmeye yönelik olmayıp salt daha iyi hasta bakımı ve eğitim amaçlarını gütmektedir. Savunduğum bir yandan araştırma geleneği çok az gelişmiş bir yandan da mali kaynakları oldukça kısıtlı bir ülkede eğiticileri zorunlu tam gün çalıştırmanın, en azından Batı’da öyle yapılıyor açısından, sağlam bir mantığı olmadığıdır. 4. Ülkemizde hekimlik hizmetleri açısından son yılların önemli bir gelişme özel sağlık kuruluşları olup, izleyebildiğim kadarıyla, hükümet de bu kuruluşların gelişmelerine oldukça olumlu bakmaktadır. Ancak tıp hizmetleri tanım üzeri, doğaları gereği, kar ve sermaye birikimine izin vermez. Uygar ülkerlerdeki benzer özel sağlık kuruluşları esas olarak vakıfların yönettiği kuruluşlardır. Buralarda bazı örneklerde iyi para kazanan hekimler çalışabilir, buraların yöneticileri de yüksek ücretler alabilir ama bu kurumlarda hiçbir zaman, petrol şirketi, banka veya süpermarket zinciri örneği sermaye birikmez, birikemez. Bunun nedeni ise tıp hizmetlerinden olan toplum beklentisinin oluşabilecek kârın hemen tekrar daha üst düzey, daha güncel bir hizmete dönmesidir. O nedenle özel tıp kuruluşuna yatırım, tabii uygar ülke örneklerinde, büyük oranda sübvansiyon (devlet veya özel) gerektirir. Anlıyorum, böyle ana amacı sermaye sahibine kâr olan tıp kurumları Suudi Arabistan örneği, bazı zengin ancak uygarlığı tartışmalı ülkelerde görülebilir ancak bu sanırım pek arzu edilen birşey değildir. Tam gün yasasının amaçlarından bir tanesinin de böyle özel serrmaye hastanelerini desteklemek olduğu söylentisi de dolaşıyor. Bu da doğru olabileceğini düşünmek dahi istemediğim ek bir nokta… Tıp fakülteleri hastaneleri açısından ne yapmalı? Yukarıda demokrasi örneğiyle de açıklamaya çalıştığım gibi özellikle tıp fakültesi hastanelerinde tümüyle bir tam gün çalışma düzenine geçmek, aksayan birçok yanı olduğunu yakından bildiğim bir düzenin korkarım daha da bozulmasına neden olacaktır. Özellikle büyük şehirlerde bulunan tıp fakültelerimizin klinik dallarda çalışan hocalarının önemli bir bölümü halen yarı zaman çalışmaktadır. Yarı zaman çalışmalarının hasta bakımı ve özellikle eğitim ve araştırma açısından aynı hocalardan gerekli randımanın alınmasına engel olabileceğini teslim ediyorum. Ancak bunun yanında yine aynı hocaların ülkemizde konularında eğiticilik yapabilecek ve araştırmaya yön gösterecek en yetenekli kişiler arasında olduklarını da teslim etmek gerekir. Bütün bunlar ışığında kanımca üniversite hastaneleri için aşağıdaki yol en uygun olacaktır: Burada esas aldığım model yazımın başında değindiğim bundan 20 - 30 yıl evveline kadar uzun süre ABD’de başarıyla uygulanmış, hatta günümüzde de, yine yukarıda değindiğim gibi, iyi yönleri aranır olmuş modeldir. Modelin çalışabilmesi 3 önemli öğeye dayanır: a. Sözleşmeli çalışmak b. Akademik unvanlarda yasal değişiklik c. Akademik unvanların çalışılan kurumlara göre değişiklik gösterebilmesi 1. Klinik dallarda “klinik” profesörlük (y.doçent ve doçent); temel bilimlerde “temel bilim” profesörlüğü (y. doçent ve doçent) unvanları yaratılır. Bu unvanları olanlar üniversitelerde veya eğitim kurumlarında yarı zaman çalışabilirler. Böyle “klinik” nitelikli unvanların verilmesi tümüyle kişinin çalışacağı üniversiteye bırakılır. 2. Yarı zaman öğretim üyeleri 3 yıllık sözleşmeyle çalışırlar, yönetici görevi alamazlar; kendilerine ancak sembolik bir ücret verilir. Kurumda zorunlu bulunma süreleri ve görevleri tümüyle esnektir ve doğrudan bağlı olacakları ana bilim dalı yöneticisiyle yapılacak anlaşmayla saptanır. Böyle yarı zaman elemanlardan, özellikle polikliniklerde hasta bakımı, öğrenci ve asistan eğitimi yanında araştırmada da yararlanılır. Özel hastalarını fakülte hastanesine yatırdıklarında verdikleri bakım hizmet bedelinden, yine yönetimle yapacakları anlaşma kapsamında, bir oran alırlar. 3. Tam zaman öğretim üyeleri ise 2 gruba ayrılırlar: 3.1 Sözleşmeli tam zaman profesörler ve doçentler 3.2 Akademik profesörler 3.1: Sözleşmeli tam zaman statüsünde olanlar kurum dışı çalışamazlar. Gelirlerinin bir bölümü (% 40?) kurum tarafından karşılanır. Onun 2 - 3 (?) katı kadar da kendileri kurum içi para kazanabilir. Ancak söz konusu kurum içi çalışma kesinlikle eğitime ve/veya araştırmaya da katkıda bulunacak biçimde uygulanır. Sözleşmeli tam zaman öğretim üyeleri tıp fakültesi kadrosunun ana gövdesi olup (4 - 5 yıllık?) sözleşmeyle çalışırlar. Sözleşmelerde aranan 4 alanda başarıdır: a. Araştırma; b. Eğitim; c. Hasta bakımı; d. Kuruma maddi katkı (hasta bakarak/araştırma desteği getirerek) Böyle öğretim üyelerinin unvan almasında önce ulusal bir jüri akademik değerlendirme yapar (asgari akademik kıstaslar amacıyla) ancak alınacak unvanın derecesi veya sözleşmenin yenilenmesi tümüyle kuruma aittir. 3.2 Akademik profesörler is kesin tam zaman çalışırlar. Telif hakları dışında tüm gelirleri kurumdan gelir. Unvanlar benzer unvanı olanlar tarafından oluşan bir jüri tarafından ve yurtiçi ve yurtdışı dışı hakemlere danışarak verilir. Akademik profesörler için kadro isteği ve son atama yine ilgili üniversite tarafından yapılır. Akademik profesörlerin görev süreleri emekliliğe kadar sürer. Yukarıda önerilen akademik modelde kendilerinden en fazla hasta bakımı, eğitim, araştırma ve yönetim etkinliği beklenen grup sözleşmeli tam zaman statüsünde çalışanlardır. Bunlara eşit sayıda yarı zaman öğretim üyesi kullanılabilir ancak bu elemanlardan kurum açısından beklenti tanım olarak daha azdır. Akademik profesörlerin sayısı ise sınırlıdır ve örmeğin, tam sözleşmeli öğretim üyelerinin 1 / 10’unu geçmez. Önerdiğim düzenin çoğu kişiye, özellikle kolaycılığı yeğleyenlere, oldukça çapraşık geleceği ve yeni yasal düzenlemelere gerek göstereceği açıktır. Ancak önümüzdeki sorun da olabildiğince çapraşıktır. Çapraşıklığın temel nedeninin ise maalesef her kurumumuza egemen, o eşsiz ve tarihsel kolaycılığımız olduğunu göz ardı etmememiz gerekir. * Aralık-Ocak-Şubat 2007-2008 tarihli SD 5’inci sayıda yayımlanmıştır. 1 NİSAN 2008Bu yazı 1041 kez okundu - Yazdır - Yazı Büyüklüğü A(-) A(+) - Paylaş Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız
e09567412379
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
1963 yılında Ordu, Ünye’de doğdu. 1979’da Ünye Lisesi’nden, 1985’te İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 2000 yılında İÜ Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Deontoloji ve Tıp Tarihi Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 2002-2003 tarihleri arasında İstanbul 112 Ambulans Komuta Merkezi Başhekimliği, 2003-2009’da Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünde Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlüğü ile 2009-2013 arasında İstanbul Başakşehir Devlet Hastanesi Başhekimliği görevlerinde bulundu. Dr. Tokaç halen İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı ve Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama Araştırma Merkezi Müdürü olarak görev yapmaktadır.Tüm Yazıları İçin Tıklayınız Yüksek Ökçeler“Yüksek Ökçeler” deyince ünlü hikâyecimiz Ömer Seyfeddin’in aynı adlı hikâyesi hatırımıza gelir. Bu hikâyesinde Ömer Seyfeddin, kahramanı olan Hatice Hanım’ın Batı hayranlığı ile giydiği yüksek ökçeli ayakkabıların çıkardığı sesle, evinde çalışanların yaptığı yolsuzluk ve ahlaksızlıkları görmeden mutlu iken, baş dönmesi rahatsızlığı için çağırdığı doktorunun; “Bütün rahatsızlığınıza sebep bu ökçelerdir hanımefendi, onları çıkarın, rahat, yünden, yumuşak bir terlik giyin, hiçbir şeyiniz kalmaz.” demesi üzerine yünden ökçesiz terlikler giymeye başlamasıyla evdeki tüm yolsuzluk ve ahlaksızlıklara şahit olarak çalışanları kovmasını, sonrasında işe aldıklarının da aynı gerekçelerle işlerine son vermesini, bu yüzden mutsuz olup sararıp solmasını, bu durumun gerekçesinin düz terlikler olduğunu anlayıp eski dünyasına kavuşmak için baş dönmeleri devam etse de tekrar yüksek ökçeli ayakkabıları giyerek mutlu olmasını anlatır. Bazılarının hatırına ise Pedro Almodovar’ın “High Heels” filmi ya da Murathan Mungan’ın “Yüksek Topuklar” adlı öyküsü de gelebilir. Öyküsünün adını neden bu şekilde verdiğini anlatırken Mungan şunları söylemektedir: “Esas Oğlan, kötü adamlar tarafından kovalanırken, münasebetsiz bir biçimde ortaya çıkan Esas “olacak” Kız, bütün işleri altüst eder. Oğlan kaçarken ona adım uyduramaz, onunla birlikte koşamaz, koşmaya çalıştığında da kendi kadar münasebetsiz ayakkabılarının yüksek topuklarından biri kırılır; ya bir mazgala sıkışarak, ya basamakların birine takılarak duralayıp vakit kaybetmelerine, dahası az kalsın yakalanmalarına neden olur. O musibet topuğu sıkıştığı yerden kurtaralım derken, kötü adamın bir sürü bir sürü olan adamları yetişirler. Yetişemeseler bile şu ahmak kızın beceriksizliği yüzünden sizin yüreğiniz ağzınıza gelir. Hanım kızımız, hiç bulunmaması gereken bir yerde ansızın bitivererek bir dolu budalaca gerilime, nedensiz belaya yol açtığı yetmiyormuş gibi, yaptığı ikinci bir yanlış hareket sonucu, Başkötü Adam tarafından rehin alınır. Başkötü Adam’ın, “Elindeki silahı bırak yoksa kızı vururum,” tehdidi yüzünden Esas Oğlan elindeki silahı atmak zorunda kalır. O eksik akıllıyı kurtaracağım diye canını yok yere tehlikeye atan Esas Oğlan, kızın yüreğindeki sevgi ve fedakârlık sandığı küçük minik entrika ve merak kurdu yüzünden başına yeni yeni belalar alır. Mazgala sıkışmasa, basamaklarda düşmese bile düz yolda kırılabilen o yüksek topuğu, aklı kadar narin olduğu için çabuk incinen bileğinin de burkulmasına neden olur. Yetmiyormuş gibi bir de o koca kıçlı kızı taşımak ya da omuzlayıp yüklenmek zorunda kalan Esas Oğlan’ın çilesi bitmez. Bana kalırsa, yanında sürüdüğü o kızın, peşindeki bir sürü bir sürü adamdan daha tehlikeli olduğunu anlayana kadar da bitmeyecektir. Benim için, her durumda erkeğin başına bela olan bu kadın tipinin simgesi işte o yüksek topuklar olmuştu: bir biçimde o topukları, o topukların üzerinde yükselen kadınları yazacaktım. Bu bir duruştu çünkü. Bu kadınların hayattaki iddialarına ait bir duruştu. Her yerde, her durumda, her şeye karşı gösterdikleri bir iddianın duruşuydu. Yalnızca erkeği kahraman, kadını himayeye muhtaç gösteren erkek egemen senaristlerin hayat görüşleriyle açıklayamıyordum bu durumu; sanırım bu konuya yeniden döneceğim. En azından, bu kadar sözden sonra dönmem şart oldu. Geçen yıl Pedro Almodovar’ın o güzelim Yüksek Topuklar filmini hep bu duygular eşliğinde seyrettikten sonra, öyküme de bu adı vermeyi kararlaştırdım.” Yüksek ökçeli ayakkabıları ilk önce ata binen erkekler ayaklarının üzengide kalmasını sağlamak amacıyla giymeye başlamışlar. Daha sonra Orta Çağ Avrupa’sında yollarda insan ve hayvan pisliklerinden korunmak için yüksek ökçeli ayakkabılar kullanılmış. 1533 yılında henüz 14 yaşında iken, ileride Fransa’nın Kral II. Henry’si olacak Orleans Dükü ile evlenen ve ünlü “Fransız Mutfağı”nın da mucidi kabul edilen Catherine de Medici, yüksek ökçeli ayakkabı modasını başlatan kişi olarak bilinir. Zamanla Fransa’dan tüm Avrupa’ya yayılan bu yüksek ökçeli ayakkabılar zenginlik ve moda sembolü olmuş. Fransız İhtilali’ne kadar hem kadınların, hem erkeklerin ayakkabıları yüksek ökçeliymiş. 1789-99 yıllarında gerçekleşen Fransız İhtilali’yle birlikte, zenginlik ve aristokrasiyi çağrıştırdığı için, yüksek ökçe modası eski popülerliğini kaybetmiş. 19. asırda düz ayakkabılar rağbet görmüşse de bu asrın sonlarına doğru yüksek ökçeler özellikle kadınlar arasında yine bir moda salgını halinde yaygınlaşmaya başlamış. 1926 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti’nde halkı sağlık konularında aydınlatmak amacıyla (henüz “Harf Devrimi” yapılmadığından Osmanlıca olarak) yayımlanan “Sıhhi Müze Atlası” adlı eserin (bkz. Sıhhi Müze Atlası, SD 23, s:98-101.) 65 ila 68. sayfalarında 4 sayfa yer ayrılan “Yüksek Ökçeler” başlıklı bölümünde yüksek ökçelerin sağlığa zararı şu satırlarla aktarılmaktadır: “Yeni moda bize yüksek ökçeleri getirdi, bunların isti’mali (kullanımı) memleketimizde sür’atle ta’ammüm ediyor (yaygınlaşıyor). Fakat güzellik için katlandığımız bu ayakkablarının sıhhatimize ne kadar iras-ı mazarrat ettiğini (hastalık sebebi olduğunu) hanımlar bilseler bunları asla isti’mal etmezler. Yüksek ökçe isti’mal edenler rahat yürüyemezler. Evvela yürüyüşlerinde sıkıntı çekerler. Sonra topallarlar, nihayet yalnız ufak mesafelere kadar gidebilip uzunca bir müddet yürüyemez olurlar. Bunun sebebi ise ayağın muvazenesinin (denge) bozulmasıdır. Yüksek ökçe topuğu kaldırır. Bu sebebden sıklet-i beden (bedenin ağırlığı) doğrudan doğruya ayak parmakları üzerine yüklenir, zaif parmaklar tabii bu sıklete güç tahammül ederler. Topuk oynağı kemikleri birbirinden ayrılır. Bundan başka cazibe-i arz te’siriyle (yerçekimi etkisi) göğüs geriye ve karın ileriye alınır. Bu vaziyet gayrı tabiidir. Muvazenesini muhafaza etmek için fahz adalatı (uyluk kasları) takallüs eder (kasılır). Ve diz önünde bulunan oynacık kemiği yukarı çekilir. İşte bu gayrı tabii vaziyette kadınlar muntazaman yürüyemez. Kesik kesik adımlar ile yürümeye mecbur kalırlar ki bu halde adeta bir kuklaya benzerler. Şu bahs edilen vaziyet röntgen şuaatı (ışınları) ve doğrudan doğruya yüksek ökçe ile yürüyen kadınların sinemalarını alarak isbat edilmiştir. Fakat iş yalnız bundan ibaret kalmaz. Bacakların devranı hüsn-ü suretle ifa edilemez (kan dolaşımı iyi olmaz). Kadında bulunan siyah kan damarlarında kan toplanır ve bu halde karaciğer hastalığı gibi bir takım dahili emrazın husulüne (iç hastalıkları oluşumuna) sebebiyet verir. Hanımlar, modaya aldanmayınız, sıhhatinizi gayrı sıhhi ve gayrı tabii ayak kablarının vereceği zerafet için feda etmeyiniz.” Söz konusu eserin bu bölümü, orijinal resimleri ve transkripsiyonları verilerek, 11-14 Mayıs 2011’de Mersin’de düzenlenen “VII. Lokman Hekim Günleri” kapsamında “Cumhuriyetin İlk Yıllarına Ait Bir Halk Sağlığı Sorunu: Yüksek Ökçeler” başlığı ile sözlü bildiri olarak tarafımızdan sunulmuştur. Marilyn Monroe, Gina Lollobrigida gibi “femme fatale (felaket sebebi kadın)”ların tercih ettiği yüksek ökçelerin; daha çok dişiliğin, şehvetin ve seksiliğin temsilcisi olarak algılandığını, moda tarihçisi Caroline Cox’un “Stiletto” adlı kitabında yüksek ökçeli ayakkabının tarihini anlatırken aslında cinsellik, ahlak ve cinsiyet politikalarıyla ilgili bir tarihi anlatmakta olduğunu söyleyen Ezgi Başaran, Hürriyet’teki “Dünyanın en politik icadı” başlıklı yazısında; “1959’da topuklar 15 cm’yi bulduğunda, yüksek ökçelere karşı bir savaş başladı. Önce bu uzun ökçelerin sağlığa verdiği zarara, bütün gazetelerde geniş yer ayrıldı. 1961’de ABD’de kadın köşe yazarı Abigail Van Buren, kadınlardan gelen 100 bin mektupla birlikte Ulusal Ayakkabıcılar Derneği’ne başvuruda bulunarak onlardan topukları kısaltmasını istedi. Yüksek ökçelere o kadar keskin bir dille saldırılıyordu ki, asıl sorunun kadınların cinselliklerini bu kadar açıkça ortaya koymalarından duyulan kültürel korku olduğu açıkça anlaşılıyordu.” demektedir. Başaran’a göre bir süre sonra “iyi aile kadınları” da yüksek ökçeleri benimsemeye başlamışlardır. Aslında bu kadınlar yüksek ökçelerden rahatsız olmalarına rağmen yüksek ökçeli ayakkabı giymekten vazgeç(e)memektedirler. Amerikan Pediyatri Derneği’nin yaptığı bir araştırmada, yüksek ökçeli ayakkabından vazgeçemeyen kadınların %42’sinin acı hissettiklerini fakat görünüşe daha çok önem vermeleri sebebiyle yüksek ökçeli ayakkabıdan vazgeçemediklerini belirtmiştir. Bir başka araştırma ise yine 10 kadından 4’ünün rahat olmamasına rağmen sırf modaya uygun bulduğu ve beğendiği yüksek ökçeli bir ayakkabıyı satın alabildiğini ortaya koymuştur. Amerika’da yapılan başka bir araştırmada 1930 ve 1970’lerde yaşanan ekonomik kriz dönemlerinde ayakkabıların ökçe yüksekliğinin arttığı tespit edilmiştir. Yüksek ökçeli ayakkabı giymenin sağlığa birçok zararlı etkisinin olduğu değişik araştırmalarda ortaya konulmuştur. Bunların en önemlisi Avustralya'daki Griffith Üniversitesi’nde görevli nörofizyoloji alanındaki bilim adamlarının yaptıkları ve Journal of Applied Physiology’de yayımlanan araştırmadır. Bu araştırma için dokuz kadın, iki yıl süreyle, haftada en az 40 saat boyunca 5 cm yüksekliğinde ökçesi olan ayakkabılar giymişlerdir. Bu dokuz kadın, yine iki yıl boyunca haftada 10 saatten daha az süre yüksek ökçeli ayakkabı giyen 10 genç kadınla karşılaştırılmıştır. Katılımcılar araştırma boyunca düz bir zemin üzerinde kendi kendine seçtikleri hızlarda yürümüşler ve her iki deney grubunun da bacak kaslarının hareketleri ve refleksleri incelenmiştir. Sonuç son derece çarpıcıdır: “Uzun süre yüksek ökçeli ayakkabı kullanımı medial gastroknemius kas liflerini (baldır kası) kısaltmakta ve Aşil tendonunu sertleştirmektedir. Kısalan baldır kasları, mekanik zorlanmaya sebep olmaktadır. Bu zorlanma yürüyüşü yetersiz ve verimsiz hale getirerek kas yorgunluğuna yol açmakta ve yaralanma riski doğurmaktadır.” Yine Boston Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu’nun yaptığı ve Arthritis Care & Research dergisinde yayımlanan bir çalışmada ayak ağrısı ile yüksek ökçeli ayakkabı giymek arasında ilişki ispatlanmıştır. 1900 kişinin katıldığı bir başka çalışmada genç yaşta yüksek topuklu giyenlerin %29’unda ileri yaşta daha çok ayak problemi yaşadığı gösterilmiştir. Yapılan araştırmalarda yüksek ökçeli ayakkabı giymenin sağlığa zararları özetle şu şekilde ortaya konmuştur: - 5 cm yüksekliğindeki ökçeli ayakkabı ile normal yürüyüş bozulur. - Ökçe yüksekliği 7,5 cm olduğunda ayaktaki yük ve basınç miktarını 7 kat artırır. - Normal günlük aktivitelerde yüksek ökçeli ayakkabı giyenler, gün içinde 6 km’den fazladan yürüyüş yapmış kadar ayaklarına ilave yük bindirirler. Bu da ayakta ağrı ve şekil bozukluklarına neden olabilmektedir. - Yüksek ökçeli ayakkabı kullanımında ayak yere tam olarak basamamakta ve böylece vücudun yükünü en fazla taşıyan nokta olan topuk devre dışı bırakıldığından kemiklerde erken bozulmalar meydana gelebilmektedir. - Ayağın ön kısmına ve parmaklara binen aşırı yük başparmağın altındaki sesamoid kemiklerde ödem veya kırıklara yol açabilmektedir. - Ayağın öne doğru kayması sonucu, ayak parmakları ayakkabının ucuna doğru itilerek parmaklar ve tırnak yataklarına sürekli basınç uygulanarak tırnaklarda şekil bozukluğu, tırnak batması ve mantar oluşumuna neden olabilmektedir. - Parmakların sıkışması ile sinirler zedelenebilmekte, ağrı, uyuşukluk veya iğnelenme hissi gibi şikâyetlere sebep olabilmektedir. - Denge çabuk bozulduğu için ayak bileklerinde burkulmalarına sebep olarak bağlarda kopmalara, eklemlerde zedelenmelere ve kemiklerde kırıklara yol açabilmektedirler. - Bacak kaslarında zorlanma sonucu diz ve bel ile ilgili problemler oluşturabilmekte ve özellikle dizlerde kireçlenmeye sebep olabilmektedir. 2009 yılında İngiltere’de bir işçi sendikası, sağlığa zararlı olduğu ve kadınları küçük düşürdüğü gerekçesiyle hükümetten “işyerinde 2,5 cm. den yüksek ökçeli ayakkabı giyilmesini yasaklamasını” talep etmişse de yine bir hanım milletvekilinin itirazı sonucu bu talep kabul edilmemiştir. Öyle sanıyorum ki hanımlar rahatsız olmalarına rağmen ve sağlığa zararlarını bile bile yine de yüksek ökçeli ayakkabıları giymeye devam edeceklerdir. Alyssa B. Dufour, Kerry E. Broe, Uyen-Sa D. T. Nguyen, David R. Gagnon, Howard J. Hillstrom, Anne H. Walker, Erin Kivell, Marian T. Hannan; “Foot pain: Is current or past shoewear a factor?” Arthritis Care & Research, Volume 61, Issue 10, Date: 15 October 2009, Pages: 1352-1358. Cronin NJ, Barrett RS. & Carty CP. (2012). “Long-term use of high heeled shoes alters the neuromechanics of human walking”. Journal of Applied Physiology. 112(6): 1054-108. Ezgi Başaran, “Dünyanın en politik icadı” Hürriyet http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=276721 Murathan Mungan; “Yüksek Topuklar”, Metis Yayınları, İstanbul, 2004. Ömer Seyfeddin; “Yüksek Ökçeler”, Seçme Hikâyeler II, Türk Klasikleri 12, MEB Yayınları, İstanbul, 1993, s. 147-150. Sıhhi Müze Atlası, (Osmanlıca) Türkiye Cumhuriyeti Sıhhiye ve Muaveneti İctimaiyye Vekâleti, 1926. Aralık-Ocak-Şubat 2012-2013 tarihli Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, 25. sayı, s: 68-71'den alıntılanmıştır. Bu yazı 1464 kez okundu
032d4b95e9ec
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Malatya’da polis ekipleri, haklarında arama kararı bulunan 41 kişiyi yakaladı.İl Emniyet Müdürlüğünden yapılan yazılmış açıklamada, haklarında adli operasyon yapılan ve mahkemeler göre hüküm bahşedilen 41 birey, 3-9 Ekim tarihlerinde Asayiş Şube Müdürlüğüne bağlı ekipl. Malatya’da polis ekipleri, haklarında arama kararı bulunan 41 kişiyi yakaladı. İl Emniyet Müdürlüğünden yapılan yazılmış açıklamada, haklarında adli operasyon yapılan ve mahkemeler göre hüküm bahşedilen 41 birey, 3-9 Ekim tarihlerinde Asayiş Şube Müdürlüğüne bağlı ekipler göre yakalanarak adli mercilere teslim edildiği belirtildi. Yakalananlar aralarında hırsızlık, halk malına zarar verme, mühür bozma gibi suçlardan arananlar bulunduğu kaydedildi.
22053528f928
[ "c4", "hplt2" ]
Uçak Biletinizi Ucuzauc.com.tr ’den alın, en ucuza siz uçun. Uçak biletini web sitemizden almanız için birçok sebebiniz var bunları sizin için sıralarsak; - Ucuz uçak bileti almanız için bütün hava yollarına ait kampanyalara ve taksitli ödeme seçenekleri hizmetinize sunuyoruz. - En ucuz uçak biletine sahip olmanız için tek sayfada bütün hava yollarına ait uçak biletlerini de içeren bilgi ile beraber karşılaştırma imkanı sunuyoruz. Seyahat bilgilerinize uygun bütün uçak seferlerini tek sayfada görüntülemenizi sağlıyoruz. - Ucuza uçak bileti aramalarınız da fiyatına ve saatine göre farklı karşılaştırma filtreleri ile ucuz uçak bileti arayışınız da sizlere kolaylık sağlıyoruz. - Ekonomi sınıfı uçak biletlerini de sayfamızda görüntüleyerek dilediğiniz sınıfta seyahatinizi seçme imkanı sunuyoruz - Aktarmalı uçuşları ek olarak belli ediyor ve sizleri mağdur etmemek için sayfamızda ihtiyacınız olan bütün bilgilere yer veriyoruz. - En ucuz uçak biletini satışa sunmakla kalmıyor aynı zamanda bütçenizi sarsmamak için kullandığınız kredi kartına göre taksit imkanları da sunuyoruz. - Biletinizi aldıktan sonra yollarımızı ayırmıyor bilet alımlarınız sırasında ve sonrasında bizden kaynaklanan sorunlarda teknik destek ile yanınızda yer alıyoruz. - Web sitemiz üzerinden alacağınız biletler de online check-in ile havaalanlarında kuyruk beklemeden işlemlerinizi hal etmenizi sağlıyoruz. - Ekonomi sınıfı uçak bileti almış olsanız dahi sizlere hak ettiğiniz değeri vererek en iyi konforda hizmet almanız için online check-in işlemlerinde seçeceğiniz koşullarda seyahat etmenizi sağlıyoruz. - E-bilet görüntüleme sistemi istediğiniz anda biletinizi görüntülemenizi saplayan basit ara yüzüne sahibiz ve işlemlerinizi çok kısa sürede online olarak hal etmenizi sağlıyoruz. - Vakit nakittir diyerek, hem vaktinizden hem nakit paranızdan tasarruf etmenizi sağlıyoruz. - Ucuza uç parolasından hareketle tüm hava yollarının en güncel uçak bileti kampanyalarından anında sistemimiz üzerinden faydalanabilirsiniz. - Mobil olarak kullanabileceğiniz uygulamamız ile dilediğiniz yerde en ucuz uçak biletini aratmanızı ve almanızı kolaylaştırıyoruz. - Bütün hava yollarının güncel uçak bilet fiyatlarını sizler için sistemimizde görüntülemenizi sağlıyoruz. Uçak Bileti Fiyatı Sorgulamayı ucuzauc.com.tr üzerinden nasıl yaparım? Uçak bileti fiyatı sorgulamalarını web sitemizin ana sayfasında kolaylıkla gerçekleştirebilirsiniz. Ana sayfada yer alan seyahat bilgilerinizin bulunduğu formda gidiş dönüş veya tek yön seçeneklerinden birini seçtikten sonra seyahat başlangıç ve varış noktanızı belirtmeniz gerekiyor. Daha sonrasında seyahat tarihinizi de seçtikten sonrasında kişi sayısını yetişkin, çocuk ve bebek kategorilerinde belirtmeniz ve son olarak da kırmızı olarak bulunan ‘Uçuş Ara’ butonuna tıklayarak uçak bileti sorgulamasını da yapabilirsiniz. Arama butonunda sonra otomatik olarak görüntüleyeceğiniz sayfada bütün firmaların uçak bileti fiyatlarını tek sayfada görüntüleyebilirsiniz. Hangi Havayollarının Yurtdışı Uçak Biletlerini Alabilirim? Web sitemiz üzerinden Türkiye’nin yerel hava yollarından yurt dışına hizmet veren Türk Hava Yolları, Pegasus, Borajet, Sunexpress, Onur Air, AtlasJet ( Atlas Global ) ve Anadolujet havayollarının yanında yurt dışından ülkemize hizmet veren başta Lufthansa, K LM olmak üzere , Aeroflot, Aerosvit, Air Algeria, Air Astana, Air China, Air Moldova, Air Malta, air New Zealand, Air Nippon Airways, Air Bosna, Albanian Airlines, Alitalia, Asiana, Austian Airlines, Azerbaijan Airlines, American Airlines, British Airways, Brussels Airlines, Cathay Pasicif, Continental, Cubana Deaviacion, Czech Airlines, Delta Airlines, Egypt Airlines, Ethopian Airlines, El-AL, Palestinian Airlines, FinAir, Gulf Air, İberia, Japan Airlines, Airways, Kenya Airways,Kırgızistan Air, LOT, Macedonian Airlines, Middle East Airlines, PIA, Quantas Airlines, Qatar Airways, Royal Air Moroc, Royal Jordanian, Saudia Airways, Singapore Airlines, South Africa Airlines, Swiss Airlines,Thai Airways, Türkmenistan Airlines, Virgin Atlantic Airways, Yemenia Airlines, Tunıs Airlines, TAROM, Mahan Airways,Jet Arways, B&H Airlines, Bulgaria Airlines, Kuban Airlines, Uzbekistan Airlines, İran Air’e ait yurt dışı uçak biletini alabilirsiniz. Ucuzauc.com.tr ‘den hangi şehirlere uçuşları sorgulayabilirim? Ucuzauc.com.tr web sitesi üzerinden İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirler başta olmak üzere havalimanı bulunan bütün şehirlerin uçuşları sorgulayabilirsiniz. Hatta Türkiye dışında diğer ülkelerin şehirlerine de uçuşları sorgulayabilirsiniz. Sistemimizde sizlere hizmet vermek üzere online ve güncel olarak bütün hava yollarının uçuş bilgileri yer almaktadır. Yurtiçi en çok uçulan şehirler hangileridir? Ülkemiz de turizm açısından ve genel olarak iş açısında da en çok uçak seferleri düzenlenen şehirlerarasında ilk sırada İstanbul yer almaktadır. Daha sonrasında ülkemizin başkenti Ankara gelmektedir. Turizm açısından ise yurt içi en çok uçulan şehirler Trabzon, Bodrum, Adana, Diyarbakır, Antalya, İzmir, Muğla, Kayseri yer almaktadır. Yurtdışı en çok uçulan şehirler hangileridir? Yurt dışı en çok uçulan şehirler arasında her yıl Hacı olmak isteyenlerin ziyaret ettiği Suudi Arabistan’ın Mekke şehri, Almanya’nın Berlin, Münih, Köln şehirleri, Birleşik Krallıklardan İngiltere’nin Londra şehri, Fransa’nın başkenti Paris, Amerika’da New York, Los Angeles, Orlando, Hollywood, Miami şehirleri, Taylan’ın Bangok şehri, Çin’de Shangay, Guangzhou, Hong Kong, Güney Kore’de ise Seul şehirleri yer almaktadır. Erbil, Bakü, Zürih, New York, Miami, Dubai, Abu dabi, Astana, Taşkent, Amsterdam, Roma, Frankfurt, Bahreyn, Budapeşte, Tokyo, Belgrad, Madrid, Barselona, Almaty sistemimiz üzerinden uçak bileti satın alabileceğiniz uçuş noktalarıdır. Ucuzauc.com.tr üzerinden nasıl uçak bileti satın alma yapabilirim? Web sitesi üzerinden uçak bilet sorgulamanızı gerçekleştirdikten sonrasında size uygun olan uçak seferinin yanında bulunan seç butonuna tıklayarak biletinizi seçebilirsiniz. Bilet seçim işleminden sonrasında satın alma işlemine geçilmektedir. Uçak bileti satın alma işleminde biletinizi seçtikten sonra yönlendirildiğiniz sayfada hava yolu taşımacılığına ait olan verginin biletinize eklenmiş halini de yer aldığı bilgi formunu görüntüleyeceksiniz. Hemen bu formun altında isminiz soy isminiz, mail adresiniz ve telefonunuzun yazılması gereken bir form bulunmaktadır. Yasal olarak uçak biletinizin isminize ait olması gerektiğinden doğru bilgi vermeniz gerekmektedir. Telefon numaranız ve mail adresiniz ise herhangi bir durumda size ulaşılabilmesi, bilet bilgilerinizin tarafınıza iletilebilmesi ve online bilet alım işleminizden sırasında size onay kodu gönderilmesi açısından gerekmektedir. Kişisel bilgilerinizin yer aldığı formun altında ise ödeme seçenekleri yer almaktadır. En çok kullanılan kredi kartlarından Axsess, Bonus, CardFinans, Maximum, ve World kartlarına dair taksitli ödeme seçeneklerinden birini seçebilirsiniz. Eğer farklı bir kart kullanıyorsanız ise ‘ Diğer kartlar ile ödeme 3D Tek Çekim’ işaretlemeniz gerekmektedir. Ödeme şeklinizi belirttikten sonrasında ise kart bilgilerinizin yer aldığı formu doldurup ‘Taşıma Sözleşmesini Okudum’ sekmesini işaretleyip ‘Satın Al’ butonuna tıkladığınız takdirde telefonunuza gönderilen onay kodunu da yönlendirildiğiniz sayfada yazdıktan sonra biletinizi satın almış olursunuz. Ucuzauc.com.tr ‘den hangi şehirlerin uçak biletlerini alabilirim? Web sitemiz üzerinden ülkemizde bulunan en büyük metropol şehri olan İstanbul uçak biletini, başkentimiz olan Ankara uçak biletini, turizm cenneti olan Antalya uçak biletini ve ülkemizde yerel ve uluslararası 50’den fazla havaalanın bulunduğu bütün şehirlerin ekonomik ve en ucuz uçak biletini alabilirsiniz. Bunlara ek olarak farklı ülkelerin başkentlerini de kapsayan 284 farklı uçuş noktasına sahip Türk Havayollarının uçak biletlerine de web sitemiz üzerinden ulaşabilirsiniz.
e5a0293daf3a
[ "fineweb2", "hplt2" ]
yemeğin ismini koymak için çeşitli fikirler ortaya attık ve en sonunda bu ismi koyup kurtulduk..bu mu olsun şu mu olsun düşünceleri havada dolaştı EŞİM BEĞENDİ ismi yapıştı kaldı üstüne yemeğimin..aslında niyetim en başta valla doğru söylüyorum güveçte yumurtalı ıspanak ve sarımsaklı ekmek ile servis etmekti neye niyet neye kısmet diyelim ve servisimize geçelim sevdiklerim: önce ıspanağın yapılışı: 1 kilo ıspanağı 2 adet büyük soğanla kısık ateşte zeytin yağında kavurun.soğanlar kavrulurken tuzunu ilave edin(böylece soğanlarımız daha lezzetli ve pembe olacaktır)1 çorba kaşığı tereyağı ilave edin ve ıspanakları koyun.önce tencerenin ağzını kapatalım ve yumuşamasını sağlayalım..ıspanaklar suyunu bırakınca tencerenin ağzını açın ve suyunu çekmesinin sağlayın..suyu çekilen ıspanakların altını kapatın..karabiberini ilave edin soğumaya bırakın..(italyan usulü çeşni de kullandım baharat olarak) tortilla lavaşların içine 2 dilim kaşar koyun ve pişen ıspanaktan 2 çorba kaşığı kadar sürün..sağından ve solundan kapatarak ortada buluşturun lavaşı ıspanaklar görünmesin ama ..tost makinesinde kaşarlar eriyene kadar kızartın..kızarınca sağını ve solunu içine sokun lavaşların sanki ıspanaklı kaşarlı pide görünümü vermiş olacaksınız.. sosu için: 4 çorba kaşığı süzme yoğurdu iki diş sarımsakla birleştirin.tuzunu ilave edin ve krema kıvamına gelene kadar çırpın..yoğurdun üzerine BOL BOL KAJU ezip koyun.. inanın biz yemeğe doyamadık umarım sizler de bizim gibi düşünürsünüz..SEVGİYLE KALIN AFİYETLE..
5e7a59b8bb7a
[ "culturax", "hplt2" ]
Yahoo, CEO’su Marissa Mayer ile mobil tarafta yeni atılımlar yapmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yaz dibi gören, yapmaya çalıştığı farklı yatırım ve düzenlemelerle toparlanmaya çalışan Yahoo, gözünü pek çok kullanıcının severek kullandığı Foursquare’e dikti. 20 yaşını da deviren Yahoo’nun giriştiği pek çok kalkınma hamlesini şuradan okuyabilirsiniz. Okuyanlar, firmanın son zamanlarda mobil camiaya verdiği önemi de görecektir. ABD’li firma, şu tür yenilikçi hareketleriyle de göz doldurmuştu hatırlayacak olursanız. Kısacası Yahoo, kurtuluşunun -genelde mobil ağırlıklı olmak üzere- pek çok alanda atılım yaparak gerçekleştiğinin farkında. Foursquare’in satın alınması için sarf edilen çabalar da, bu bağlamda incelendiğinde kulağa oldukça mantıklı geliyor. New York tabanlı Foursquare ve Swarm’un satın alınması için belirtilen rakam 900 milyon dolar civarında. Kimi kaynaklara göre bu anlaşma yapıldı ve yakın zamanda açıklanacak; kimi kaynaklara göreyse konuşmalar devam ediyor. Her iki firmadan da resmi herhangi bir açıklama gelmiş değil. Peki,Yahoo’nunFoursquare’i bünyesine katma isteği nereden geliyor? Birincisi, Foursquare ve Swarm, hâlâ popülaritesini yitirmeyen uygulamalar. Son olarak güncellenmiş hâliyle Windows Phone platformuna gelen Foursquare (ve Swarm), tüm platformlarda mevcut olan uygulamalar. Bu, özellikle Tumblr.’la birlikte Yahoo’nun marka değerini artıracak bir adım. Bunun yanı sıra Yahoo’nun, Foursquare’in veri tabanını özellikle mobil aramalarını zenginleştirmek için kullanacağı söylentileri geliyor kulağa ki, oldukça mantıklı. Nokia’nın HERE Maps’i elinden çıkaracağı söylentileri de geçtiğimiz güne bomba gibi düşmüş; Nokia da konuyla ilgili, bu haberleri doğrular nitelikte açıklama yapmıştı. Son derece başarılı bir harita platformu olan HERE, otomotiv sektöründe yaptığı atılımlarla da dikkat çekiyor. Yahoo bu konuda da herhangi bir yatırım yapar mı, hep birlikte göreceğiz.
5ea2ffa9ed1d
[ "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
malzemeler. 1 su bardağı sıcağa yakın süt 2 çorba kaşığı süzme yoğurt 100 gr tereyağı(oda sıcaklığında) 1 çay bardağı zeytin yağı yarı yarıya buğday unu ve tam buğday unu yarım paket tek kullanımlık instent maya 1 paket kabartma tozu 2 kesme şeker 2 yumurta(birinin sarısı üzerine) 1 tatlı kaşığı tuz iç malzemesi: istenilen çeşitte beyaz peynir yapılışı: önce sıvı malzemeleri karıştırma kabına alalım sırasıyla diğer malzemeleri ekleyelim ve yoğuralım..unu azar azar koyalım ki kıvamı kaçmasın..yoğurma işlemi bitince istediğiniz gibi şekil vererek iç malzemesinin koyalım ve yumurta sarısı sürüp çörek otunu da serpelim üzerilerine ve 200 derecede pişirelim..sevgiyle yiyelim..
5ebb65396c44
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Selam değerli okuyucular bugünkü yazımızın konusunu karşılaştırma olarak seçtim.Bildiğiniz gibi kısa bir süre önce Asus Memopad 7′nin inceleme yazısını paylaşmıştım.Bugün ise Asus Memopad 7 ile Samsung Galaxy Tab 3, 7.0′ı karşılaştıracağız.Her iki modelde bilinen markaların cihazları olduğu için karşılaştırmada ayrıntılı bir yazı yazdım Sizler için umarım beğenirsiniz, hazırsanız başlayalım. İşlemci ve Performans Kullanıcılar için karşılaştırmanın en önemli ölümü olan performans bölümü bir tableti seçmede son derece önemli rol oyunuyo.Memopad 7 Intel Atom 1,86 Ghz hızında dört çekirdekli işlemciyle çalışıyor. Galaxy Tab 3 ise 1,2 Ghz çift çekirdekli Cortex A9 işlemciyle çalışıyor.Gördüğünz gibi Memopad 7 hem işlemci sayısında hem de bir işlemcinin sahip olduğu saat hozında rakibine göre oldukça önde.Samsung’un kullandığı işlemci ile Asus’un kullandığı işlemci arasında dağlar kadar fark var.Asus’un Intel tabanlı işlemci kullanıyor olması Memıpad 7′nin mükemmel bir performans vermesini sağlıyor.Oyunlarda gözle görülür farklar mevcut. Memopad 7 Asphalt 7, Modern Compat ve Dead Trigger’da takılmadan çalışmayı başarırken Galaxy Tab’da zaman zaman takılmalara denk geldik.Diğer yandan her iki cihazda da 1 gb ram bulunuyor.Son olarak şunları söyleyebiriz:Asus Menopad 7′de Intel tabanlı işlemci rakibine büyük farklar atmayı başarabiliyor.Bir performans tableti arıyorsanız Memopad 7′yi günül rahatlığıyla tavsiye edbiliriz.İsterseniz birde karşılaştırmanın diğer bölümlerine bakalım. Her iki tablette 7 inçlik ekrana sahip.Bunlardan Memopad 7′nin ekranı 1280×800 çözünürlüğüne sahipken Galaxy Tab 3 7.0 1024×600 çözünürlüğüne sahip.Galaxy Tab 3′te bu kadar küçük çözünürlüğün bulunması canınızı sıkabilir zira simgelere baktığınız zaman pikselleri görebilirsiniz.Memopad 7 ‘nin ekranı 216 ppi piksel yoğunluğuna sahipken Galaxy Tab’ın ekranı 170 ppi piksel yoğunluğuna sahip.Ekran konusunda son derece büyük farkların olduğunu görüyoruz.Galaxy Tab’ın fiyatını düşürmek amaçlı donanımın bu kadar basit olarak ele alınması çok kötü olmuş.Çünkü kendi sıfındakilerlerden bile daha düşük sistem özelliklerine sahip.açıkçası Tableti ilgi çekici kılan tek şey Samsung Logusu Memopad 7′nin arka kamerası 5 megapiksel çözünürlüğünden.Galaxy Tab’ın ise 3,15 megapiksel kamerası bulunuyor.Ön kameralara gelincede Memopad’de 2 megapiksel Galaxy Tab’da ise 1,3 megapiksel çözünürlüğünde kamerası bulunuyor.Memopad 7 ile şüphesiz daha iyi fotoğraflar yakalayabilirsiniz.Bataryaların kullanım sürelerine gelincede bir saatlik farkla Memopad 7 önde olsada aynı diyebiliriz.Sonuçta kullanım tarzına göre bu süre kısalacaktır nasıl olsa. Karşılaştırmada görüldüğü gibi Memopad 7 her yönden rakibine fark atıyor.Markaya takılıp kalan kullanıcılara tavsiyem birazda gerçek anlamda kaliteli ürünler üreten üreticilere yönelmeleri.Bu yüzden Asus uygun fiyatıyla yüksek performansıyla kullanıcıların gönlüne kısa bir sürede girecektir.Bu aradan hatırlatmakta fayda var her iki tablette 399 TL fiyat etiketine sahip.Kısacası Memopad 7′yi kullanma fırsatını bulduğumuzdan dolayı kendi kategorisinde en iyilerden biri olduğunu gönül rahatlığı söyleyeyebiliriz.Sizde yüksek performans düşük fiyatta kendinize göre bir tablet arıyorsanız Memopad 7′yi denemenizi öneriyoruz.Daha Ayrıntılı görmek için aşağıdaki görsele bakabilirsiniz.Başka bir yazıda görüşmek üzere Kendinize iyi bakın.
03fb7e7a3ea7
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
ELGİNKAN VAKFI TÜRK MÜZİĞİ GÜNLERİ Kültürün en temel öğelerinden olan müzik konusunda, Vakfımız; “kültür değerlerimizi korumak, yaşatmak ve tanıtmak” amacı kapsamında 21-22 Ekim 2011 tarihlerinde “Elginkan Vakfı Türk Müziği Günleri”ni düzenledi. Açılış konuşmalarında söz alan Elginkan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı A. Yücel Unan; “Osmanlı’da “kuşaktan kuşağa meşk usulüyle” gelen musikimiz, Cumhuriyet ile birlikte çoksesliliğin getirdiği zenginliklerle de buluşmuş ve çok değerli üstatlarımızın elinde “özünü koruyarak yenilenmesini” bilmiştir. Gelinen noktada bir zamanların keskin sınırlarla birbirinden ayrıldığı, neredeyse zıt iki kutup gibi görünen “alaturka-alafranga” ayrımının ortadan kalkışına da özellikle bizim yaşlarımızda olanlar yakından tanık olmuşlardır. Geleneksel sanat müziğimiz, dün ile bugünü buluşturmayı bilmiş ve “sürdürülebilir” olmayı başarmıştır. “Ebedi Müessese” kavramını tüm çalışanlarıyla birlikte içselleştirmiş bir kurum olan Elginkan Topluluğu, geleneksel sanat müziğimizin de ebediyen var olması için uğraş verenlerin her zaman yanında olacaktır. Elginkan Vakfı Türk Müziği Günleri’ne bu düşünce ve duygularla yaklaştığımızı bilmenizi isteriz. ” dedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen ve Bahçeşehir Üniversitesi ev sahipliğinde yapılan etkinlikte bir resital, altı konferans ve üç konser yer almıştır. “Elginkan Vakfı Türk Müziği Günleri” Prof. Dr. Mutlu Torun’un ‘Türk Müziği’nde Saz Müziği’nin Yeri’ adlı konuşmasıyla başladı. Sonrasında söz alan Tanbûri Necdet Yaşar, ‘Tanbûri Cemil Bey’in Müziğimiz için Önemi’ hakkında değerli bilgilerini aktardı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Koro ve Topluluklar Koordinatörü Dr. Murat Sâlim Tokaç’ın “Tanbûri Cemil Bey’e Armağan” isimli tambur resitalinin ardından, Göksel Baktagir’in sanat yönetmenliğini yaptığı “İstanbul Sazendeleri”nin eşsiz bir ziyafete dönüşen konseriyle etkinliğin birinci günü tamamlandı. ‘Elginkan Vakfı Türk Müziği Günleri’nin ikinci günü, Yrd. Doç Dr. Cenk Güray’ın “Anadolu’da İnanç ve Müzik İlişkisi” konulu sunumuyla başladı. Tasavvuf inancıyla Türk müziği arasındaki derin bağın anlatıldığı bu sunumdan sonra, sanat yönetmenliğini Dr. Erdem Şimşek’in yaptığı Halk Müziği konseriyle etkinlikler devam etti. Hayâti İnanç, “Yâd-ı Hayâl-i Yâr İle” adını verdiği konuşmasıyla “Musikî ve Edebiyat” arasındaki derin bağı gözler önüne seren bir sunum gerçekleştirdi. Dr. Savaş Ş. Barkçin’ın ‘Klasik Türk Musikîsi’nin Anlamı’ konusundaki konuşmasının ardından söz alan Prof. Dr. Saadettin Ökten’in konuşmasının konusu “Klasik Türk Musikîsi’nin Osmanlı Medeniyet Yorumuyla İlişkisi” idi. Dr. Murat Salim Tokaç’ın sanat yönetmenliğinde Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun verdiği konser ile etkinlik son buldu. Kapanış konuşmasında söz alan Elginkan Vakfı Müdürü İlhan Üttü, “Vakfımızın amaçlarına uygun olarak daha önce pek çok projeyi başarıyla hayata geçirdik. Elginkan Vakfı olarak yine bu amaçlar doğrultusunda ilerleyen yıllarda da ‘Elginkan Vakfı Türk Müziği Günleri’ etkinliğini devam ettireceğiz. Böylece vakıf olarak müziğimize ve kültürümüze olan saygımızı ve desteğimizi bir kez daha göstermiş bulunuyoruz” dedi.
213996b71cf5
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Eşsiz Tasarım KRS yazılımları size sadece eşsiz imkanlar sunmuyor bunun yanında işlem yaparken sıkılmayacağınız eşsiz bir tasarım sunuyor. Bir yazılımın size verdikleri ile yetinmeyin. Programınız size değil siz ona hükmedin! Veri Güvenliği Verileriniz bizim için çok önemli bu sebeple biz ürünlerimizi üretirken "Önce veri güvenliği" prensibi ile üretiyoruz. Koşulsuz Destek Biz sadece muhasebe programı satmıyoruz bunun yanında size özel eğitim ve destek hizmetlerini de koşulsuz sağlıyoruz. En Makul Fiyatlar Kursoft ürünleri özellik ve fiyat kıyaslaması adına en makul fiyat ve ödeme koşulları ile son kullanıcıya sunuluyor.. bu konuda çok iddalıyız! Sürekli Gelişim Gelişen teknoloji ve sektörel gereksinimlerin farkındayız. Uzman kadromuz ve gelişen alt yapımızla her gün gelişiyoruz! KRS BASİC İLE NELER YAPILIR? Kursoft KRS Basic Paketi; Tüm ticari işletmelerin gereksinim duyduğu temel fonksiyonları gerçekleştirerek fatura, cari, kasa, gelir, gider ve benzeri işlemlerinizi anlık ve geriye dönük olarak yönetmeniz ve takip etmeniz amacıyla programlanmış bir bilgi sistemidir. Taksitli satış, çek senet takibi, çoklu kasa / banka ve depo desteği ile şubeli çalışan işletmenizin tüm kasa, banka ve depolarını ayrı ayrı kontrol etmenizi ve bu işlemleri tüm niteliklerde raporlamanızı sağlar. Bir işletmenin en büyük gereksinimi doğru koordine edilmiş bir muhasebe düzenidir, bu bağlamda KRS Basic paketi size hatasız raporlama ve anlık takip imkanı sunmaktadır. KRS Basic paketi Bir çok fonksiyon ve modül desteği ile işletmenizin iş yükünü hafifletirken başta fatura, kasa, stok ve cari olmak üzere bir çok işlem sürecini en doğru şekilde yönetip işletmenizin tüm kayıtlarını güvenli bir şekilde depolamaktadır. ÖNEMLİ NOTLAR - KRS kullanıcıları dilediği zaman üst paketlere geçebilir. - Fiyatlara KDV dahildir. - Alınan tüm ürünlerde 1 yıl ücretsiz teknik destek ve eğitim mevcuttur. - KRS Kullanıcıları bulundukları sürümler dahilinde güncellemelere esktra bir ücret ödemezler - İşletmeniz için uygun bir paket bulamadınız mı? bizimle irtibata geçip ücretsiz analiz ve danışmanlık hizmetimizden yararlanabilirsiniz. - Liste fiyatlarına nakit ve havale indirimi %5'dir BİZİ TERCİH EDEN BAZI İŞLETMELER
efbdb3830634
[ "fineweb2", "hplt2" ]
YUNUS PEHLİVANDAN özel TEHDİT YUNUS PEHLİVANDAN özel TEHDİT Yürek ister gazetecilik Hem de mangal gibi yürek Haksızlıklar karşısında susmayacaksın Hakkın hatırı için hak olanı haykıracaksın. Halkın derdini, derdin bileceksin. Meşakkatli yoldan tek başına dahi olsa yürüyeceksin. Yürürken, engeller koyacaklar sizin önünüze. Geceye çevirmek isteyecekler; gündüzlerinizi Yokuş etmek için gayret gösterecekler, düzlerinizi İşte bu şartlar altında çıkar, insanın hakiki er olduğu. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlunun dediği gibi dönek olmayan yiğit olduğu. Geçen hafta içinde bu köşemde bir konuyu ele almıştım. OKURYAZAR SALİH GÖK VE ODTÜLÜ PEHLİVAN diye. Batmanda belediye başkanlığı yapmış ve görevi başında vefat etmiş bulunan dönemin Belediye Başkanı Salih Gök ile bizim belediye başkanımız Sayın Yunus Pehlivanı kıyaslamıştım Yazımız, kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Bu yazıdan sonra beni aradı Sayın Pehlivan. Karar almıştım. Telefonuna bakmayacaktım aslında. Başkanın birilerine yaptığı gibi, bende kendisine aynı şekilde davranacaktım. Ama, bu düşüncemin sağlıklı olmadığına o anda karar verdim. Cevap vermek zorunda kaldım telefonuna. Şedit bir şekilde sinirlenmişti. Bağırıyor, tehditlerin ardı arkası kesilmiyordu. Hakikaten üzüldüm. Çünkü ben Sayın Pehlivanı, eleştirilere tahammülü olan biri olarak tanıdım ve birçok yerde de bu yönünden dolayı, medeni insan diye zikrettim. Başkan son aramasında ki tavrı ile kendisi hakkında ki bu düşüncelerimde beni yanılttı. Çok ama çok üzüldüm. Bir belediye başkanına yakışan bir tavır mıydı bu? Belediye başkanı, Seninle uğraşırım diyordu ve ekliyordu: Seni perişan ederim Çok güldüm bu söze, ama aynı zamanda da çok üzüldüm. Bu güne kadar bizimle uğraşmadığı bir zaman mı vardı? Gazetemize reklam verenleri,vermeyin diye arayan sizler değil miydiniz? Gazetemizin künyesinde ki insanlara, oradan ayrıl diye tehdit eden yine siz değil miydiniz? Gazetemizi toplayanlar, yine sizin elamanlarınız değil miydi? Bazı gazetelere destek sağlayarak, bize karşı yayın yaptıranların arkasında ki güç sizler değimliydiniz? Daha neler neler Burada bize yaptığınız daha farklı kötü davranışlara detaylarıyla girmeyeceğim Ama gerekirse de girerim. Belediye Başkanı ısrarla bana, Benim özelime girme diyordu. Başka bir şey demiyordu. Ancak, mevzu bahis olan yazımda, her hangi bir özel durum söz konusu değildi. Buna rağmen özelime girme demesi beni bir hayli şaşırttı. Kararım şudur ki, bu güne kadar özel konulara girmedik, bundan sonra da girmeyeceğiz. Ancak nasırımıza bastıkları zaman ise, kozlarımızı kullanırız. Herkesin bunu böyle bilmesini isterim. Unutulmamalıdır ki, benim ayaklarım yerde, düşersem az zararla kurtulurum; önemli olan yükseklerde bulunanlar düşünsün. İşte onlar düştükleri zaman ya sürünürler ya da sürünmekten beter olurlar. Yine Sayın Pehlivan telefonda dediği şeylerde biri de İş vermediğim için bunları yazıyorsun demesiydi. Beni çok mazur görün ama yine gülesim geldi dostlar. Elhamdülillah çok şükür, bu halk bize veriyor işi. Sizin sadaka işlerinize ihtiyacımız yok. Siz, kimlere ne vereceğinizi iyi bilirsiniz. Bu konuda Sayın Pehlivanın üzerine diyecek yok. Bunları da çok iyi biliyorum Sayın Pehlivan Yeri gelmişken bir şeyi sizlerle paylaşayım: Ramazan öncesi Sayın Pehlivanı arayarak imsakiyenizi bu yıl ben yapayım dedim. Kendisi memleketinde tatildeydi. Olur. Pazartesi günü görüşelim dedi. Ancak o günden sonra hiçbir şekilde görüşmedik, görüşemedik. Yani imsakiyesini yapmadım. size iş vermedim onun için bunu yazıyorsunuz dediği şey buysa Sayın Pehlivanın çok büyük yanılgı içinde olduğunu belirtmek isterim. Çünkü ben bu yıl 150 bin imsakiye yaptım. Belediyeden gelecek 3-5 bin imsakiyeye ihtiyacım yok. Ben bu tür şeylere tema edecek kadar karaktersiz değilim. Lüften bizi başkalarıyla karıştırma. Çok iyi biliyorsun ki taleplerini elimin tersiyle geri çeviren de biziz SÖZÜN ÖZÜNE GELECEK OLURSAK: Sayın Pehlivanın beni özelime girme diye tehdit etmesinden sonra bir takım ileri gelen partililerle görüşmem oldu. Bazı otorite sahibi ehl-i vicdan insanlarla görüştüm. Bilgilendirdim. Şunu belirteyim ki, hepsi ama hepsi inanılmaz ölçüde bana destek verdiler. Kendilerine teşekkür ediyorum. Ankaradan bir yetkili aradı. Arayan çok ama çok önemli bir kişiydi. Söylediklerini burada yazmam, şimdilik doğru değil Ama bilinmesini isterim ki, şafak söktü, güneşin doğmasına az bir zaman kaldı Sabret Körfez halkı sabret Geçecek bu zor günleriniz elbet Sayın Pehlivanda anlayacak hakikatin ne olduğunu? Umarım geç kalmaz Benden hatırlatması
4fb9d2cc5111
[ "fineweb2", "hplt2" ]
YÖK, cemaatee bağlı olduğu iddiasıyla yurt dışındaki 15 üniversitenin diploma denkliğini iptal etti. Her yıl yapılan incelemeler sonucunda daha önce tanınan üniversitelerin denklikleri de iptal edilebiliyor. Yurt dışındaki üniversitelerin diplomalarının Türkiye’de geçerli olabilmesi için Yükseköğretim Kurulu (YÖK), tarafından onaylanarak denklik verilmesi gerekiyor. YÖK bazen üniversitelerin yanı sıra programlar için de ek koşullar isteyebiliyor. Milliyet‘ten Ayşe Bozan Yılmaz‘ın haberine göre, o nedenle KKTC üniversiteleri gibi ÖSYM tarafından yerleştirilen üniversiteler hariç, yurt dışında eğitim almayı planlayanların öncelikle YÖK’e dilekçeyle başvurarak gidecekleri üniversitenin ve programın diploma denkliğinin olup olmadığını öğrenmeleri gerekiyor.
a570dfa4093c
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Pott Hastalığı ve Pott Tümörü Percival Pott 1714 – 1788 PERCİVAL POTT, 1714 yılında Londra'da dünyaya gelmiştir. Yazar olan babası, Percival henüz 3 yaşında iken ölmüş ve karısına cüzi bir para bırakabilmiştir. Bununla beraber Percival bazı zengin akrabaları sayesinde okuma fırsatını bulmuş ve 1729'da St. Bartholomew Hastanesi'ne cerrahi asistanı olarak girmiştir. Kısa zamanda ün sahibi olan Pott, henüz tahsilini tamamlamadan az çok bir refaha kavuşmuş ve annesi ile beraber yaşamaya başlamıştır. 1736 yılında Cerrahlar Derne-ği'nden (büyük diploma) almıştır. O zaman için bu diploma çok değerli bir ehliyet belgesi addedilmekteydi. Bu diploma verilmeden önce adaylar çok sıkı bir sınava tabi tutulurlardı. Percival bir süre ortadan kaybolarak bu sınav işini atlattı. Bununla beraber ün sahibi bir hekim olması ve yeteneğinin herkes tarafından tasdik edilmesi diplomanın kendisine verilmesine imkan vermiştir. Annesinin ölümünden sonra evlendi ve St. Thomas hastanesi civarına yerleşti. 1774 senesinde St. Bartholomcw hastanesine evvela cerrahi muavinliğine daha sonra da asli cerrahlığa atandı. Bu sırada hocalığa da başlayarak gerek nazari ve gerekse demonstrativ bir şekilde dersler vermeye başladı. Bu alanda da büyük bir ustalık gösteren ve ünlenen Pott modern ders verme tekniğinin öncülerinden biri oldu. 1758 yılında bir gün Pott atla sokakta giderken bir kazaya uğradı, allan düştü ve ayağının birkaç yerinde kırıklar meydana geldi. Damadı bu olayı şu şekilde anlatmıştır: "Acele ve fena bir tedavi şeklinin ne kadar kötü durumlara neden olacağını takdir eltiği için kırık olayından sonra duruş şeklini hiç bozmadı ve lüzumsuz hareketlerde bulunmadı. Westministere iki kişi yollayarak sedye getirtti. Büyük bir tahammül ve sabır içinde ve çok soğuk bir havada, yerde yatarak sedye-cilerin gelmesini bekledi. Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra eve taşındı." Bu kaza dolayısıyla Percival'i muayene eden cerrahlar amputasyondan başka çare kalmadığını ifade ettiler. Ameliyata başlamak üzere alet ve edavatı hazırladıkları bir sırada Pott'un eski hocalarından biri yetişti ve kırığı muayene ettikten sonra, belki de bacağı kurtarmanın mümkün olacağını söyledi. Diğer cerrahlar da bu fikre katılınca, Polt bacağını kaybetme tehlikesini savuşturmuş oldu. Kırık yarası da normal seyrini takip ederek iyileşti ve kendi kırığı hakkında da açıklamalarda bulundu. Pott'un tarif etmiş olduğu konular arasında özellikle iki iltihabi vetire büyük bir önem arzetmektedir. Bunlardan birincisi "Pott'un şiş tümörü" olarak adlandırılmakta olan kafatası kemiklerinin osteomiyelitidir. İkincisi ise, bel kemiğinin tüberkülozudur. 1787 yılında yarım asır hizmet etmiş olduğu St. Bartholomew hastanesinden ayrıldı. 1788 yılında Pnömoni'den ölen bu çalışkan bilgin tıp tarihinde her zaman seçkin bir yer işgal edecektir. Pott Hastalığı ve Pott Tümörü
4ce7dfdca4b6
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Sunday, April 1, 2012 Mart ayı geçti. Nehir'imin doğumgünü geçti. Kalbimin sıkıştığı günler geçti. KAÇUV'un Aileevi tam Nehir'in doğumgünü haftasında açıldı. Güzel bir tesadüftü ve o günleri daha rahat geçirmeme neden oldu. Oyun odası gerçekten çok sevimli, içaçıcı bir mekan oldu. Çorbada tuzumuz oldu. Güzel bir his. Yine de yazmayı beceremedim. Çünkü özellikle doğumgünü ve kaybettiğimiz günler zor oluyor. Aslında tüm özel günler, her biri ayrı ayrı zor. Acı hafifliyor, kayıp azalmıyor. Hele önüme iki buçuk, üç, üç buçuk yaşlarında kız çocukları çıkarsa, yüzümde acı tatlı bir ifade beliriyor. Geçen gün rastladım. Küçük kız tatlı tatlı yürüyordu, aklıma Nehir'in muzip kaçışları geldi, kendinden emin yürüyüşü. Nehir'im çok isterdim bizimle olmanı. Seni sadece üç buçuk yaşınla hatırlıyor olmak çok zor, yaşıtların ise büyüyor. Ben de hayal etmeye çalışıyorum, ama hayaller yetmiyor ki. ... Carole'lar geldiler! İnanması güç çünkü ailecek uçak yolculuğu sevmiyorlarken, buraya kadar gelebilmiş olmaları harika. İlk iş tavuk göğsü ve kazandibi tattırdık. Şehri biraz kendileri dolaşacaklar, biraz bizimle. Ne güzel lafmış, "dostlar sağolsun". Dostlarım! Posted by Zeynep Erden Bayazit at 8:01 AM 7 comments: Subscribe to: Posts (Atom)
ded2a18ad503
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Kasım 09, 2011 Bence en zoru, ya da bana zor gelen, oluşacak boşluğu doldurma çabası. Belki arkadaşlarla, belki sergi, belki yeni biri, belki yeni bir aşk... Belki konser, belki iş, belki yeni bir ilgi alanı, belki uzun zamandır okumak istediğim kitapları üst üste sıralayarak uzaklaşmaya çalışmak acıdan. Üstünü her ne kadar kapatsan da sargı beziyle, zaman geçmeden kapanmıyor hiçbir yara. Ne kadar mutlu olursam olayım, bir yanım buruk kaldı. Hep bir çaba vardı, sadece bugunu yaşamaya dair. Hem hüzünlü hem de güzel olabilmeyi de öğrendim. virgüller bağladı dünü ve bugünü ve bitirmek istemediğim için günü, hep üç nokta cümle sonlarında satırlara da sığamadık sayfalardan taştık iki nokta koysaydık sona mı yakın olurduk sonsuzluğa mı ... Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
1e0b9e58d760
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Hayatın çok büyük bir bölümü bekleyerek geçiriyoruz. Anlamını bilmediğimiz o sözleştiğimiz mekanda ben geliyorum, sen ise işin çıkıyor ve durumları erteliyor, gelmiyorsun. Ben, senin olmak isterken, sen topu taca atarak zaman kazanmaya çalışıyorsun. Ben olmayacak anlamlara peşinde koşmayalım diyorum; sen ise seni bir geçiş süreci olarak gören bireylere yöneliyorsun. Geçmişi Anma: İlk ve Son Şiir İnsan sakladığı şeyleri karıştırdığında geçmişine dair önemli şeyler bulabiliyor. Bu belki bir fotoğraf, belki peçete, belki kurumuş gül yaprağı ya da küçük bir kağıt parçası... Anlamı büyük oluyor, o güne kadar saklamışsın ve o günde eski günlerine dönmüşsün. Bu yüzden geçmişinde hayatına mal olan şeyleri saklamak insan için önemli ve gerekli bir şey. Zaruri olmasa da insani bir ihtiyaç. Her gün gelişen teknolojide kullanıcı olarak birer kobayı oynuyoruz. Zaten bunun olmasını isteyen yaratıcı firmalar, küreselleşmeyle bunun yayılımını çok iyi bir şekilde yapıyorlar. Peki bu cümleyi kurarken ne mi demek istedim? Demek istediğim şu küreselleşmenin temel amacı "tek bir dünya" modeli yaratmaktır. Günümüzde eskisi gibi ulaşımın sıkıntı olmadığını düşünürsek; güçlü olan herkes bu tek bir dünya ya da tek insan modelinin hükmedicisi olmak ister. Zaten tüketim çılgınlığı da burada çıkmıyor değil mi? Ütopya: Sen Ben ve Gerisi... Yarın farklı bir gün olacak, yarın bir çok günün olmak isteyeceği ama olmayacağı gün olacak. Takvim yapraklarının bu günü temsil etmek isteyeceği gün olacak. Herkesin sahip olmak istediği fakat sahip olamayacağı gün olacak. Umut edipte, yaşayamayacağı ama yaşamasa da görmekten mutlu olacağı bir gün olacak... Kısa Dipnot-25: Dünya Görüşü Dünyada sekiz milyar tane yaşayış var, hepside birbirinden farklı. Belki gidişatları benzer ama türleri farklı, anlamları farklı. Kimisinin hoşlandığından, kimisi hoşlanmıyor. Kiminin sevdiğinden, kimisi nefret ediyor. Yaşayışlar belli bir yaşlanmanın ürünü; eğer çok yaşarsan, ya da çok yaşadığını sanırsan çabuk yaşlanırsın. Eğer hiç yaşamadım dersen o zamanda çok çocuksu kalırsın. Röportaj: Blogların Hoca'sını Ziyaret Ettik Blog açmaya karar verdiğimde acaba yapabilir miyim? Yaparsam nasıl yapmalıyım? derken kafa karışıklığı içinde tanıdım Blog Hocam 'ı (+Serdar Kara ). Bugüne kadar bu blogu getirmemde katkısı olan önemli şahsiyetlerden biri, bu ayrıca sadece benim için değil, bloga adım atan herkes için geçerli. Bu seneki blog planları kapsamında ara ara röportaj kararı aldım. Bunun ilk adımını, benim için önemi olan Serdar Abi'yi ilk olarak sıraya koymak istedim kendisiyle yaptığım röportaj biraz uzun ama güzel röportaj oldu. Ara ara bu şekilde röportajlar blogda olacaktır. Kendisine bir kez daha kırmadığı için huzurlarınızda teşekkür edip, sizleri röportajla baş başa bırakıyorum... Hayatımız Sınav: Son Adım İlk önce hazırlık evresini geçirdiğimiz sınav maratonunda esas meselenin olacağı ikinci aşama çok önemlidir. Çünkü ucunda yapılacak tatilin kısalması ve daha da önemlisi dönem uzaması gibi kritik hayati ve bir o kadar zor durum söz konusudur. Planları bu çerçevede değerlendiren son gün kahramanımız çalışmalarına da hep Nerden başlasam! sorusuyla sorar... Hayatımız Sınav: İlk Adım Hayatın her türlü sınavını yaşıyoruz, yaşadıkça yaşlanıyoruz. Hep bir umutla giriyoruz fakat sonunda hep unutuluyoruz. Kimisi züğürt tesellisi ürünü, kimisi ise şansızlık... Herkesin kendine göre bir sınavı var bu hayatta, dertler bir değil ve ulaşılacak sonuçta bir olamaz. Bu yüzden hepimizin sınavdan not, başarı beklentisi başka oluyor.
7d808726ac1d
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Buklet Ürünleri Konya Baskılı Buklet Ayakkabı Cilaları Ayakkabı Cilaları Konya | Konya Buklet Ayakkabı Cilası | Konya Otel Ayakkabı Cilası | Konya Baskılı Ayakkabı Cilası | Ayakkabı Cilası Fiyatları Konya | Konya Otel Tipi Ayakkabı Cilası | Mini Ayakkabı Cilası Tek veya iki renk firmanıza özel tasarımla baskı yapılan ayakkabı cilaları dikdörtgen veya yuvarlak ambalajlarda üretilmektedir. Cila içerisine ayakkabıya zarar verecek bir madde kullanılmamıştır. Ayakkabı cilaları tek kullanımlık olup ayakkabılar üzerinde etkili bir parlaklık yaratırlar. Cila üzerine isteğinize göre baskı imkanı bulunmaktadır. Otel ayakkabı cilası normal ayakkabı cilalarına göre daha küçük ve tek kullnımlık olmasıdır. Konya mini ayakkabı cilası olarak da adlandırılan konya buklet ayakkabı cilası müşterilerinizin ihtiyacı olan konya buklet ürünleri arasında yer almaktadır hemen ayakkabı cilası konya siparişi verin. Örnekler: Müşterilerinizin ihtiyacına göre sipariş verebileceğiniz konya otel tipi ayakkabı cilaları sizin isteğinize göre de baskılı yapılabilmektedir. Ayakkabı temizleme setleri içerisinde de bulunana ayakkabı cilası ayakkabı temizliğinde kullanılmaktadır. Konya küçük ayakkabı cilası olarak da bilinen kutu ayakkabı cilası üreten otel buklet malzemeleri Konya firması olarak hizmet vermektedir. Konya kutu ayakkabı cilası fiyatları için hemen arayın. 0850 302 15 80 Etiketler: Konya otel buklet firmaları, otel oda buklet malzemeleri konya , ayakkabı cilaları, ayakkabı temizleme setleri, küçük ayakkabı cilası, etiketli ayakkabı cilası, konya plastik ayakkabı cilası, ayakkabı cilası süngeri, konya buklet malzemeleri, konya kutu ayakkabı cilası, otel buklet malzemeleri Konya , konya mini ayakkabı cilaları.
5ebefe35b460
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
5 Haziran 2016 Pazar Fit Stil Sokak stilinde en önemli unsurlardan birinin rahatlık olduğunu önceden belirtmiştim. İşte bu yüzden pijamalarımız, fitness kıyafetlerimiz sokakların vazgeçilmez parçaları oldu. Fitness kıyafetlerinin sokak modasına girmiş olmalarında en büyük etken, hareketlerimizi kısıtlamamaları ayrıca doğal liflerden yapıldıkları için, nefes alabilmeleri ve teri dışarı atabilme özellikleridir. Son yıllarda farklı kesimleriyle, desenleriyle çok daha feminen bir görüntüye sahip olan bu kıyafetler gece kulüplerinde de sıkça tercih edilir oldular. Bu kıyafetlerin feminenliği, rahatlıkla tamamlanınca biz bayanların vazgeçilmezleri oluverdiler. Kışın üzerlerine giyilen bomber ceketlerle sinemalarda, alışveriş merkezlerinde, kafelerde karşılaştığımız fitness kıyafetlerimiz, yazın da sokaklara, beach partilerine, sahillerdeki yürüyüş yollarına renk katacaklar. Spor salonlarında görmeye alışık olduğumuz kıyafetleri, günlük hayatımıza sokan rahatlığın ta kendisine minnettarım. Çünkü stresli, yoğun çalışma saatlerinin ardından, günlük işler için sokağa çıktığımda, düşünmeden giyip sokağa kendimi atabildiğim yegâne kıyafetlerden biri oluverdiler. Hem şık, hem rahat hem de fit! Yüksek bel taytlar, sırtı açıkta bırakan çapraz bantlı, neon renkli dikişsiz büstiyerler, asimetrik kesim üstler benim favorilerim. Sokak stilinde rahatlıksa tercihiniz, favoriniz nedir? Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
d3bc8e383867
[ "c4", "hplt2", "vngrs" ]
İki halam var, ikisi de - halam diye söylemiyorum :) - çok marifetli insanlardır. Büyük olan harika dikiş diker, küçük olan ise aklınıza gelecek herşeyi üretim aşamasına dökebilir. Bu mutfakta da, nakışta da, dikişte de böyledir. Üstelik öyle hoop al örneği aynısını yap değil, üretici bir kafası vardır küçük halamın. Evirir çevirir, süzgeçten geçirir, yeni yeni modeller, yeni yeni tarifler üretir. Sonra da hanımlar arasında onun modelleri, onun tarifleri yayılmaya başlar... Neyse efendim, bu girişi yapmak gibi bir düşüncem yoktu aslında ama bir anda bu şekilde gelişti. Bu tarifi bana ilk anlatan halamdı çünkü. Sanırım o sıralar lisedeydim. Halamla vakit geçirmeyi hep çok sevmişimdir. Çok neşeli insandır, çok yardımseverdir. Kimin bir derdi olsa koşar yetişir. Namı diğer atom karınca. Aman bunları okuyunca bir de MaşaAllah deyin ki içim rahat etsin :) Hasılı kelam, o zamanlar halam bana bu yemeği anlatmıştı. Patlıcanları enlemesine keseceksin - koparmadan - sonra da içlerine köfte dolduracaksın. Bu kadarı kalmıştı aklımda. Ben bunu daha önce evde kabak varken denemiştim ve sizinle paylaşmıştım, işte burada ... Şimdi gelelim bu tarifin adına. Ben bunu yapıp annemler geldiği gün ikram etmiştim. Bizim urfatutkunu ise - malum adından da anlaşılacağı üzere - bir Urfa hayranı olarak bu yemeğin adının -BeliKırık - olduğunu söyledi bana. Meğer Urfa'da çok sevilen bir yemekmiş. Sanırım bilerek ya da bilmeyerek o gün onu ziyadesiyle mutlu ettim ben :D Şimdi hemen tarife geçiyorum: - Kişi başına göre patlıcan - bu patlıcanlar orta boy olmalı, bir kişinin yiyebileceği kadar ) - Yarım kilo kıymadan köfte - yapılışı aşağıda ) Köftenin tarifi: - Yarım kilo kıyma - kekik - kimyon - karabiber - pulbiber - 1 yumurta - taze maydonoz - yarım demet - taze soğan / 3-4 adet büyük Tüm bu malzemeleri güzelce yoğurunKöftenin güzel olması, yoğurulması ile çok çok alakalı. Gelelim yemeğin yapılışına: - Patlıcanları pijama deseni şeklinde soyun. - Enine 2 parmak kalınlığında olacak şekilde kesin ama son kısmını koparmadan bırakın. - Her bir araya hazırladığınız köfteden koyun ve borcama veya fırın tepsisine tüm patlıcanları yerleştirin. - Üzerine çok az zeytinyağı gezdirin. - Üzerine de alüminyum folyo kaplayın. - Fırında patlıcanlar pişene kadar 180 derecede pişirin. Süre tutmayı unuttum ben,o nedenle tam süre veremeyeceğim:) Afiyetle...
4966ea641fec
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Burçlar kuşağında doğumu simgeleyen koç insanı; açık sözlü, hareketli, enerjik, cesur, saman alevi parlayarak çabuk sinirlenen ama bir o kadar da çabuk affeden, hazır cevap ve hızlı kararlar alan bir yapıya sahiptir. Koç burçları her zaman popüler olmayı sever. Toplum içerisinde lider olmak ister. Tabii ki her burç gibi onun da anlaştığı ve anlaşamadığı burçlar vardır. Koç Burcunun Anlaşabildiği Burçlar Enerjik, çalışkan ve açık sözlü olan koç insanı, yaşamayı seven ve yine kendisi gibi hareketli Aslan burcuyla çok iyi anlaşır. Özgürlüğüne düşkün olan koç burcu kendisi gibi özgürlüğüne düşkün olan kova burcuyla da iyi arkadaş olur. İkizler burcunun geniş sosyal çevresi ve iletişim becerisi koç burcunun dikkatini çeker ve onun çevresinde olmak ister. Bağımsızlığı seven yay burcu ile de koç çok iyi anlaşan başka ikililerdendir. Koç Burcunun Anlaşamadığı Burçlar En temel özelliği inatçı bir karakter olan koç burcu, kendisi gibi özelliklere sahip olan boğa burcuyla hiçbir zaman anlaşamaz. Akrep burcunun kinci olması da çabuk sinirlenen ama çabuk affeden koç burcunun akrep burcundan uzaklaşmasını sağlar. Dediğim dedik olan ve değişime kapalı oğlak burcu da değişimlere açık koç burcunun anlaşamadığı burçlar arasındadır. Planlı ve disiplinli başak burcu insanı, çabuk kararlar alan ve önce uygulayıp sonra düşünen koç burcuyla çoğu zaman çatışma yaşayacaktır.
e9184f07711d
[ "fineweb2", "hplt2" ]
REBORN SPA'da ya manuel terapi bakımı ya da manuel lenf drenajı uzmanlarımızdan bir tanesiyle ücretsiz bir konsültasyon seçme imkanını veriyoruz. Tanı koyma gerekliliğini gösteren belirtiler devamlı baş ağrıları, boyun, sırt ve eklem ağrıları ve kas iskelet sistemi rahatsızlıkları ile selülittir. Geniş kapsamda uzmanlığın sunulduğu merkezimizde daha ilk terapiden sonra belirgin bir iyileşme sağlanabilmektedir. Bu tedaviler esnasında canlılığınızın ve tam anlamıyla rahatlayabilme becerisinin nasıl değiştiğini hissedeceksiniz.
77249b2a0da3
[ "fineweb2", "hplt2" ]
İçimde yine karşı koyulamaz bir üretme isteği. Neyi üreteceğimi bilmiyorum. Daha önce denemediğim bir şey olmalı!! Malzemeleri alıp üst üste koyarak değil, sıfırdan üreterek. Ama nasıl? Ne? Bu ruh hali içerisindeyken sen kafayı yemişsin deseler boynumu bükerim "Evet galiba" derim. Bilmeden istediğim oluyor böyle. 12 yaşındayken de oluyordu. 12 yaşında bastıbacak halimle, kendimi kaybedişimi hatırlıyorum takı yapım mağazasında tek başıma. Ve kısıtlı paramla ne alsam kaç tane alsam düşüncelerimi. Sonra ne mi yaptım o boncuklarla, iplerle? Hiiiçç. Hala duruyor. Evet duruyor. Gidip Eminönüne, boncukçudan takı yapımı için aldığım malzemeler 16 yıl sonra işime yaradı.16 yıldır sakladım. Çünkü ne yapsam özgün gelmedi bana. Yaratıcı fikirlerle dolu bir insan da değilim elindeki kısıtlı malzemeler ile harikalar yaratan. Olmadı... Aradığımı bulamadığımı o zaman anlamış olmam da bir ayrıntı. Ben çünkü sıfırdan yapacağım ama bilmediğim bir şeyler istemişim hep. Meğer derdimin dermanı reçineymiş. İngilizcesi resin. Kendisiyle yeni tanıştık. Hemen hazırladım kalıpları. Çöpçü gibi biriktirdiğim deniz kabukları, yapraklar, takı malzemeleri hepsi birleşti. Kuruduğunda şeffaf plastikimsi bir madde oluyor. Yapımı sırasında kabarcıklanmaları ve toz düşmesini engellemek gerekiyor. İlk denememde kusurlar var ama ortaya güzel bir şeyler çıkması beni mesut etti. İşte ilk denemem. İşte ilk sıfırdan yapım kolye uçlarım: Birincisinde kedim Efe'nin ilk defa evine gelirken, otobüste kutuda baygınlık geçiren suratının fotoğrafı ve onun gibi poz veren annesi. Kendisi şimdi 1 buçuk yaşında sağlıklı bir delikanlı. İkincisinde bir pelit yaprağı. Üçüncüsünde ise denizden topladığım ekstra küçük bir deniz kabuğu. Ortasında hava kabarcığı kalmış. Kalıptan çıkarıp arkasını görünce sürpriz oldu. :)
c9778f25a4cb
[ "culturax", "hplt2" ]
Coğrafi Hedefleme Bilmecesi 23 Mayıs 2011 Pazartesi Geleneksel reklamcılık yöntemlerinin aksine, çevrimiçi reklamcılığın temel avantajlarından birinin, hedef kitlenin kesin bir şekilde seçilebilmesi olduğu bir sır değildir. Reklamları, en ilgili kullanıcılara göstererek, yatırım getirisini en üst düzeye çıkarıyor ve kullanıcıların alakalı bilgilere ulaşmasını kolaylaştırıyoruz. Kitlemizi sınırlandırmanın temel yollarından birisi Coğrafi Hedefleme aracıdır. Bu araç, doğru bir şekilde kullanıldığında kullanıcı tabanını kesin bir şekilde seçebilmemize olanak verirken, ayarı hatalı yaptığımız durumda olası tüm gösterimleri kesebilir, daha da kötüsü, reklamlarımızı hedef bölgemizin dışındaki yerlerde gösterebilir. Bu nedenle, çözüm gerektiren çok yaygın sorunlardan biri üzerinden (bir şehirdeki belirli bir ürün veya hizmet türünün, başka bir şehirdeki kullanıcılara reklamını yapmak) Coğrafi Hedeflemenin mantığını daha ayrıntılı olarak ele almaya karar verdik. Bu makale ile yalnızca bu özel sorunun çözümünü göstermeyi değil, uygulamada Coğrafi Hedefleme özelliğinin kullanımına ilişkin daha ayrıntılı bilgi vermeyi de amaçlıyoruz. Sonuçta, İstanbul'da bulunan kullanıcılara Antalya'daki otellerin reklamını yapmaya çalışacağız. 1) En doğrudan yol Bu size çok kolay gelebilir. "Antalya'da otel" anahtar kelimesini oluşturup kampanyanın hedefi olarak İstanbul'u seçmenin yeterli olduğunu düşünebilirsiniz. Aslında o kadar kolay değildir. Sistem kullanıcıların yerini yalnızca IP adreslerine göre belirlemez, yer belirlemek için arama sorgusunu da kullanır. Üstelik, arama sorgusuna öncelik verir. Bu örnekte neler olduğuna bakalım. İstanbul'daki bir kullanıcı "Antalya'daki oteller" aramasını yapar ve sistem, arama sorgusunun önceliği nedeniyle fiziksel yeri yok sayarak, arama sorgusunu kullanıp bu kullanıcının Antalya Reklamları ile ilgilendiğini saptar. Ancak, kampanyamızın hedefi, Antalya değil, İstanbul'dur! Sonuç olarak bir hedefleme uyumsuzluğuyla karşılaşırız, reklamımız yayınlanmaz ve aşağıdaki anahtar kelime teşhis mesajı verilir: Not: Bazı nadir durumlarda, şehrin adı arama sorgusunun başında veya sonunda değil, "konaklama için Antalya otelleri" örneğinde olduğu gibi ortasındadır ve reklamınız yine de görüntülenebilir (bu örnekte sorgu ayrıştırma işe yaramaz). Ancak, önemli sayıda gösterim (ve potansiyel müşteri) kaybettiğimiz için bu durumu kabul edemeyiz. 2) Hatalarımızdan ders çıkaralım ve yenilerini yapmaktan korkmayalım İlk olarak hedef yerlerimiz arasına Antalya'yı ekleyip sorunu çözmeye çalışabiliriz. Tek çözüm buysa, artık reklamlarımızı bu yolla hem İstanbul'daki hem de Antalya'daki kullanıcılara göstermeye hazır hale geliriz. Bu, başlangıçta işe yarıyormuş gibi görünür. Reklamlarımızın İstanbul'da görünüp görünmediğini kontrol etiğimizde göründüğünü saptayıp mutlu oluruz. Peki sonrasında ne olur? İzmir'deki bir kullanıcı "Antalya'daki oteller" araması yapmış ve reklamımızı görmüştür! Bunun nedeni, sistemin, kullanıcının fiziksel olarak bulunduğu yeri yok sayıp yalnızca arama sorgusuna bakmasıdır. Aslında yaptığımız, hedef bölgeler arasına Antalya'yı ekleyerek reklamlarımızı artık Türkiye'deki herkese göstermektir. Bu, sistemin arama sorgusuna bakması, sorgunun Antalya ile alakalı olduğunu saptaması ve reklamı kullanıcının bulunduğu fiziksel yerden bağımsız olarak göstermesi nedeniyle böyle olur. Bu deneme başarısızdır çünkü, reklamlarımızı herkese göstermek istemiyoruz. Öyleyse başka çözümler aramaya koyulalım. 3) Hariç tutma işlevini kullanma Bu noktada, belirli yerleri ekleyerek bir çözüm elde edemediğimiz açıktır. Ancak belki, hariç tutma işlevini kullanabiliriz. Bu işlevin iyi tarafı, hesaptaki Gelişmiş Coğrafi Hedefleme ayarları sayesinde, artık kullanıcıları, arama sorgusuna göre değil yalnızca fiziksel olarak bulundukları yerlere göre hariç tutabiliyor olmamızdır. Bunun için izlememiz gereken adımlar aşağıda verilmiştir: a) Kampanyanın ayarlarında Ülke olarak Türkiye'nin tamamını seçeriz ve "Seçtiğiniz yerlerde bazı alanları hariç tutun"u tıklayarak, Türkiye'nin İstanbul dışındaki tüm bölgelerini hariç tutarız. b) Gelişmiş Coğrafi Hedefleme ayarımızda varsayılan değerlerin seçili olduğundan ve ayarların aşağıdaki gibi olduğundan emin olmamız gerekir: İşte oldu! Reklamlarımız yayınlanıyor. Üstelik yalnızca İstanbul'daki kullanıcılara! Not: Reklamlarımız google.com.tr web sitesinde arama yapan, ancak IP Adresleri, hariç tutulan bölgelerden değil, söz gelimi Berlin veya Londra gibi bölgelerden olan kullanıcılara da gösterilebilir. Bu da kabul etmemiz gereken çok küçük bir risktir. Bu makalenin Coğrafi Hedeflemenin mantığına biraz ışık tutacağını ve bu özel sorunun çözümünü sağlayacağını, ancak en önemlisi olası diğer sorunların nasıl çözüleceğiyle ilgili bir fikir vereceğini umuyoruz. Coğrafi Hedefleme işlevinin kullanımıyla ilgili başka püf noktaları bulduğumuzda bunları hemen sizinle paylaşacağız. Bu nedenle Blogumuzdaki güncellemeleri kaçırmayın! Alexey Petrov, Google AdWords Ekibi
9339f0a04cd0
[ "fineweb2", "hplt2" ]
M. Atilla Öner'in dünya ve Türkiye'de gündemdeki konular hakkındaki görüşleri 29 Şubat 2016 Pazartesi Kıbrıs, Irak, AB Üyeliği Meseleleri Üzerine - Ocak 2004 Avrupa Birliği'nin şu anda bizlerin pek anlamadığımız izlenimini edindiğim bir yaklaşımıyla gündeme aldığı 1 Mayıs 2004 tarihi, Kıbrıs Adası hakkında düşünmemizi ve tarihteki olayları hatırlamamızı gerekli kılıyor. İTALYA - OSMANLI - İNGİLTERE Akdeniz'deki Yunan yerleşim merkezleri İtalyan şehir devletlerinin kontrolünde iken, dönemin davranışlarına uygun olarak 1570 yılında Venediklilerden alınan Kıbrıs Adası'nı Osmanlı Devleti'nin 4 Haziran 1878 tarihinde İngilizlere hangi zorlamalar sonucunda ve nasıl bıraktığını hatırlamamız gerekiyor. ELE GEÇİRME MODELİ 1964-1967 yıllarında Kıbrıs Adası'nda yaşananlar, Osmanlı Devleti'ni parçalamak isteyen Batı ve Orta Avrupa ülkeleri ile Rusya'nın Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Lübnan, Suriye, Mısır'da sonuçlandırdıkları, ama 1893 - 1914 arası Ermeniler ve 1984 - 2002 arasında Kürtler için sonuçlandıramadıkları bir modele uyuyor: 1. Farklılığı vurgula, geliştir. 2. Karışıklık çıkar, kanlı çatışmalara yol aç. 3. Merkezî yönetimin müdahalesini engelle ve kendi güçlerini gönder. 4. Araziyi merkezden ayır. Türkiye Cumhuriyeti, 1974 müdahalesini niçin yaptı? Müdahale edilmeseydi, yukarıdaki modele göre Kıbrıs Adası'ndaki Türk toplumu adadan atılacak ve Ada Yunanistan'ın parçası olacaktı. Bunu Türkiye Cumhuriyeti niçin engelledi? Hangi "Demokrasi ve Hürriyet" kavramları bu davranışı eleştirebilir? PAYLAŞIM MODELİ ve UÇUK BİR SENARYO Osmanlı topraklarının paylaşımında göz önüne alınan denge prensibine göre, örneğin, Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek'i işgal ederken, Rusya'nın Bulgaristan'ı, İtalya'nın Kuzey Afrika'yı, Fransa'nın Suriye'yi kontrol etmesine diğerleri ses çıkarmıyor. Bugün, bizim dışımızda yapılmış bir anlaşma ile, İngiltere (daha sonra AB) Basra bölgesini, AB Kıbrıs'ı, ABD Kuzey Irak'ı kendi kontrollerine almak istiyorlarsa, ve bu pazarlığın parçası olarak, DEHAP'ın %65 - 70 oy aldığı bölgelerdeki Kürtler ile Kuzey Irak'taki Kürtler - Romanya'nın ortaya çıkışında kullanılan yöntem ile (Eflak ve Boğdan Beyliklerinin aynı kişiyi başlarına seçmeleri) - Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesi'nden seçilmiş bir belediye başkanını (!) kendi yöneticileri seçerlerse ve birleşme isterlerse "AB üyeliği kıskacına alınmış" Türkiye "Irak'taki ABD askerleri varlığı" ile ne yapacak?.. İNGİLTERE, FRANSA, RUSYA VE TÜRKİYE İngiltere, Kıbrıs Adası'nda hangi demokratik değerlere göre üs bulundurabiliyor? Fransa, neye dayanarak Endonezya'nın dibinde ve Orta Amerika'da topraklara sahip? Rusya, Gürcistan'daki üslerini boşaltmak için nasıl 500 milyon $ isteyebiliyor? Geçen yüzyıllardan kalan emperyalist güçlerine dayanarak.. Türkiye'nin AB üyeliğini çok istiyor olması, Türkiye üzerinde hangi oyunların oynanabileceğini düşünmemizi engellememeli.
ee6b81581bbe
[ "culturax", "hplt2" ]